|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 2-
HAYAT AĞACI
Bilgili biri, hikayenin yollu Hindistan'da bir ağaç vardır.
Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru
sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere
divan adamlarından bilgili birisini Hindistan yollar. Adamcağız yıllarca
Hindistan'da o ağacı arar, tarar. Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır
ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime sorduysaBu ne arıyor, deli mi, ne?” diye
güler, alay eder. Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip Akıllı,
senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş
olur mu?” derler. Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu
eni konu tokattan da beter! Bazıları alaya alıpEy ulu kişi pek korkunç, pek
geniş bir iklim olan filan iklimde, falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek
yüce, pek korkunç her dalı koskocaman” derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa
aramak için gayret kemerini kuşanır. Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da
ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet
aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey! Ümit
ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına dönmeye niyet eder,
ağlıya, ağlıya yola düşer. Meğerse o nedimin ye'se kapılıp geriye döndüğü
memlekette kerem sahibi kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir
haldeönce onun tekkesine gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım,
ümidim kesildi. Bari duası yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş
döke, döke Şeyhin huzuruna varır.şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim
kesildi lütfedecek an, bu an!” der. ŞeyhÜmitsizsen bile söyle. Matlubun ne? Neye
yüz tutun?” diye sorar. Nedim.Bir padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere
gönderdi. Ama nasıl ağaç? Alemde bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı.
Yıllardım aradım bir nişanesini bile bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle
eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!” der. Şeyh gülümser de der ki:
Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir. Pek yüce, pek büyük ve etrafa
yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her tarafı kaplayan deniz gibi
Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı elden bıraktığın
için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz adını takarlar,
gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık hassası,
sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır. Tektir ama binlerce eseri, nişanesi
var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin baban olur ama başka birisinin
de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında kahırdan ibarettir. Diğer birine
lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam olduğu halde bak, yüz
binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür vasfını bilmeyebilir.
Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi ümitsizliğe düşer,
perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı talihsiz bir
hale düşersin? Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın. Halkın
ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.
Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi
Ben bu parayı engur'a” vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, Ben İnep”
isterim herif, engür istemem” üçüncü Türk'tü,Bu para benimdedi,Ben inep istemem,
üzüm isterim” dördüncüde Rum'du, dedi ki: Bırak bu lafları biz İsrafil
isteriz” Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler.
Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden
boş adamlardı bunlar. Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada
olsaydı, onları uzlaştırırdı. OnlaraBen bu bir dirhemle hepinizin isteğini
yerine getiririm. Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz,
sizin istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine
getirir, dört düşman da uzlaşır, birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz
savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm, sizleri birleştirir. Siz susun
dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz türlüdür,
eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur.
Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da
yiyince yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında
bürudet ve keskinlik vardır. Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki
harareti fazlalaştırır. Şu halde şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ.
Çünkü o riya basiretten meydana gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana
cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin nefesi ise tefrika. Süleyman, tanrı
tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini öğrenmiş oldu. Onun adalet
devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın
pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında
meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya
benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman
buracıkta, sen ne arıyorsun? Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan
hem Süleyman'ı bulur, hem taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile
birbirlerinden aman yoktur. Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur,
zulmümüzü giderir. Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın”
ayetini oku. TanrıHiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Tanrı halifesi, bir
himmet sahibi bulunmasın” dedi. O halife, onların gönüllerini o kadar
birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz. Hepsini ana gibi
birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara Tek bir nefis”
demiştir. Onlar Tanrı resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri,
öbürüne tam bir düşmandı. Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne
Hazrec denirdi. Adeta bir kabile öbürünün kanına susamıştı. Mustafa'nın yüzünden
o eski kinleri İslam ve saflık nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki
üzümler gibi kardeş oldular.Şüphe yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir”
nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği bıraktılar,tek bir ten oldular.
Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla
üzüm birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir
dost olur. Koruk halinde kalan üzüme Tanrı ezelden kafir demiştir. Değil
kardeşim değil. Artık o tek bir nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten
ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir söylesem alemde fikirler fitneye düşer,
karmakarışık olur. Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın
İrem bağından uzak oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların
gönülleri, ehli dilin nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda
ikilik kalkar, kin ve savaş kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da
birleşirler, vasıfları da birlik olur. Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir
olan, kendisiye savaşır mı? Aferin Üstat Aklı Küll'e yüz binlerce zerreye birlik
bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara benzerlerken testici, hepsini de
birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın birleşmesi, nakıştır, can,
buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem korkarım aklın karışır.
Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu göremiyoruz.
Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı
görmediği gibi. Biz ince sözlere dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri
çözme sevdasına tutulmuşuz. Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap
vermeye kalkışmayı uzatıp gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle
bu işte maharet kazanan kuş gibi. Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü
düğümü açıp çözmede harcolur gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden
güne kanatları tutulur, uçmaz olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların
tutulmasın, uçmadan kalmayasın. Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o
arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi. Kuran'da onların ahvalini oku haris
adam: Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her tarafı elde ettiler” bak heleBir
kurtuluş var mı?” Türk, Rum ve Arabın kavgasından engur ve inep şüphelerine
düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen Süleyman gelmedikçe bu
ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın şu davulunu duyun!
Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin. Nerede olursanız
olun, yüzünüzü o tarafa dönün. O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi
ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden hayli uzağız. O Süleyman'ı bir an bile
tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara düşmanız hulasa viranelere de
kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu yüzden de Tanrı azizlerini
incitmeye kastediyoruz. Süleyman'dan aydınlanan kuşlar, nasıl olur da suçsuz,
sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar? Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar,
acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin yoktur. Hoş kuştur onlar hoş
kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce Belkıs'ın yolunu açar;
Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanıMazaga” sırrına mazhardır
onlar. Leylekleri lek, lekder ama şüpheye birlik ateşini salar, güvercinleri,
doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor. Bülbülleri,
insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir. Duduları,
şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların
ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan
kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının
söyledikleri kuşdili nerede? Sen ne bilirsin kuşların seslerini? Bir an olsun
Süleyman'ı görmedin ki! İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç
mağripten de. Her ahengi, kürsi'den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti
yeryüzünden Arşa kadar bütün cihanı istila eder. Bu Süleyman'a uymayan kuş,
karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey kötü yarasa, Süleyman'a alış da ebediyen
zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her
tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,topal bile olsa o tarafa
sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da! Seni tavuk yetiştirdi,
kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz palazısın. Anan o
denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa tapardı.
Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat
kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz!
Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize! Anan seni
sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada da
yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan
değilsin ya. Sen Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak
atabilirsin, hem denize!Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın.
Canını karadan kurtar, denize yürüt.
Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden
haberleri yok. Sen, ten itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle
hem yerde yürürsün,hem gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama
hakikatte gönlüm vahye kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş
ama bu çeşit adamın ruhu, o güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz
umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden de ancak deniz anlar. Hulasa Süleyman
denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman'da seyredip duruyoruz.
Süleyman'la gel , ayağını denize bas ki su Davud'a olduğu gibi sana da yüzlerce
zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset kıskançlık
göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan,
herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun
başını ağrıtır. Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar
suda. Gökten yağan rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe
doğru sürdü de bu yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören
cihan sebeplerine gönül kor mu? Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye
kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de dalmış, kendisinden geçmişti.
Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o kupkuru yerde bir zahit
gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı yumuşak. Çölün
samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler içinde
selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir kumdu ki
hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı. Halbuki dersin ki o,sanki bir
yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak'a Düldüle binmiş! Yahut da ayağının
altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından daha hoş! O
namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış, kendisinden
geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde
gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta,
elbisesi aptes suyundan ıslak.Bu su nereden?” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp
gökten” diye cevap verdi. Adam,Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir
misin? Hemen yağmur yağar mı? Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de
yakına erelim. Sırlarından bir sırrı bize de göster de bellerimizden zünnarları
kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe kaldırarak dedi ki: Yarabbi,
hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya alışmışım, sen bana gökten
kapı açtın. Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey Rızkınız göktedir”
sırrını ayan eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir
latif bulut peyda oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı,
derelerde, mağaralarda gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı
döküyordu. Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o
şaşılacak şeyler yüzünden bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu
hayret edilecek şey yüzünden yakını arttı. Tanrı, doğru yolu daha iyi bilir. Bir
bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı,
söz de burada bitti.
2.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|