|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 1-
TEVEKKÜL MÜ? -
ÇALIŞMAK MI?
Güzel bir derede av hayvanları,
aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan, daima pusudan çıkıp
birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu. Hileye baş
vurdular; aslanın huzuruna geldiler: Biz sana gündelikle yiyecek verip
doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize
zehrolmasın.dediler. Aslan dedi ki: Hileye uğramasam, vefa görecek olsam
dediğiniz doğru. Ben şundan bundan çok hileler görmüşümdür. İnsanların
yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak olmuşum; o yılanlar, o akrepler
tarafından çok ısırılmışım. İçinde pusu kurmuş olan nefis ise, kibir ve kin
bakımından bütün adamlardan beterdir. Benim kulağım mümin, bir zehirli hayvan
deliğinden iki kere dağlanmaz sözünü işitti; Peygamberin sözünü canla gönülle
kabul etti. Hepsi dediler ki: Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak;
çekinme, insanı kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte perişanlık
ve kötülük vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir. Ey kötü
hiddetli adam! Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya tutuşmasın.
Tanyerini ağartan Tanrı'dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü
gibi olması lazımdır. Aslan: Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de,
Peygamber'in sünnetidir. Peygamber, yüksek sesle Tevekkülle beraber yine devenin
ayağını bağla dedi. Çalışan kimse Tanrı sevgilisidir işaretini dinle;
tevekkülden dolayı esbaba teşebbüs hususunda tembel olma dedi. Hayvanlar ona:
Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden, harislerin boğazları
miktarınca bir riya lokmasıdır. Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen
Hak'ka teslim olmadan daha sevgili ne var? Çokları beladan belaya; yılandan
ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi kendisine tuzak oldu... can
sandığı, içici bir düşman kesildi! Kapıyı kapadı, halbuki düşman evinin
içindeydi. Firavun'un hile ve tedbiri de işte buna benzer masallardandı.O kin
güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin içinde idi. Madem ki
bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüşünü dostun görüşünde yok et!
Bizim görüşümüze bedel onun görüşü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün maksatları
onun görüşünde bulursun. Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omuzuna
biner. Halkın canları; el ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düşmezden evvel
vefadan sefaya uçuyordu. Vakta kiİniniz emriyle hapis olundular, hiddet, hırs,
kanaat ve zaruret kayıtlarına düştüler. Biz Hak'kın hayali ve süt isteyen
yavrularıyız. (Peygamber) Halk Tanrı hayalidir dedi. Gökten yağmur veren,
rahmetiyle can vermeye de kadirdir dediler. Aslan dedi ki: Evet ama Kulların
Tanrı'sı bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu. Dama doğru basamak basamak
çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır. Ayağın var, nasıl olur da kendini topal
edersin; elin var niye pençeni saklarsın? Efendi, kölenin eline beli verince
söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan el de, Tanrı işaretlerindendir. Sonu
düşünmek hassası da onun ibarelerindendir. Tanrı'nın işaretlerini canına nakş
ederek ve o işarete vefakarlık ederek can verirsen. Sana nice sır işaretleri
bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi eder.Şimdi yük altındasın;
Tanrı seni yükler, bidirir... Şimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra seni
makbul eder. Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi
vuslat arıyorsun, ondan sonra da vasıl olursun. Tanrı'ını nimetlerine şükretmeye
çalışmak kudrettir. Senin cebriliğin ise o nimeti inkardır. Onun verdiği kudrete
şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır. Senin cebriliğin
yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya dalma! Ki rüzgar
her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün. Cebre inanmakla yol kesen
haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş nasıl olur da kurtulur?
Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi sanıyorsun! Sendeki bu
kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk kesilir! Zira şükür etmemek
uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hal, şükretmeyeni, ta ateşin dibine kadar çeker
götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra
Tanrı'ya dayan! Hepsi ona bağırarak dediler ki: Sebep tohumlarını eken o
harisler... Kadın, erkek nice yüz binlerce kişi, neden oldu da zamanın
menfaatlerinden mahrum kaldılar? Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce
kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O bilgili, idrakli kavimle hileler düzmüşler,
tedbirlerde bulunmuşlardır. Öyle tedbirler ki o tedbirlerle dağ bile ta dibinden
kopar, yerinden ayrılırdı. Tanrı, onların hile ve tedbirini o tedbirler yüzünden
dağların tepeleri bile oynar, yıkılır, dümdüz olurdu diye övdü.
