|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 1-
AHMED'E DOĞRU 1
Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı
ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı. İsa'nın devriyle, nöbet
onundu. Musa'nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah. Tanrı yolunda o iki
Tanrı demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya yürü, var, o şişeyi evden
getir dedi. Şaşı,O iki şişeden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi. Usta dedi
ki: O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma! Şaşı, Usta,
beni paylama. Şişe iki dedi. Usta dedi ki: O iki şişenin birini kır! Çırak
birini kırınca ikiside gözden kayboldu. İnsan taraf girlikten, hiddet ve
şehvetten şaşı olur. Şişe birdi onun gözüne iki göründü. Şişeyi kırınca ne o
şişe kaldı, ne öbürü. Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; doğruluktan ayırır.
Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze, yüzlerce perde iner. Kadı kalben
rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt
edebilir? Padişah, yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi,
aman! Musa dininin koruyucusuyum, arkasındayım diye yüz binlerce mazlum mümin
öldürttü. Padişahın öyle yol vurucu, öyle hilekar bir veziri vardı ki hile ile
suyu bile düğümlerdi. Dedi ki: Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini
padişahtan gizlerler. Onları az öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu
çıkmaz; misk ve öd ağacı değil ki! Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dışı sana
malumdur ama içi aksine. Padişah : Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne
hile ve tezvirde bulunalım, çaresi ne? Ne yapalım ki dünya da ne açık dindar, ne
gizli din tutar bir Hıristiyan kalmasın dedi Vezir dedi ki: Bana gazebederek
hükmet, kulağımı elimi kestir; burnumu, dudağımı yardır! Ondan sonra beni dar
ağacına götür. O esnada bir şefaatçi suçumun affını dilesin. Bu işi dört yol
ağzı bir yerde, tellal pazarında yaptır.
Ondan sonrada beni, huzurundan uzak bir şehre sür ki ben, onların arasına yüz
türlü din kayıtsızlığı sokayım. Bu halde diyeyim ki: ben gizli hıristiyanım; ey
sır bilen Tanrı; sen benim gönlümü bilirsin!Padişah, benim imanımı anladı;
taassuptan dolayı canıma kasdetti. Dinimi padişahtan saklamak, onun dininden
görünmek istedim. Padişah, benim sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda
kusurlu göründü. Dedi ki: Sözlerin, içinde iğne olan ekmek gibidir. Benim
gönlümden senin gönlüne pencere var. Ben o pencereden halini gördüm, artık
lafını dinleyemem. Eğer İsa'nın ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine
beni parça parça ederdi .İsa için başımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz
binlerce minnet bilirim. İsa'dan canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine
iyiden iyiye vakıfım. O pak dinin cahiller arasında mahvolması, bana dokunmakta.
İsa'ya şükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk. Belimizi zünnarla
bağladığımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk. Ey halk; devir,
İsa'nın devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin! Vezir, bu hileyi,
padişaha sayıp dökünce padişahın gönlünden endişeyi tamamiyle giderdi. Padişah
vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı
şaşırıp kaldı. Onu hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra
halkı davete başladı
HIRİSTİYANLARIN VEZİRİN
HİLESİNE İNANMALARI Yüz binlerce hıristiyan, azar azar ozun etrafına
toplandı.O onlara gizlice İncil'in, zünnarın ve namazın sırrını
anlatmaktaydı.Görünüşte din hükümlerini anlatıyordu;fakat bu anlatış, hakikatte
onları avlamak için ıslık ve tuzaktı. Bunun için (gizli hileyi anlamak müşkül
olduğundan) bazı Ezhab, Peygamber'den, azgın ve hilekar nefsin hilesini
sorarlar; Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne
karıştırır? derlerdi. Peygamber'den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp
sormazlar;Apaçık ayıp hangisidir?diye kötü huyları sorarlardı. Gülü kerevizden
fark edercesine kıldan kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi.
Eshab'ın kılı kırk yaranları, umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı.
