|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 2-
VİRANEDEKİ DOĞAN
Doğan diye, dönüp tekrar
padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör doğandır. Bir doğan, yolunu
kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O rıza nurundandı,
baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti; Gözüne toprak
saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı düşmesi şöyle
dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya başladılar.
Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya geldi” diye
bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir halde
garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar. Doğan,Ben
baykuşlara layık mıyım?” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane bağışladım. Ben
burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp kendinize kıymayın.
Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin gözünüze hoş bir yer
görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın koludur” diyordu. Baykuş
iseDoğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama
Tanrı hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer.
Ayıya kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için
padişahtan, padişahın elinden dem vurmakta. Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp
kalkar mı? Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu sözü, O, padişahın cinsinden
mi, vezirin cinsinden mi? Hiç sarımsakla badem helvası yenir mi? Padişah,
adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul edilmeyecek
bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir tuzak!
Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır . Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne
münasebeti olabilir? En aşağı bir baykuş , onun beynine vursa ona padişahtan
yardımcı gelecek ha! Hani, nerede?” demekteydi. Doğan dedi ki:benim bir tüyüm
bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır. Baykuş kim oluyor ki? Bir
doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse, Padişah; her yokuşta
her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir. Benim bekçim,
onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim, padişahın
gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi gönül
yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım. Akılların
aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle bir
doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı
anlar. Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir
padişaha sevgili olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.? Padişah
kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz. Ben
mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah, uzaktan
benim davulumu döven İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine
şahidim, Tanrıdır.
Padişahın cinsinden değilim,
haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle, onun nuruna sahibim. Cins
oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta toprağın cinsinden
sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın cinsi
demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı
önünde toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta
onun ayak izi var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik
kişilerin tacı olasın. Sizi şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı
için, mezemi yiyin. Nice kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette
kastettiler, Allah'a çattılar. Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can
bedene benzer mi? Göz nuru iç yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda
gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam karasında, akıl bir mum gibi beynim
içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır. Akıllar, bu keyfiyetsizliği
bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan bir inci alıp
boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih'e gebe kaldıysa can da onun gibi
koynuna aldığı o inciden gebe kaldı. Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde,
yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir. O,Mesih'in şanı seyahatten yücedir. Can,
canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan, böyle candan gebe kalır. Cihan da
başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir mahşer gösterir. Kıyamete kadar
söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam. Bu, sözler, mana bakımındanYarab”
nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun
Yarab” sözüne Tanrının Lebbeyk” cevabı geldikten sonra, nasıl olur daYarab”
demekte kusur eder? Fakat bulebbeyk” öyle bir Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin
ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla tadabilirsin. Bir ırmak kıyısında
yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz duruyordu. Suya
erişmesine o duvar maniydi. Susuz adam, adeta su için balık gibi çırpınmaktaydı.
Birden suya bir kerpiç parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına geldi. O
ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.
O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan kerpiç
kopararak suya atmaya başladı. Su sanki Ey adam, bana taş atmadan ne fayda
elde ediyorsun ki?” diye bağırmaktaydı. Susuz dedi ki.Ey su,, iki fayda var.
Onun için ben bu işten el çekmem. Birinci fayda şu: su sesini duymak, susuzlara
rebap dinlemek gibi. Su sesi İsrafil'in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten
hayat bulmada. Yahut bu ses, bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor.
Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler, ne kadar güzelleşiyor, Çiçeklerle dolar. Yahut
yoksula zekat zamanını geldiği söylenmiş, Mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş
gibi. Muhammet'e Yemen'den gelen ve ağızsız söylenen Rahman nefesine. Yahut
asilere şefaate gelen Ahmed'in, Yahut da zayıf Yakub'un canına erişen güzel ve
latif Yusuf'un kokusuna benziyor. Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya
attığım her taş, her kerpiç parçası, Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her
defasında duvar biraz daha inmiş oluyor. Duvarın alçalması, suya yaklaşmama
sebep olmakta. Duvardaki o taşları, kerpiçleri koparmak Secde et de yaklaş”
ayetindeki yakınlığı mucip olan secdedir. Duvarın boynu yüksekken bu baş
indirmeğe manidir. Bu toprak bedenden kurtulmadıkça Abıhayata secde edemem.
Duvar üstündekilerden en fazla susuz kimse, taşı, topacı en çabuk koparıp atan
da odur.
Suyun sesine en fala aşık olan
duvardan en büyük taşı koparıp atar. O adam, suyun sesinden, adeta boğazına
kadar şaraba batmışçasına neşelenir. Yabancı kişi ise kerpicin suya düşünce bluk
diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz. Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını
ganimet bilir de borcunu öder. Kudretli olduğu günlerde sıhhatli, güçlü,
kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır. Çünkü gençlik çağı,
yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyvaları yetiştirir. Genç
adamın kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.
Gençlik, mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer.