(Bunca tedbirlerine rağmen) o
avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen kısmetten başka bir şey yüz
göstermedi... Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar, çalışmadan da; ortada
Tanrı'nın işi ve hükümleri kaldı. Adı sanı belli kişi! Kazanmayı bir addan başka
bir şey bilme; ey kurnaz ve hilekar adam! Çalışmayı bir vehimden başka bir şey
sanma. Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman'ın adalet sarayına
erişti.Yüzü gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona Efendi ne oldu?
dedi.O Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki... dedi.Süleyman
Peki şimdi ne diliyorsan dile bakalım dedi. O dedi ki: Ey canları koruyan
rüzgara emret; Beni ta Hindistan'a götürsün; belki kullunuz oraya gidince canını
kurtarır. İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele
lokma olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer.
Hırsı, çalışmayı da sen Hindistan farz et! Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da
onu derhal Hindistan'da bir adaya götürdü. Ertesi gün Süleyman, divan vakti
halkla buluşunca Azrail'e dedi ki: O müslümana ne sebeple hışımla baktın? Ey
Tanrı elçisi, bana anlat. Acaba bu işi o adamın hanümanından avare etmek için mi
yaptın? Azrail, cevaben dedi ki: Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı;
ona hayal göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uğrağında görünce
şaşırdım.Çünkü Hak bana Haydi bugün var onun canını Hindistan'da al buyurdu.
Taacüple yüz tane kanadı olsa Hindistan'a gitmesi yine uzak dedim. İşte sen
dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz,
kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak'tan mı? Ne boş
zahmet. Aslan dedi ki: Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da
gör. Cefadan, kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular; Tanrı onların
mücadelesini zayi etmedi. Onların baş vurdukları çareler her hususta latif oldu.
Çünkü zariften ne gelirse zariftir.Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları
tamamen sayıldı. Ey ulu kişi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve
kaderle pençeleşmek mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da
kaza ve kaderdir. Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile
ziyan etmişse kafirim! Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da
ondan sonra gül! Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı
arayansa kendine iyi bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak
soğuk bir şeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir,
emredilmiştir.Hile ve çare diye bir zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi
zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş, soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya
zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı del kendini kurtar! Dünya
nedir? Tanrı'dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve
kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber ne
güzel mal demiştir. Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki
su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır. Mal, mülk sevgisini gönülden
sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı. Ağzı kapalı
testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp
gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin
üstünde durur. Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey
değildir.Şu halde kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da
bağla mühürle! Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse
çalışmayı inkar da ısrar eder durur. Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O
cebriler aslanın cevabına kandılar. Tilki, geyik, tavşan ve çakal cebre inanışı
ve dedikoduyu bıraktılar. Bu biatte ziyana düşmemek için kükremiş aslanla
ahitlerde bulundular... Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın başka bir
teşebbüse ihtiyacı kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın
yanına sırtlan gibi koşar, teslim olurdu. Bu kadeh dönerek tavşana gelince;
tavşan haykırdı: Niceye dek bu zulüm? Hayvanlar dediler ki: Bunca zamanlardır
ahdimize biz vefa ederek can feda ettik. Ey inatçı, bizim kötü bir adla
anılmamıza sebep olma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü : çabuk, çabuk! Tavşan,
Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim hilemle
canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın. Her peygamber, dünyada
ümmetini böyle bir kurtuluş yerine davet etti. Peygamberler, halk nazarında
gözbebeği gibi küçük görünürlerdi ama felekten kurtuluş yolunu görmüşlerdi.
Halk, peygamberleri; gözbebeği gibi küçük gördü, gözbebeğinin manen büyüklüğünü
kimse anlayamadı. Hayvanlar ona: Ey eşek, kulak ver! Kendini tavşan kadrince
tut, haddini aşma! Bu ne laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile
getirmezler. Ya gururlandın, yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin
gibisine nereden yaraşacak? Dediler. Tavşan, Dostlar, Hak bana ilham etti.
Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey ve tedbire nail oldu. Hak'kın arıya
öğrettiğini, aslan ve ejderha bilemez. Arı, terütaze balla dolu petekler yapar.