Hıristiyanlar tamamı ile ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne
olabilir ki? Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu İsa'nın halifesi
sandılar. O ise hakikatte tek gözlü melun Deccal'dı. Ey Tanrı, feryadımıza
yetiş; sen ne güzel yardımcısın! Ey Tanrı, yüz binlerce tuzak ve yem var, bizler
de yemsiz kalmış halis kuşlar gibiyiz. Her an yeni bir tuzağa tutuluyoruz,
istersek her birimiz, birer doğan ve simurk olalım. Sen bizi her zaman tuzaktan
kurtarmaktasın. Ey gani ve müstağni Tanrı, biz yine bir tuzağa doğru
gitmekteyiz! Biz bu ambarda buğday biriktirmede, toplanan buğdayı yine
kaybetmekteyiz. Biz, bu vahşi mahluklar topluluğu, düşünmüyoruz ki buğdayın
noksanlaşması farenin hilesindendir. Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar
harab olmuştur. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye
çalış, çabala! O büyükler büyüğünün haberlerinden birini dinle: Huzuru kalb
olmadıkça namaz tamam olmaz. Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk
yıllık ibadet buğdayı nerde?Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin
bu ambarımızda toplanmıyor? Çakmak demirinden birçok ateş yıldızı sıçradı, o
yanmış gönül, onları kabul edip çekti.Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice
kıvılcımlara parmak basmakta.Onları,felekte bir çırağ parlamasın diye, birer
birer söndürmekte. İnayetlerin bizimle oldukça o bayağı hırsızlardan bize nice
ve ne vakit korku olabilir? Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça
hiç gam yok! Her gece ten tuzağından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin.
Ruhlar her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hakimi,ne de mahkumu
olmayarak feragate ulaşırlar. Geceleyin zindan haberleri yoktur, sultana mensup
davetliler, geceleyin devletten haberdar değildirler.Ne gam var, ne kar ve ne
zarar düşüncesi.Ne bu filan kadının hayali, ne o filan erkeğin kuruntusu! Arifin
hali , uyanıkken de budur, Tanrıonlar uykudadırlar dedi. Bunu inkar etme.Onlar
gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabbin elinde evirip çevirdiği kalem
gibidirler.Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini kalemden
sanır.Tanrı arifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise
hisse mensup uyku kapladı(gaflete dalıp arifi anlamadılar.) Onların canı:sırrına
akıl almaz sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.Sonra tekrar bir
ıslıkla onları tuzağa çeker, hepsini teklif kaydine düşürürsün. *Sabah vaktinin
nuru baş kaldırıp feleğin altın gerkesi kanat çırpınca, Sabahı zuhura getiren,
İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret alemine getirir; Yayılmış ruhları cisim
yapar, her cismide tekrar gebe bırakır. Can atlarını eğersiz kor; bu, uyku
ölümün kardeşidirsırrıdır.
Fakat gündüzün geri gelmeleri
için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.Ta ki o çayırdan, onu geri çeke ve
otlaktan yine yük altına getire.Keşki Eshab-ı kehf gibi, yahut Nuh'un gemisi
gibi bu ruhu koruyaydı. Da bu fikir, bu göz ve kulak;şu uyanıklık ve akıl
tufanından kurtulaydı. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin
yanıbaşında ve önündedir. Mağara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne
fayda, senin gözünde ve kulağında mühür var? Halife, Leyla'ya dedi ki:Sen o
musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.Sen başka
güzellerden güzel değilsin. Leyla, Sus, çünkü sen mecnun değilsin diye cevap
verdi. Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklığı uykusundan beterdir.
Canımız hak uyanı olmazsa uyanıklık, bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve
geçit gibidir. Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan,
elden çıkarma, kaybetme korkusundan. Ne temizliği kalır, letafeti, ne kuvveti,
ne de göklere çıkacak yolu! Uyumuş ona derler ki o,her hayalden ümitlenir,
onunla konuşur; Uykuda Şeytan'ı Huri gibi görür, sonra şehvetle Şettan'a erlik
suyu döker.Nesil tohumunu çorağa dökünce uyanır, kendine gelir, hayalde ondan
kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, beden pisliğidir. Ah o zahirde görünen,
hakikatte görünmeyen, aslı olmayan hayalden! Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş
gibi uçar görünür.Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya kalkışır, takati kalmayıncaya
kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi olduğundan; o gölgenin aslının nerde
bulunduğundan haberi yok! Gölgeye doğru ok atar. Bu araştırma yüzünden okluk
bomboş kalır. Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada
yandı eridi! Bir kişinin dadısı, tanrı gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden
kurtarır.Tanrıya kul olan, Tanrı gölgesidir. O bu alemden ölmüş, Tanrı ile
dirilmiştir. Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki ahir
zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın. Tanrı gölgeyi nasıl uzattı (ayeti)
evliyanın nakşidir. Çünkü veli , Tanrı güneşi nurunun delilidir. Bu yolda bu
delil olmaksızın yürüme, Halil gibi Ben batanları sevmem de! Yürü, gölgeden bir
güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi'nin eteğine yapış! Bu düğün ve gelinin bulunduğu
yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin'den sor! Haset yolda gırtlağına
sarılsa... bil ki İblis'in tuğyanı hasettir. Çünkü o, haset yüzünden Adem'den
arlanır... Kutlulukla haset yüzünden savaşır. Yolda bundan daha güç geçit
yoktur. Ne kutludur o kişi ki yoldaşı, haset değildir. Bu beden, haset evi
olagelmiştir. Soy sop hasetten bulaşık bir hale düşer. Ten haset evidir ama
Tanrı, o teni tertemiz etmiş, arıtmıştır. Evimi temizleyin ayeti beden
temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da hakikatte nur
definesidir. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o hasetten
gönül kararır. Tanrı erlerinin ayakları altına toprak at! O vezirciğin
yaratılışı hasettendi, onun için abes yere kulağını, burnunu yele verdi! O
ümitle ki haset iğnesinden akan zehirle mahzunları ta canlarından zehirliye.
