|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 1-
HZ.ÖMER'İN KERAMETİ
KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK
MUHAREBEYE DÖNDÜK SÖZÜNÜN TEFSİRİ Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı
öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var. Bunu öldürmek, aklın fikrin işi
değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz. Cehennem, bu nefistir;
cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de
yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz. Taşlar, taş
yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler. Hak'tan
ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez: Doydun mu denir. O kurt
ve sırtlan gibi Hayır doymadım der. İşte ateş, işte sana hararet! Bütün bir
alemi, bir lokma edip yutar da yine midesi Daha fazla yok mu diye bağırır.
Nihayet Hak onun üstüne Lamekan aleminden ayağını koyar da işte o vakit derhal
sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima
küllün tabiatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak'ın ayağıdır. Zaten
nefsin yayını Hak'tan gayrı kim çekebilir? Yaya ancak doğru ok koyarlar. Bu
yayın ters ve eğri okları da vardır. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü
her doğru okun, yaydan fırlayacağına şüphe yok. Dış savaşından kurtulunca iç
savaşına yüz tuttum. Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamberle beraber
büyük muharebedeyiz. Tanrı'dan denizleri yaran bir kuvvet isterim ki bu kaf
dağını iğne ile yerinden koparıp atayım. Şunu bil ki safları bozup dağıtan
aslanla savaşmak kolaydır. Asıl aslan nefsini mağlup edendir. Bunun hakkında
sen bir hikaye dinle de sözümden hisse al: Rum Kayseri'den, Medine'de Ömer'e
uzak çölleri aşarak bir elçi geldi. Medine halkına Halifenin köşkü nerededir ki
atımı, eşyamı oraya çekeyim dedi. Halk dedi ki: Onun köşkü yok; Ömer'in köşkü
ancak aydın canıdır. Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi
ancak bir kulübeciği var. Kardeş onun köşkünü nasıl görebilesin? Gönül gözünde
kıl bitmiş. Gönül gözünü kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köşkünü görmeyi
gözet. Kimin canı heveslerden arınmışsa derhal tertemiz Tanrı tapusunu, Tanrı
dergahını görür. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz
çevirse orada Allah cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk eden vesveselere yoldaş,
oldukça Semme vechullahı nasıl bilebilirsin? Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül
göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay nasıl görünürse başkaları
arasında Tanrı da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki gözünün üstüne koy; bir
şey görebilir misin? İnsaf et! Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak
şom nefsin parmağında. Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan
gör. Nuh'un ümmeti, Nuh'a nerede sevap dediler. Nuh duymamak, görmemek için
elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı
sardınız; ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz dedi. İnsan gözden
ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan dostu
görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan
yeğdir". Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer'i görmek iştiyakı
arttı. Gözünü o padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da. O iş
erinin ardına düşmüş, her tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı. Dünyada
böyle adam da olur mu ki cihandan can gibi gizlenmiş diyordu. Candan kul olmak
için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur. Bir bedevi karısı, onun yabancı olduğunu
gördü; Ömer'i aradığını anlayıp İşte şuracıkta, şu hurma ağacının altında ;
hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız gölgelikte uyuyan Tanrı
gölgesini gör dedi. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer'i görünce titremeye
başladı. O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve
heybet birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü. Kendi
kendine Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum. Onlardan
korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. Aslanlar, kaplanlar
bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı. Bir çok savaşlarda
bulundum; savaş başlayınca ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette
yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi. Bu adam
silahsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi azam tir tir titremekte; bu ne? Bu
heybet Hak'tan halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor dedi. Bir kişi
Hak'tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse
korkar. Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer,
uykudan uyandı. Elçi Ömer'i tazim etti, ona selam verdi. Peygamber önce selam
sonra söz demiştir. Ömer, selamı alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti,
karşısına oturdu. Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar. Korkmayın sözü,
korkanlara sunulan hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır. Korkusu
olmayana nasıl korkma dersin? Niye ona ders veriyorsun? O, derse muhtaç değil
ki! Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan
sonra en güzel bir yoldaş olan Tanrı'nın tertemiz sıfatlarına dair ince
bahislere daldı. Elçiye makam nedir? Hal neye derler? Anlasın bilsin diye
Tanrı'nın Abdallara gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti. Hal güzel bir
gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.
Gelinin cilvesini padişahta
görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin,
havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.
Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. Ömer
elçiye can mevzilerini söyledi, ruh seferlerini anlattı. Zamandan dışarı olan,
zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet makamından. Ruh simurgunun,
bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu
ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu,
hırslarından da! Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu, canının Tanrı
sırlarını dilediğini anladı. Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı.
Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşit, onun irşat edilmeye kabiliyeti
olduğunu gördü; tertemiz tohumu temiz yere ekti. Elçi ya Emirülmü'minin! Can
yücelerden yere nasıl indi? Hiçbir şeyle mukayyet olmayan can kuşu nasıl kafese
girdi? diye sordu. Ömer dedi ki: Hak, ona afsunlar okudu, hikayeler söyledi.
