|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
BELKIS'IN HEDİYESİ
Yerli gördün ya, Ad kavmine ne
yaptı! Suyu gördün ya, tufanda neler bitti! O kin denizi Firavun'a ne işler
açtı... bu yeryüzü Karun'a ne işler gösterdi! Ebabil kuşları, file neler etti...
sivrisinek, Nemrud'un başını nasıl yedi! Davud, eliyle koca taşı kaldırıp atınca
taş tamam altı yüz parçaya bölündü, ordu da bozguna uğradı! Lut'un düşmanlarına
taş yağdı da nihayet kara su içinde dalga yutup boğuldular! Alemdeki cansız
şeylerin akıllıca peygamberlere ettikleri yardımları söylemeye kalkışsam,
Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve bile aciz olur, çekemez! El, kafirin aleyhine
şahadette bulunur; Tanrı askeri olur, Tanrı'nın buyruğuna baş kor! Ey işte,
güçte Tanrı'nın zıddına ders gösteren, kork... sen de Tanrı askerleri
arasındasın. Cüz'ünün cüz'ü bile ona uymuştur, onun askeridir. Şimdi nifak
yüzünden sana muti görünür! Tanrı, gözüne, “Onu sık” dese göz ağrısı senin
yüzlerce defa kökünü kazır! Dişine “Ona bir ceza ver” dese bir de bakarsın ki
dişin, kulağını çekip burmaya başlar! Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini
oku... ten askerinin neler yaptığını gör! Mademki her şeyin canının canı odur,
canın canıyla düşmanlığa girişmek kolay mıdır? Belkıs, cin ve şeytan askerlerini
bir tarafa bırak, çünkü onlar, benim emrime canla başla uyarlar, benim hükmümle
saflar yararlar! Belkıs, önce saltanatı bırak... çünkü beni buldun mu bütün
devlet ve mal, mülk senin olur! Yanıma gelince zaten anlayacaksın ki bensiz bir
hamam nakşından, hamamdaki bir resimden ibaretmişim! Resim, ister padişah resmi
olsun, ister zengin resmi ... değil mi ki resimdir, candan nasibi yoktur! O,
başkaları için bezenmiştir... beyhude yere ağzını, gözünü açmıştır. Sen, kendi
kendine savaşa girişmişsin... başkalarını kendin olarak tanımamış, anlamamışsın!
Sen hangi surette rastlasan, bu, benim diye durup kalıyorsun ama vallahi o, sen
değilsin! Bir zamancağız halktan uzaklaşsan, yapayalnız kalsan ta boğazına kadar
gama, endişeye batarsın. Halbuki bu, nasıl sen olabilir? Sen o tek kişisin; sen
kendinin güzelisin, kendinin dilberisin, kendinin sarhoşusun! Kendinin kuşu,
kendinin avı, kendinin tuzağısın... kendinin baş köşesi, kendinin döşemesi,
kendinin damısın! Cevher ona derler ki varlığı, kendi kendine olsun... onunla
var olan, onun feri bulunan şey, arazdır. Sen de Ademoğluysan onun gibi ol,
bütün zürriyetleri kendinde gör! Testide ne vardır ki nehirde olmasın... evde ne
vardır ki şehirde bulunmasın! Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna
benzer. Bu alem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!
Hemencecik gel... ben, seni davet eden bir elçiyim... ecel gibi şehveti
öldürücüyüm, şehvete esir değil! Hatta şehvetin olsa bile şehvette emirim... bir
güzelin yüzünü görüp şehvet esiri olmam ben! Aslımızın aslı, Halil ve bütün
peygamberler gibi putları kıran kişilerdir. Ey esir, biz put haneye girsek bile
puta secde etmeyiz, put bize secde eder. Ahmet de put haneye gitti, Ebu Cehil
de... fakat bunun gitmesiyle onun gitmesi arasında pek büyük bir fark var! Bu
put haneye girdi mi putlar baş kor, secdeye kapanır... o girdi mi ümmetler gibi
putlara secde eder! Şehvete mensup olan bu alem de put hanedir... Hem
peygamberlere yuvadır, hem kafirlere! Fakat şehvet, pak kişilere kuldur... halis
altını ateş yakmaz! Kafirler kalptır, temiz kişilerse altına benzerler. Her iki
kısım da bu potanın içindedir.