Hasetten burnunu koparan kişi,
kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır. Burun, odur ki bir koku alsın ve kokuda,
koku alanı bir yüzün bulunduğu tarafa götürsün. Kim koku almazsa burunsuzdur,
koku da ancak din kokusudur.Bir koku alıp onun şükrünü eda etmiyen kimse,
küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir. Hem şükret, hem
şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedi hayat kazan! Vezir gibi
sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Tanrı kullarını namazdan menetme. O kafir
vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı!
Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler.O, garezle
karışık latif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetinin içine zehir
dökmekteydi. Sözünün dış yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevşek
ol demekteydi. Gümüşün dışı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir
hale hale gelir. Ateş kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptığı
işin sonundaki karanlığa bak! Yıldırım, bakışta saf bir nurdan ibaret
görünür;(fakat) göz nurunu çalmak (gözü kamaştırmak) onun hassasıdır. Vezirin
sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan başkaları için bir boyun
halkasıydı(onun sözlerini kabul etmişler,ona uymuşlardı).Vezir padişahtan altı
ay ayrı kaldı, bu müddet zarfında İsa'ya uyanlara penah oldu. Halk umumiyetle
dinini de, gönlünü de ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda
ediyordu. Padişahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padişah, ona gizlice
vahitlerde bulunuyordu. *Nihayet muradının hasıl olması, hıristiyanların
toprağını yele vermesi için. Padişah Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini
gamdan tez kurtardiye mektup yazdı. Vezir de padişahım; işte şimdicik İsa dinine
fitneler salma işindeyim diye cevap verdi. Hükümetleri zamanında, İsa kavminin
on iki emri vardır.Her fırka bir emre tabiydi; kendi beyine tamah yüzünden kul
olmuştu.Bu on iki emirler kavimleri, o kötü vezire bağlanmışlardı.Hepsi, onun
sözüne itimad ediyordu, hepsi onun mesleğine uymuştu.O, öl, der demez her emir
hemen o anda ölürdü. Vezir, her emrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın
yazısı, başka bir olaydı. Her birinin hükmü başka bir çeşittir. Bu baştan
aşağıya kadar ona aykırıdır.Birinde riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü,
Tanrı'ya dönüşün şartı yapmış. Birinde Riyazat faydasızdır, bu yolda
cömertlikten başka kurtuluş yoktur demişti. Birinde demişti ki: Senin açlık
çekişin, mal verişin mabuduna şirk koşmadır. Gam ve rahat zamanında Tanrı'ya
dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi hiledir, tuzaktır. Öbüründe
demişti ki: Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düşüncesi suçtan ibarettir.
Birinde; Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için değil, aczimizi bildirmek
içindir. Ta ki onlardan aciz olduğumuzu görelim de Tanrı kudretini bilelim,
anlayalım demişti. Öbüründe, Kendi aczini görme, uyan, kendine gel; o aczi
görüş, küfranı nimettir. Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kudretini,
nimeti bil ki, kudret odur demişti. Birinde demişti ki: Bu ikisinden de geç,
nazarına her ne sığarsa put olur! Öbüründe; Bu mumu söndürme ki bu görüş,
meclise mum mesabesindedir. Eğer nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visal
mumunu söndürmüş olursun demişti. Birinde demişti ki: Söndür, hiç korkma ki yüz
binlerce karşılığını göresin. Çünkü nazar mumunu söndürmekle can mumu artar,
kuvvet bulur. Sabrının yüzünden Leyla'n Mecnun olur! Kim, zahitliği yüzünden
dünyayı terk ederse dünya onun önüne çok, daha çok gelir! Başka birinde; Hak
sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılaşmıştır, kolaylaştırmıştır. Onu güzelce
al; kendini zahmete sokma demişti. Birinde demişti ki: Kendine ait olanı terk
et, çünkü tabiatının kabul ettiği, merduttur, kötüdür. Birbirine aykırı yollar,
nefse kolaydır, herkese bir din, can olmuştur,eğer Hak'kın din işlerini
kolaylaştırması, doğru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi, Tanrı'yı duyar,
anlardı demişti. Öbüründe demişti ki: Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın
gıdası ola. Tabiatın hoşlandığı her şey, vakti geçince, çorak yere ekilmiş tohum
gibi mahsul vermez. Onun mahsulü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun
kazancı, sahibine ziyandan başka bir şey getirmez. O zevk, sonunda da önünde
olduğu gibi kolay ve hoş görünmez; nihayette adı güç olur, güçlenmiş bir hale
gelir.