Tanrı ona o ilimden kapı açtı. Hak'kın ipekböceğine öğrettiğini hiçbir fil bilir
mi? Toprağa mensup insan Hak'tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe
kadar bütün alemi aydınlattı; Tanrı'ya şüphe eden kişinin körlüğüne rağmen
meleklerin adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının
ağzını bağladı. Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün
etrafında dönüp dolaşmasına mani oldu.
Duygu ehlinin, yalnız zahire
itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emmeleri için ağız bağıdır.
Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile
verilmemiştir. Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı? Senin manasız canın
süretten kurtulmadı gitti. Eğer insan, süretle insan olsaydı Ahmet'le Ebucehil
müsavi olurdu. Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret
bakımından nesi eksik? O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan
cevheri ara; Eshab-ı Kehf'in köpeğine el verilince, dünyadaki bütün aslanların
başları alçaldı. Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin
süretin ne ziyanı var? Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine
ait vasıflar değil, alim, adalet sahibi gibi zatına ait vasıflar yazılır:
Bilgi ve adalet sahibi... Hep manadır, onları önde, artta... bir yerde
bulamazsın; zata ait sıfatlar Lamekan elinden cana şule vermektedir; can güneşi,
göklere sığamaz dedi. Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavşan hikayesini anla!
Eşek kulağını sat, başka bir kulak al ki bu sözü eşek kulağı anlayamaz! Yürü,
tavşanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düşüncesini ve aslanı mağlup edişini
gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim candır. Bu
hüner yüzünden denizlerin, dağların, ovaların mahlukatı, insanoğluna karşı aciz
kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada, dağda
bütün vahşi hayvanlar gizlenmişlerdir. O yüzden periler, şeytanlar, kenarı
boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan tutmuşlardır. İnsanoğlunun gizli
düşmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kişi akıllıdır. Bizden gizli; güzel,
çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını çalıp dururlar.
Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi
diken suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın. Vahiy
ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kişiden gelir, bir kişiden değil. Şüphe
ediyorsan sabret, duyguların değişince onları görürsün, müşkül hallolur; O vakit
kimlerin sözlerini ret etmişsin, kimleri kendine ulu eylemişsin görürsün. Ondan
sonra dediler ki: Ey çevik tavşan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir aslanla
pençeleşen, kavgaya girişen, düşündüğün şeyi söyle! Danışmak, insana anlayış ve
akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder. Peygamber Ey tedbir sahibi, danış
ki kendisiyle danışılan kişi emindir dedi. Tavşan, Her sır söylenemez, gah çift
dersin, tek olur; gah tek dersin, çift çıkar! Aynanın berraklığını, yüzüne karşı
översen nefesinden ayna çabucak buğulanır, bulanır, bizi göstermez olur. Şu üç
şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran, bir de mezhebin. Çünkü bu
üçünün de düşmanı çoktur. Düşman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki kimseye
söyledin mi, artık sırra veda et. İki kişiyi aşan bir başkasına da söylenen her
sır, yayılır. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde hapis kalırlar.
Üstü örtülü güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur, danışırlar. Danışmaları,
görenleri yanıltacak şekilde kinayelerledir. Peygamber, kapalı bir tarzda
meşveret ederdi. Eshap cevap verir, düşman haberdar olmazdı. Düşman, baştan
ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle söylerdi. Bu
misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sorusundan bir koku bile duymaz, hiçbir
şey anlamazdı dedi.
Tavşan, aslana gitmede biraz
gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti. Aslan tavşan gecikti diye
pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi: Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham
ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demiştim. Onların gürültüleri beni yaya
bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte kadar? Tedbirsiz emir
adamakıllı aciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü görür, ne ardını!
dedi. Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoş ama içinde mana
kıt. Sözler, yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün
kumudur.İçinde su kaynayan kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oğul ! O kum,
Tanrı eridir. O er kendinden ayrılmış Hak'a ulaşmıştır.Ondan dinin tatlı suyu
kaynayıp durmaktadır. İstekliler o sudan hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler.
Tanrı erinden başkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu
içer, mahveder. Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın.
Hikmet arayan hikmet kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teşebbüsten kurtulur.
Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz
alır. Önce aklı hoca iken, sonra akıl ona şakirt olur. Akıl; Cebrail gibi Ey
Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, budan sonra sen ileri
yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır der. Tembellik yüzünden şükür ve
sabırla kalan, ancak şunu bilir: Ayağını cebir tutmuştu nda ayağı kırılana
derhal Burak geldi ona bindi. Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi...