Potaya kalp olan girdi mi hemen
kararır... altın girdi mi altınlığı belli olur. Altın, elini kolunu açar da
potaya atılır, ateş içinde hoş bir surette gülümser durur! Alemde cismimiz,
bizim yüzümüzü örtmektedir... biz, samanla örtülü deniz gibiyiz! Din padişahına
toprak diye bakma a bilgisiz! Melun Şeytan da Adem'e bu bakışla bakmıştı. Sen
söyle bana bakayım... hiç bu güneş, balçıkla sıvanabilir mi? Nura yüzlerce toz
toprak döksen yine görünür, yine baş gösterir, parlar! Saman da nedir ki suyun
yüzünü örtsün! Toprak da kim oluyor ki güneşi kapatabilirsin! Kalk ey Belkıs,
Ethem gibi padişahcasına şu iki üç günlük saltanat dumanını dağıt! İştiyak
çekercesine Sebe'e ait hikayeyi söylüyorum... çünkü seher yeli, laleliğe esip
geldi! Bedenler vuslat günlerini buldu... çocuklar asılları olan analarına,
babalarına kavuştular. Ümmetler içinde gizli olan aşk ümmeti, çevresini
kınamalar kaplamış cömertliğe benzer. Ruhların aşağılanması, bedenler
yüzündendir. Bedenlerin yüceliği, ruhlardandır! Ey aşıklar, arı- duru şarap
sizindir, size sunulur. Baki olan sizsiniz, beka sizindir! Ey! Yüreklerinde aşk
derdi olmayanlar, kalkın aşık olun... işte Yusuf'un kokusu gelmekte, hemen
koklayın, o kokuyu alın! Ey Süleyman'a mensup kuş dili, gel! Hangi kuşun sesi
gelirse ona göre nağmeler düz! Tanrı sesini kuşlara göndermiştir... her kuşun
nağmesini sana öğretmiştir! Cebri olan kuşa cebir dilince söyle ... kanadı
kırılmış olana sabırdan bahset! Sabreden kuşu hoş gör, affet... Anka'ya Kaf
dağının vasıflarını oku! Güvercine doğandan korunmasını emret... doğana hilmi
anlat, can yakmadan çekinmesini söyle! Çaresiz kalan, nurdan mahrum olan
yarasayı nura eş et, nura aşina kıl! Savaşan kekliğe sulh öğret... horozlara
sabah çağının alametlerini göster! Hüthütten karakuşa kadar Süleyman, Sebe'deki
kuşlara bir ıslık çalınca hepsini kendisine bend etti. Ancak canı ve kanadı
olmayan, yahut balık gibi aslından sağır ve dilsiz olan müstesna! Hayır...
yanlış söyledim, sağır bile Tanrı vahyine karşı baş koyup secde etse Tanrı ona
duygu ihsan eder. Belkıs, canla, gönülle Süleyman'a gitmeyi kurdu... geçmiş
zamanlarına acıklandı! Aşıkların adı sanı, arı namusu terk ettikleri gibi o da
malını, mülkünü terk etti. O nazlı nazenin kölelerle cariyeler, gözüne porsumuş,
kokmuş, çürümüş soğan gibi görünmeye başladı. Bağlar, köşkler, ırmaklar, aşk
yüzünden gözüne külhan gibi görünüyordu. Aşk, kızıştı da akın etti mi bütün
güzeller, göze çirkin görünür. Aşk gayreti, zümrüdü bile insanın gözüne pırasa
kadar adi gösterir... İşte “La” nın manası budur. Ey sığınacak yer arayan, “La
ilahe illa Hu” budur... ay bile sana kararmış çömlek gibi görünür! Belkıs da
hiçbir mala hiçbir hazineye, hiçbir değerli şeye ehemmiyet vermiyordu... yalnız
tahtından geçememişti. Süleyman, Belkıs'ın gönlündekini anladı... Çünkü
Süleyman'ın gönlünden Belkıs'ın gönlüne yol olmuştu! Karıncaların sesini bile
duyan, elbette uzaktakilerin feryadını da duyar. “Bir karınca dedi ki” sırrını
söyleyen, bu köhne kemerin, bu eski dünyanın sırrını da bilir. Uzaktan gördü ki
o kendisini bile teslim eden Belkıs'a, yalnız tahtından ayrılmak acı geliyor!
Bunun sebebini söylesem, tahtına neden bu kadar aşıktı... anlatmaya kalkışsam
söz uzar. (Belkıs, tahtla aynı cinsten değildi... doğru, fakat) bu kalem de
duygusuzdur, katiple aynı cinsten değildir ama ona munistir, eştir, arkadaştır.
Her sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkarın munisidir.
Anlayış gözünde nem olmasaydı bu
sebebi daha açık anlatırdım! Taht haddinden fazla büyüktü; nakledilmesine imkan
yoktu. Pek ince sanatlıydı... beden gibi eczası, tamamı ile birbirine
bitişmişti... ayrılıp götürülmesi de mümkün değildi, kırılabilirdi. Süleyman
dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soğuyacak ya!can, birlik alemine ulaşır,
o alemden baş gösterirse birliğin nuruna karşı bedenin nuru kalmaz artık. İnci
denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakir görürsün!