Ne mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış
iple bağlamadan. Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü
çorak yerden güzel nebatat asla yetişmez. İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir,
şehvet suyu akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası
dokunmaz. Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur. Yüzü
buruşur, kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir
şey kesmez bir hale gelir. Gün geçip gitmiş, akşam çapı gelip çatmış,leş gibi
beden topallamakta, yolsa uzun. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş. Kötü
huyların kökleri kuvvetlenmiş, onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış! Bu
iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.
Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli
söylediler, fakat fayda etmedi. Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı
dikenler yüzünden kanamaktaydı. Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta,
yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı. Vali ona Mutlaka bunları sök”
dedikçe.evet, bir gün sökerim” diyordu. Bir müddet yarın, yarın” diye vade
verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi. Vali bir
günEy va'din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi sürüncemede bırakma” dedi.
Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın!” ValiHayır,acele
davran, işi savsaklama. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu bil ki gün
geçtikçe, O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp aciz
bir hale geliyor. Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse
ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte. Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.
Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta1 O daha ziyade
gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi.
Her kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
Nice defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını
zedelemekte. Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun
yok ki. Pek duygusuzlaştın. Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan
başkalarına mazarrat verdiğinden, gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını
bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem başkalarına! Ya baltayı al, ercesine
vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar. Yahut bu dikeni gül fidanına ulaştır,
sevgilinin nurunu nara kavuştur? Da onun nuru senin ateşini söndürsün, vuslatı,
dikenini gül bahçesi haline getirsin. Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir.
Mümine ateşi söndürmek imkanı var . Mustafa, cehennemin sözünü naklederek
buyurdu ki:Cehennem, korkusundan mümine yalvararak, Padişahım, çabuk geç,
Nurun, ateşimi söndürecek” der. Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur.
Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle gidermek imkansızdır. Adalet gününde
ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan meydana gelmedir, nur, ihsan ve
fazıldan. Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu saç! O
rahmet suyunun kaynağı mümindir.
Abıhayat , ihsan sahibinin pak
ruhudur. Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen ateştensin, o su ırmak suyu. Ateş,
sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır. Senin duygun, fikrin hep ateşten.
Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur. Onun nur suyu ateşe damladı mı ateşten
cız ,cız sesi çıkmaya başlar. O cızladıkça sen onaÖl, bit” deki bu nefis
cehennemin sönsün. Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın, senin adalet ve
ihsanını söndürmesin. O söndükten sonra ne dikersen biter. Laleler , ak güller,
marsamalar çıkar. Yine doğru yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön ger,
yolumuz nerede? Şunu anlatıyorduk. Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri
de adamakıllı uzak. Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karanlığından, kötü işten
başka da mahsul yok. Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lazım. Yolcu
kendine gel, kendine vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu. Bu iki
günceğizinde olsun, kuvvetin varken kocalığını hak yoluna sarf et. Elinde kalan
şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu
aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın
yaparım deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin,agah ol!
Nasihatımı dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun!
Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini bırak, cömertliği ele el.
Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet yüzünden düşen
kalkmamıştır. Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar olsun böyle
bir dalı elinden bırakana. Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir. Bu
dal, canı göğe çeker. Ey güzel yollu cömertlik dalı seni yukarı çeke çeke aslına
eriştirdi mi? güzellik Yusuf'un, bu alem kuyu gibidir. Bu ip de tanrı emrine
sabretmedir. Ey Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit
geçiyor. Tanrıya hamdolsun ki bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine
kattılar. Bu ipe yapış da yeni bir can alemi apaşikar, fakat görünmez bir alem
göresin. Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan
cihan da adamakıllı gizlenmede. Rüzgar esti mi toz toprak görünür, uçup
savrulur, rüzgar görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgara perde olur.
Zahiren iş işleyen, hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir;
asıl odur. Toprak, rüzgarın elinde bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve
tabiatı yüksek bil. Toprağa mensup gözün bakışı da toprağa düşer. Rüzgarı gören
göz başka bir çeşittir. Atı at bilir, at, atın eşitidir. Binicinin ahvalini de
binici bilir. Duygu gözü arttır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça at, zaten işe
yaramaz ki. Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa padişah onu
kabul etmez. Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın gözü
olmadıkça at, bir şet göremez. Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde
değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsangelmem, niye geleyim” derler.
Tanrı nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Tanrıya rağbet etmiştir.
Binici olmayan at yol gitmeyi ne bilir? Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah
lazım. Nuru, binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir.
His nururunu benzeyen, tanrı nurudur. Bu suretle Nur üstüne nur” ayetinin
manası zuhur eder. His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür.
Çünkü duygularla idrak edilen alem, çok aşağılık bir alemdir. Tanrı nuru bir
denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibi. Fakat duyguya binmiş olan meydan da
değildir, iyi eserlerinden, güzel, sözlerinden başka bir şey görünmez. Duyguya
mensup olan nur bile, kesif ve cismani olmakla beraber gözlerin karasında
gizlidir.
Sonraki Sayfaya Devam
2.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|