Ferman kabul ediciydi, makbul oldu.Şimdiye kadar Padişahın fermanını kabul eder,
o fermana uyardı, bundan sonra askere ferman verir! Şimdiye kadar talih yıldızı
ona tesir ederken bundan sonra o zat yıldızı üzerine emredici olur. Eğer sen
bundan şüphelenirsen o halde Şakk-ı Kamer den de şüphelisin. Ey gizlice heva ve
hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille olmasın. Heva ve heves
tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının kilididir.
Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur'anı değil. İsteğine göre
Kur'anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aşağılandı, aykırı bir
şekle girdi!!! Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı.
İçmeden kendi kendine sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş. Doğan kuşlarının
övüldüğünü işitmiş; Şüphe yok ki ben vaktin Anka'sıyım demişti. O sinek eşek
sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş kaldırıp.
Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm. İşte şu
deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım dedi.Deniz
üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.O
sidik sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede? Onun
alemi kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre! Batıl
tevilci, sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.Eğer
sinek kendi reyiyle sağlandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma yapar. Bu
ibret gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak derecede
yüksek bir zat olur. Aslanla pençeleşen o tavşan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da
küçücük cüssesine layık olur? Aslan hiddetle: Düşman aldatıcı sözlerle gözümü
kapattı. Cebrilerin hileleri beni bağladı, tahta kılıçları vucudumu yordu.
Bundan sonra ben artık o gürültüyü dinlemem. Onlar hep şeytanların,
gulyabanilerin sesleri!
Ey gönül; durma, onları parçala,
derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey değildir! diyordu. Deriden
maksat nedir? Renk renk laflar... su üstündeki, durmalarına imkan olmayan
menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir,
mana, can. Kötü iç'in ayıbını deri örter; iyi iç'i de gayret dolayısı ile Gayb
alemi. Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.
Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak
dönersin (pişman olur). Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten
geçersen Tanrı'nın haberi kalır, ondan haber alırsın. Tanrı'nın haberleri çok
hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedidir. Peygamberlerin ululuğundan ve
hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri, ululukları, adları, sanları değişir
baki kalmaz.Çünkü padişahların kuvvetleri hevadandır. Peygamberlerin
icazetnameleri ise ululuk sahibi Tanrı'dandır.Paralardan padişahların adlarını
kazırlar; Ahmed'in adını ise kıyamete kadar hakkederler. Ahmed'in adı, bütün
peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde demektir. Tavşan
aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı. Bir
hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düştü.
Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim şu
şeklimiz bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça
kap, suyun yüzündedir. Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem
görünüp durur. Bizim şeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından
ibarettir. Süret o denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti,
o vesile yüzünden daha uzağa atar. Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini
uzağa atanı görmedikçe. Atımı kaybettim sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla
yolda hızlı hızlı koşturur! O yiğit atını kaybolmuş sanır. At ise onu yel gibi
koşturmuştur! O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar
sorar: Atımı çalan nerede, kimdir? Efendi, şu uyluğunun altındaki mahluk ne?
Evet, bu attır; fakat bu at nerede? Ey at arayan yiğit binici, kendine gel! Can,
apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu,
dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeşil ve sarı... bu üç renkten önce ziyayı
görmezsen bunları nasıl görürsün? Fakat senin aklın renkler içinde
kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru görmene perde olur. Gece olunca o
renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu görüp anladın. Harici
nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal rengi de böyledir.
Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri ise yüce
nurların aksiyle görünür. Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru
gönüllerin nurundan meydana gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan
olmayan, onlardan ayrı bulunan Tanrı nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri
görmedin. Nurun zıddıyla sana sabit oldu ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu
da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin. Tanrı; bu zıddıyetle gönül
hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye hastalığı ve kederi
yarattı. Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyetle ortaya çıkar. Hak'kın zıddı
olmadığından gizlidir. Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci,
birbirine zıt olduğu için meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı
meydana çıkarır gösterir. Varlık aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça
görünebilsin. Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen
bunu, Musa ile Tur kısasında gör! Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve
sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu ses, düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce
denizi nerede? Onu bilemezsin. Ama latif bir söz dalgası görünce onun denizinin
de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın.
Sonraki Sayfaya Devam
1.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|