|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 6-
FARE İLE KURBAĞA
Tesadüf bu ya, bir fare, vefalı bir kurbağa ile su başında
tanıştılar. Her ikisi de bir buluşma zamanı tayin ettiler. Her sabah bir
bucaktan çıkıyorlar, birbirleri ile gönül tavlası, oynuyorlar, gönüllerini
vesveseden arıtıyorlardı. Bu buluşmadan ikisinin de gönlü ferahlıyor,
birbirlerine hikayeler anlatıyorlar, birini söylediğini öbürü dinliyordu. Gah
baş diliyle, gah hal diliyle sırlarını ortaya koyuyorlar. “Topluluk rahmettir”
sözünü tevil diyorlardı. O kötü mahluk, kurbağa ile eş oldu mu neşeleniyor, beş
yıllık vakaları hatırlıyordu. Sözün coşması, ulanıp gitmesi, dostluk
nişanesidir. Söz söyleyememekte ülfetsizliktendir. Gönül, dilberi gördü mü nasıl
olur da suratı ekşi bir halde kalır? Bülbül, gül görür de nasıl susar? Kızarmış
balık bile, Hızır'ın himmetiyle dirildi, denize sıçradı, orada karar kıldı.
Sevgili, sevgilisiyle beraber oturdu mu yüz binlerce sır levhini bilir.
Sevgilinin alnı Levhi mahfuzdur. Dost, onun alnından iki alemin sırrını da
apaçık görür. Dost kudümiyle adeta yol kılavuzudur. Mustafa, bunun için,
“Sahabem yıldıza benzer” demiştir. Yıldız çölde de kılavuzdur, denizde de.
Yıldıza göz dik, o kılavuzdur, yol gösterir. Gözünü onun yüzüne eş et. Onunla
bahse girişmeye kalkma, bu çeşit hareketlerle toz koparma. Çünkü o tozla yıldız,
görünmez olur. Halbuki göz, sürçen dilden elbette daha iyidir. Yalnız Tanrıdan
vahiy alan kişi söylerse o başka. Çünkü o toz koparmaz, tozu yatıştırır. Adem,
vahiy ve sevgiye mazhar olunca sözü “Allemel esma” sırrını açtı. Her şeyin adı
nasılsa öylece gönül sahifesinden diline aktı, her şeyi bildirdi. Her şeyi gönül
gözü görmüştü, onun için hepsinin hassasını ve mahiyetini apaçık söylüyordu. Her
şeye layık olan adı söyledi, puşta aslan demedi. Nuh da tam dokuz yıl doğru
yolda vaaz ette. Her gün yeni bir öğüt verdi. Laal dudakları, kalplerin
yakutuydu. Ne risale okumuştu, ne de “Kuutül kulub!” vaazlarını şerhlerden
öğrenmiyordu. Sözleri, keşifler kaynağından coşuyordu, ruh şerhiydi. Bir şarap
var. O içildi mi söz suyu dilsizden bile kaynar, köpürür. Yeni doğan çocuk fasih
söz söyler bir edip olur, Mesih gibi, ergen adamların hikmetini okur. O şaraptan
içip dudağını hoş bir hale getiren dağ. Davut peygamber gibi yüzlerce gazel
öğrenir. Bütün kuşlar, cik cik ötüşlerini bırakmışlar, padişah olan Davut'a
uymuşlar, ona dost olmuşlar, onunla ırlamaya başlamışlar. Kuş bile onu duyup
sarhoş olduktan sonra demir, onun sesini duymuş, bunda şaşılacak ne var?
Kasırga, Ad kavmini kırmış geçirmiş, fakat Süleyman'a hamal olmuş, onu sırtında
taşımıştır. Kasırga, o padişahın tahtını yüklenmiş, her sabah, her akşam bir
aylık yol götürmüştür. Hem ona hamal olmuş, hem casusluk yapmıştır. Uzakta olan
birisini sözünü duydu mu, derhal gelir, o sözü Süleyman'ın kulağına fıslardı.