Nurlar saçan güneş doğdu, baş gösterdi mi artık akrebin kuyruğunda kim yurt
tutmak ister? Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lazım.
Getirtmeli de buluştuğu vakit üzülmesin... çocukça dileği yerine gelmiş olsun. O
taht bizce adi bir şey ama onca pek aziz...ne yapalım, hurilerin sofrasında
birde şeytan bulunsun! Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz'a hırkasıyla çarığı
nasıl ibret olduysa ona da ibret olur! Bu tahta bakar da neye tutulduğunu,
nereden nereye geldiğini, ne haldeyken ne hale büründüğünü bilir,anlar! Tanrı da
toprağı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu? A kötü
niyetli bak... seni ne halden ne hale getirdim? Şimdi onlardan nefret ediyorsun
değil mi? Sen o devirlerde o toprağa, meniye, et parçasına aşıktın... o zamanlar
bu kerem ve ihsanı inkar ediyordun! Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl
ve ruh sahibi olacağım diye) inkarda bulunuyordun ya... bu kerem ve ihsan, o
inkarını gidermek içindir. Canlanman, evvelki inkarına karşı reddedilmez bir
delildir... şu hastalığın dermandan da beter oldu ya! Toprağın bu işi yapmasına
imkan mı var... meni, düşmanlıkta bulunur, inkara düşer mi hiç? O zamanlar
gönülsüz ve ruhsuzdun... bu yüzden düşünceyi de inkar ediyorsun, inkarı da!
Cemadken insan olacağını inkar edersin, şimdi de haşr olmayı inkar etmede ayak
diredin! Sen şuna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “ Ev
sahibi evde yok diye bağırır. Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden
anlar ve ev sahibi içerdedir... halkadan elini çekmez! Senin inkarın da
Tanrı'nın cemad aleminden yüzlerce haşirde bulunduğunu, yüzlerce can yarattığını
gösterir, belli eder! Su ve toprağın “Hel eta” dan inkar doğurmasına dek,
(insanın asli maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan meni haline gelip
duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, koşuldu! İşte su ve
toprak (yani insan) da (inkarda bulunuyor ama hakikatte) inkar etmemekte...
yalnız o ev sahibi gibi “ o haber veren içerde yok” diye bağırmakta! Bunu yüz
türlü açar, anlatırım ama ince sözlerden insanın aklı sürçer... onun için
vazgeçiyorum! Bir ifrit dedi ki: Sen daha yerinden kalkmadan ben, tahtını
getiririm. Asaf da “ İsm-i azam kudretiyle ben, bir anda bu tahtı buraya
getiririm” dedi. İfrit, sihirde üstattı ama o taht, Asaf'ın nefesiyle geldi.
Belkıs'ın tahtı derhal Süleyman'ın huzurunda belirdi... fakat Asaf'ın
himmetiyle; ifritlerin hilesiyle değil! Süleyman, Tanrı'ya hamd olsun dedi... bu
nimeti de alemlerin Rabbi'nin lutfuyla gördüm, bunun gibi yüzlercesini de! Sonra
tahta baktı da dedi ki: Evet sen ahmakları aldatabilirsin ey ağaç! Nakşedilmiş,
bezenmiş tahta ve taş önünde nice aptallar baş kor, secde eder! Secde edenin de
canından haberi yoktur, secde edilenin de... ancak canından bir hareket ve
azıcık bir eser görmüştür, işte o kadar! Şaşırıp kaldığı sıralarda taşın söz
söylediğini, işarette bulunduğunu görmüş de büsbütün hayretlere dalmıştır! O
kötü kişi, ibadet tavlasını yerinde oynamamıştır da bu yüzden taştan aslanı
sahici aslan sanmıştır. Hakiki aslan da, kereminden cömertlik etmiş, hemencecik
köpeğin önüne bir kemik fırlatıp atmış... O köpek, doğru özlü değil ama bizim
kemik verişimiz, umumi bir lutuftur, demiştir Kalk ey Belkıs, gel de devleti,
saltanatı gör...Tanrı denizi kıyısında inciler topla! Kız kardeşlerin, yüce
göklerde oturuyor...sen neden murdar bir şeye padişahlık eder durursun? O
padişahın, kız kardeşlerine yüce ve bol bahşişlerden neler verdiğini hiç bilir
misin? Halbuki sen neşeyle “külhanın padişahı ve başbuğu benim” diye davul
dövmedesin!