Tanrı; gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, coşmaya başlarlar;
varlık alemine konarlar. Yok olanlar, onun afsunu ile varlık diyarına takla
atarak ve derhal gelirler. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluğa
derhal ve iki çifte atla sürer. Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü. Taşın
kulağına bir şey söyledi, akik ve maden haline getirdi. Cisme bir ayet okudu,
can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı. Sonra yine güneşin kulağına korkunç
bir şey üfler yüzüne yüzlerce perde iner. O kelam sahibi Tanrı, bulutun kulağına
bir şey okur; gözünden misk gibi yaşlar akıtır. Toprağın kulağına ne söyledi ki
murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı! Tereddüt içinde kalan, hayretlere
düşen kişinin kulağına da Hak, bir muamma söylemiştir. Bu süretle onu iki şüphe
arasında hapseder. Ey yardımı istenen Tanrı! Şunu mu yapayım, bunu mu? der. İki
şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu yaparsa o da yine Hak'tandır. Can
aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıka. Ki
Tanrı'nın o muammalarını anlasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak
edesin. Böyle yaparsan can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir? Zahiri duygudan
gizli söz. Can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır; o duygu, bu
duygudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta muhlistir Cebir meselesi,
aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Aşık olmayansa cebri
hapsetti, onu inkar yahut takyid eyledi.Halbuki bu, Hak'la beraberlik ve
birliktir, cebir değil... Bu, ayın tecellisidir bulut değil. Cebir bile olsa,
herkesin bildiği cebir; yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri
değildir. Ey oğul! Tanrı, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar.
Gayb ve istikbal onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir
şeydir. Onların ihtiyarı da başka türlüdür, cebri de. Yağmur damlaları
sedeflerin içinde inci olur. Sedeften dışarıda küçük, büyük damlalar var,
sedefin içinde ise küçük, büyük inciler. Onlarda misk ahusunun göbeğindeki
kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları, bunların içlerinde misktir. Sen
dışarıdaki kan, göbeğin içinde nasıl misk olur? Deme! Bu bakır, dışarıda adi ve
bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın olmuş da deme! İhtiyar ve cebir,
sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Tanrı azametinin nuru haline gelmiştir.
Ekmek sofrada durduğu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda neşeli ruh
kesilir. Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır. Fakat can,
sel sebil suyu ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir. Ey doğru
okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düşün, o canlar canının kuvveti ne
olabilir? İnsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dağı, denizle madenlerle
yarıp delmekte. Dağ yaran (Ferhat) ın candan gelen kuvveti taş delmek, canlar
canının kuvveti de ayı ikiye bölmektir. Gönül, Tanrı sırları dağarcığını açarsa
can, arşa doğru süratle koşar gider. Ömer'den, bu sözleri işitince elçinin
gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu cevapta... hatadan da kurtuldu,
doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir hikmete erişip faydalanmak
için sormaya başladı: Ömer'e O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti
ne, bunda ne sır var? Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet
olmuş, sebebi ne? dedi. Ömer dedi ki: Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela
manayı harflerle takyid eder(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin,
nefesi bir kelime ile takyid eyledin. Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene
gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da.
Fayda, kendisinde zuhur eden Tanrı, bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Mananın
kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın
cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz. Cüzilerin cüz'ü olan senin bu
nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesiyle
meydana gelen kül, neden faydasız olsun? Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O
halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun?
Sözün faydası yoksa söyleme,
varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Tanrı'ya şükretmek herkesin boynunun
borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür değildir. Şükretmek surat
ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok! Sirke, ciğere gitmek için
yol arıyorsa ona şekerle karış da sirkengübin ol de! Manayı şiire sıkıştırmaya
çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil. Şiirde mana, sapan gibi
istenen yere gitmesine imkan yok. Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti;
hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Tanrı kudretine hayran olup
kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe
vardı ekin oldu. Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar
oldu. Mum ve odun, ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme
taşı, (döğülüp) gözlere çekilinceiyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi. Ne mutlu
o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir! Tanrı Kur'anına kaçar, sığınırsan
Peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Kur'an; Peygamberlerin, Tanrı'nın temiz
ululuk denizindeki balıkların halleridir. Fakat okur da dediğini tutmazsan
farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (inanmadıktan onlara uymadıktan
sonra ne fayda!). Kur'an'ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can
kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi
cahilliktendir. Kafeslerden kurtulan ruhlar, Tanrı'ya layık ve halka rehber olan
peygamberlerdir. Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir:
Sana kurtuluş yolu ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk.
Bu kafesten kurtulmanın bundan başka çaresi yok! Kazandığın şöhretten kurtulman
için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam
bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağımıdır ki? Ömer'den, bu sözleri
işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu cevapta...
hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir
hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı: Ömer'e O duru suyun bulanık
yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var? Duru su, toprakta gizlenmiş;
saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne? dedi. Ömer dedi ki: Sen derin bir
bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder(bir söz söylersin).
Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.Sen faydadan
mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir fayda elde
etmek için yaparsın da. Fayda, kendisinde zuhur eden Tanrı, bizim gördüğümüzü
nasıl görmez? Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu
faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.
Cüzilerin cüz'ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin
ederse ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun? Sen bir
cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden
kınıyorsun? Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış!
Tanrı'ya şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek
şükür değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç
kimse yok! Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona şekerle karış da
sirkengübin ol de! Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan
gayrı bir şey değil. Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok.
Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne
getirdiği haber! Tanrı kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu.
Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu. Ekmek Adem Atanın
vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun, ateşe can verip
yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme taşı, (dövülüp) gözlere çekilince iyi
görmeye sebep oldu, gözcü kesildi. Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş,
diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile oturmuş, ölmüş; hayatını
kaybetmiştir! Tanrı Kur'anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına
karışırsın. Kuran; Peygamberlerin, Tanrı'nın temiz ululuk denizindeki balıkların
halleridir. Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri
görmüşsün (inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!). Kuran'ın hükümlerini
tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste
mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden kurtulan
ruhlar, Tanrıya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir. Onların sesleri,
kafeslerin dışından ve din makamından gelir: Sana kurtuluş yolu ancak budur, bu!
Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın bundan başka
çaresi yok! Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline
gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir
bir bağdan aşağımıdır ki?
1.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|