“Filan kişi, şimdi böyle söyledi ey Süleyman ey sahip kıran ay” derdi. Bu sözün
sonu yoktur. Fare, bir gün kurbağaya ey akıl kandili dedi; zaman oluyor ki sana
bir sır söylemek istiyorum. Halbuki sen suyun dibinde bulunuyorsun. Su kıyısında
nara atıyorum ama suyun içindeyken aşıkların narasını duyuyorsun sen. Ey yiğit
er, ben bu muayyen buluşma vakitleri ile kanaat edemiyor, senin sohbetine
doyamıyorum. Namaz ve yol gösteren ibadet, beş vakit olarak farz edildi. Fakat
aşıklar daima namazdadır. Ve sarhoşluk o başlardaki mahmurluk, ne beş vakitle
yatışır, ne beş yüz bin vakitle. “Beni az ziyaret et” sözü aşıklara göre
değildir. doğru özlü aşıkların canı, pek susuzdur. “Beni ziyaret et “sözü,
balıklara göre değildir. çünkü onların canları, deniz olmadıkça hiçbir şeyle
ünsiyet edemez. Bu denizin suyu pek korkunçtur ama balıkların mahmurluğuna göre
bir yudumcuktur. Aşığa bir an ayrılık, bir yıl gibi gelir. Bir yıllık vuslat
bile onca bir hayalden ibarettir. Aşk susuzdur, susuzu arar. Bunlar, geceyle
gündüz gibi birbirinin ardına düşmüşlerdir. Gündüz geceye aşıktır, onsuz olamaz.
Fakat bakarsan görürüsün ki gece, ona, ondan ziyade aşıktır. Onlar,birbirlerini
aramadan bir lahza bile durmazlar. Daima, birbirlerinin ardından koşup dururlar.
Bu onun ayağına yapışmıştır. O, bunu kulağına. Bu ona
hayrandır, o, buna aşık. Sevgilinin gönlünce herkes aşıktır, herkesi aşık görür
o. Azra'nın gönlünde daima Vamık vardır. Aşığın gönlünde de sevgiliden başka
kimse yoktur. Onların aralarında ne az, ne çok fark edici bir şey olamaz, onları
birbirinden ayıracak kimse bulunamaz. Bu iki çan bir devededir. Artık buraya “Az
ziyaret et” sözü nasıl sığar? Hiç kimse,kendisine “Beni az ziyaret et” der mi?
Hiç kimse kendisine nöbetle zamanla dost olur mu? Bu birlik aklın alacağı şey
değildir. bunu anlamak, insanın ölümüne bağlıdır. Eğer bu, akılla anlaşılsaydı,
insanın nefsini öldürmesi neden vacip olurdu ki? Akıllar padişahı, bu kadar
merhametliyken nasıl olur da zaruretsiz olarak insana “Kendini öldür” der? Fare
dedi ki: Ey merhametli, sevgili dost, ben seni görmedikçe bir an bile karar
edemiyorum. Gündüzün nurum, kazancım, ışığım sensin; geceleyin kararım, neşem,
uykum sen. Beni sevindir, vakitli vakitsiz kerem eder anarsın lütfedersin. Ey
iyiliğimi isteyen, buluşmak için yirmi dört saatte bir kuşluk çağını tayin
ettin. Fakat ciğerim yanıyor, beş yüz kere susuzum, her susuzluğumda bir öküz
açlığı var adeta. Benim derdimden haberin bile yok. Mevkiinin zekatını ver de bu
yoksula bir bak. Bu biedep yoksul, buna layık değil ama senin umumi lütfun,
bundan çok üstün. Herkese lütfetmektesin. Lütfetmen için bir lüzuma hacet yok.
Güneş, pisliklere de vurur. Fakat nuruna bir ziyan gelmez. O pislik, onun
hararetiyle kurur, odun haline gelir. Bu yüzden de bir külhana girer, nurlanır,
hamamın kapısını duvarını kızdırır, parlatır. Pisken bezenir, nurlanır. Çünkü
güneş, ona öyle bir afsun okumuştur işte. Güneş yeryüzünün içini de kızdırır da
artakalan pislikleri yer. Bu pislikler, bu suretle toprağın cüzü olur, ondan
otlar biter. İşte Tanrıda kötülükleri iyiliklere böyle çevirir. Güneş en kötü
şey olan pisliğe bunu yaparsa yeşilliklere, güllere, nergislere neler yapmaz?