Ey süleyman, Mescid-i Aksayı
yap, Belkıs'ın kavmi namaza geldi! Süleyman, mescidi yapmaya başlayınca cin ve
insan, hepsi işe koyuldu. Bir bölüğü aşkla, istekle... bir bölüğü istemeyerek
işe girişti. Tıpkı kulların Tanrı buyruğuna uymaları, ibadet etmeleri gibi! Halk
da cinlere benzer... şehvet, onları dükkana alış verişe, mahsule ve yiyeceğe
çeken zincirdir. Bu zincir, korkudan ve şaşkınlıktan yapılmadır... halkı,
zincirsiz ve hür sanma! Bir bölüğünü kazanca, ava çeker... bir bölüğünü madene,
denizlere sürükler! Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Tanrı, “boynunda
liften örülmüş bir ip var... boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından
ördük, meydana getirdik... hiçbir pis ve kötü, yahut temiz ve iyi kişi yoktur ki
amel defteri boynuna asılmamış olsun” demiştir. Kötü işe hırsın, ateşe
benzer...kömür, ateşin rengiyle güzelleşir. Kömürün karalığı ateşte gizlenir...
ateş söndü mü karalık meydana çıkar! Kömür, senin hırsından ateş haline geldi,
ateş halinde göründü... fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara , berbat bir halde
kalakalır! O zaman kömürün ateş gibi görünmesi, işin güzelliğinden değildi, hırs
ateşindendi! Hırs, senin işini gücünü bezemişti... hırs gidince işin gücün
kapkara kaldı! Şeytan'ın bezediği ekşi otu aptal adam, olmuş ve iyi sanır. Fakat
denedi mi ne olduğunu anlar, dişleri kamaşır kalır! Heves yüzünden o tuzak tane
görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs şeytanının aksi onu güzel gösterir.
Hırsı din işinde ve hayırda haris ol. Bu işler, zaten güzeldir... hırsın geçse
bile güzel görünür! Hayırlar, esasen güzel ve latiftir, başka bir şeyin aksiyle
güzel görünmüş değildir. Bu işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın
letafeti, hayrın parlaklığı kalır. Halbuki dünya işinden hırsın parlaklığı gitti
mi ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür kalmış demektir... tıpkı buna
benzer. Çocukları da hırs aldatır da zevklerinden bir değneği at yaparlar,
eteklerini çemreyip güya ata binerler! Fakat çocuktan o kötü hırs geçti mi öbür
çocuklara gülesi gelir. Ben neler yapmışım, ne işlere girişmişim... sirke bana
hırsımdan bal görünmüş diye gülmeye başlar. Peygamberlerin yapılarında da hırs
yoktu... onun için boyuna parlayıp duruyor, parlaklığı boyuna artıyordu. Ulular,
nice mescitler yaptılar... fakat hiçbirinin adı Mescid-i Aksa değildi. Her an
şerefi artan Kabe'nin yüceliği, İbrahim'in ihlaslarındandı! O mescidin fazileti,
toprağından, taşından değildi... yapıcısında hırs ve savaş yoktu da ondan! Ne
onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer... ne mescitleri,
başkalarının mescitlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının
alışverişine, malına mülküne! Ne edepleri başkalarının edepleri gibidir. Ne
hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti, azabı gibidir. Uykuları da başkadır,
kıyasları da, sözleri de! Her birerinin başka bir nuru, feri var... can kuşları
uçar ama, başka bir kanatla uçar! Gönül, onların halini andıkça titrer durur...
onların işleri, bizim işlerimize kıbledir! Onların kuşlarının yumurtası
altındandır... canları, gece yarısı, seher çağını görür! O kavmin iyiliğini
canla başla ne kadar söylersem söyleyeyim, noksan söylemiş olur; onları noksan
övmüş olurum! Ey ulular, mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine geldi
vesselam! Bu devlerden, perilerden baş çeken olursa bütün melekler, onları
tutar, bağlar, tomruğa vurur! Dev, bir an bile hileye düzene girişir de eğri
büğrü yürürse derhal başına şimşek gibi bir kamçıdır gelir! Sen de Süleyman'a
benze de devlerin. Yapına yardım etsinler, taş kessinler! Süleyman gibi
vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, senin de buyruğuna uysun! Senin hatemin bu
gönüldür... aklını başına al da dev, hatemini avlamasın! Avladı, ele geçirdi mi
artık sana boyuna Süleymanlık eder... hatemli devden sakın vesselam! Gönül, o
Süleymanlık gelip geçici bir şey değildir... sen zahiren de Süleymanlık etme
kabiliyetindesin, içinde de o ehliyet var senin. Dev de bir zaman olur,
Süleymanlık eder ama her dokumacı nereden atlas dokuyacak? Elini oynatır ama
ikisinin arasında ne kadar fark var!
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|