Sen güçlendirilmişle,
kolaylaştırılmışı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna nazaran gör, onun
yüzünü de sonuna nazaranBir tomarda da; Bir üstad ara. Akıbeti görme hassasını
nesepte (şunun bunun soyundan gelmiş olmakta ve bununla öğünende) bulamazsın.
Her çeşit din salikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tabi olmaksızın işlerin
akibetlerini gördüler, kendi akıllarınca netice hakkında istidlallerde
bulundular da bu yüzden hata ve dalalete düştüler. Akıbet, görme elle dokunmuş,
örülmüş değildir. Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu? demişti. Bir
tanesinde demişti ki: Usta da sensin, çünkü ustayı da sen tanırsın. Er ol
erlerin maskarası olma; kendi başının çaresine bak sersemleşme. Bir diğerine;
Bunların hepsi birdir. İki gören kimse şaşı adamcağızdır demiş.Bir tomarda da;
Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düşünür, meğer ki deli olsun! Bunların her biri,
öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle şeker nice bir olur? Zehirden de şekerden de
geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin? demişti. O İsa dinine
düşman olan vezir bu tarz da bu çeşitte on iki tomar yazdı. İhtilaf; gidiş
tarzındadır, yolun hakikatinde değil O, İsa'nın bir renkte oluşundan koku
alınamamıştı. O, İsa küpünün mizacından huy kapmamıştı. Yüz renkli elbise,
İsa'nın saf küpünden saba rüzgarı gibi sade ve latif bir hale gelir, tek bir
renge boyanırdı. Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek
renklilik değildir. Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi
hayat ve neşe içindedirler. Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların
kurulukla cengi var! Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve
ulu padişah, ona benzesin!Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o
ikram ve ihsan huzurunda secde ederler. Nice ihsan yağmuru yağdı da deniz,
inciler saçıcı bir hale geldi. Nice kerem güneşi nur saçtı da bulut ve deniz
cömertlik öğrendi. Suya ve toprağa zatının Toprak emindir; ona her ne ekersen
ihanet görmeksizin onun cinsini toplar, devşirirsin.Toprak bu eminliği o
eminlikten bulmuştur, çünkü adalet güneşi ona nur saçmıştır. İlk bahar, Hak
fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açığa vurur? O, öyle bir cömert ve
vericidir ki bu haberleri, bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemada , kuru
yeryüzüne vermiştir. Fazıl ve ihsanı, kuru toprağı haberdar eder, kahır ve
celali de akıllı insanları kör eyler. Canda, gönülde o coşmaya takat yoktur.
Kime söyliyeyim? Cihanda bir tek kulak yok! Nerede bir kulak varsa; onun
yüzünden, göz oldu. Nerede bir taş varsa; onun lütfiyle yeşim taşına döndü.
Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki? Mucize bağışlayıcıdır,simya
ne oluyor ki? Benim bu öğüşüm, öğmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu öğüş,
varlık delilidir, varlık ise hatadır.Onun varlığına karşı yok olmak
gerektir:onun huzurunda varlık nedir? Manasız bir şeyden ibarettir! Varlık kör
olsaydı... Ondan erirdi, güneşin hararetini tanır, anlardı. Bu zahiri vucudun
Allah'ın varlığıyla var olduğunu bilmemesi körlüğüne delildir. Padişah gibi
vezir de cahil ve gafildi. Varlığı vacip olan Kadim Tanrı ile pençeleşiyordu.
Öyle kudretli bir Tanrı ile pençeleşiyordu ki bir anda yoktan bu gibi yüz
tanesini var eder.
Sonraki Sayfa
1.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|