Bir düşün, Tanrı da ibadet güllerine karşılık ne vefada bulunur, ne mükafatlar
verir, ne ihsanlar eder. Kötülüklere böyle elbiseler verirse temizlere neler
bağışlar? Tanrı onlara gözlerin görmediği şeyler verir. Dile, lügata sığmaz
lütuflar eder. Biz kimiz ki bu derece lütfu hak edelim? Gel sevgili, güzel
huyunla benim günümü de aydınlat. Çirkinliğime, kötülüğüme bakma. Dağdaki yılan
gibi zehirlerle doluyum ben. Ben çirkinim, huylarım da tamamı ile çirkin. Beni
diken olarak dikti, artık ben nasıl gül olabilirim? Dikene güldeki güzelliğin
ilk baharını ver. Bu yılana tavus güzelliğini sen ihsan et. Çirkinliğin son
derecesine varmışım ben. Fakat senin lütfun da ihsan etmede son dercedir. Bu
kötülüğün çirkinliğin son derecesine varmış olan kulun hacetini, son derecede
olan lutfunla reva et ey usul boylu selvilerin bile haset ettikleri güzel! Ben
ölürsem yine senin lütfun, bana gözyaşı döker, kerem sahibisin, buna ihtiyacın
yoktur ama yine sen ağlarsın bana. Mezarımın başında çok oturursun. O güzel
gözlerinden çok yaşlar akar. Mahrumiyetime ağlar, mazlumluğuma gözlerini yumup
yaş dökersin sen. İyisi mi o lütufların birazcığını şimdi yap. O sözleri, şimdi
benim kulağıma küpe et. Toprağıma söyleyeceğin sözleri şu gamla kulağıma saç,
şimdi söyle bana. Gümüş paralar veren bir ihsan sahibi, sofinin birine dedi ki:
Ey ayaklarının altına canımı döşediğim zat. Ey padişahım! Bugün sana bir kuruş
mu vereyim, yoksa yarın kuşluk çağında üç kuruş mu? Hangisini istersin? Sofi
dedi ki: Bugünkü de vaat, yarınki de. Dün yarım kuruş verseydin bugün elimde
olsaydı. Buna, bugünkü vereceğin bir kuruştan da daha ziyade sevinirdim, yarın
vereceğin yüz kuruştan da. Peşin sille, veresiye keremden hayırlıdır. İşte kafam
önünde, başımı eğiyorum, vur, tek peşin olsun! Hele sille, senden geldikten
sonra hiç gam yemem. Baş da o elin sarhoşudur, sille de. Ey canımın canı, ey
yüzlerce cihan değer dost, aklını başına devşir, bu peşin şeyi ganimet say. Ay
gibi yüzünü gece yolcularından gizleme. Ey akar su, bu arktan baş çekme. Hep
buradan da ak da ırmak kıyısı bu akar suyla gülsün, kenarlarında yaseminler boy
atsın. Uzaktan ırmak kıyısında sarhoş yeşillikler gördün mü bil ki orada su
vardır. Tanrı “Gönüllerindeki yüzlerinden anlaşılır” dedi. Yeşillikte yağmuru
suyu anlatır. Yağmur gece yağarsa kimse görmez. Çünkü herkes uykuya dalmıştır.
Ama her güzel gül bahçesi gizli bir yağmura delalet eder.
Kardeşim ben toprak hayvanlarındanım, sen su hayvanlarından.
Fakat rahmet ve ihsan padişahısın. Öyle lütfet, öyle bir ihsan da bulun ki arada
bir huzuruna gelebileyim. Irmak kıyısında seni canla başla çağırıyorum ama sen
merhamet edip cevap vermiyorsun. Suya dalmama imkan yok. Çünkü terkibim
topraktan meydana gelmiş. Ya bir elçi gönder, yahut kerem et, bir nişana ver de
benim sesimi sana ulaştırsın. Bu iş için o iki dost konuşup görüştüler. Nihayet
şuna karar verdiler: Bir uzun ip bulacaklardı. Bu ipin çekişi, onların sırrını
birbirine duyuracaktı. Fare, ipin bir ucunu sana karşı iki büklüm olan bu kulun
ayağına bağlarız, öbür ucunu da senin ayağına. Bu suretle ikimiz, birbirimize
ulanmış, bağlanmış oluruz; bir bedendeki can gibi birbirimize karışırız dedi.
Beden de canın ayağında bir ipe benzer, onu gökyüzünden yere çeker durur. Can
kurbağası, kendinden geçme suyuna hoş bir surette dalmışken, beden faresinden
güzelce kurtulmuşken. Beden faresi o iple yine onu çeker. Can, bu çekişten ne
acılar tadar! Beyni kokmuş farenin çekişi olmasaydı kurbağa, suyun içinde
rahatça yaşardı. Bunun ötesini, gündüz olup da ecel uykusundan uyanınca güneşe
nurlar bağışlayandan duyarsın. İpliğin bir ucunu benim ayağıma bağla, öbür ucunu
kendi ayağına düğümle de bu kupkuru yerde iktiza edince ipi çekebileyim, sen de
bu vesileyle benim derdimi anlayasın dedi. Bu söz kurbağanın gönlüne acı geldi.
Bu pis beni bağlıyor galiba dedi. İyi adamın gönlüne kötü bir düşünce geldi mi
bu boş değildir, bir aslı vardır bunun. O anlayışı vehim sayma, Tanrı anlayışı
bil. Gönüldeki nur, onu külli levihten okumuş, anlamıştır. Biliyorsun ya,
filcinin o kadar çalışmasına, korkunç bir surette bağırıp çağırmasına rağmen
fil, Tanrı evine gitmemişti. Ayağı, o kadar köteğe rağmen az çok, Kabe tarafına
gitmiyordu vesselam. Sanki ayakları kurumuştu, yahut da o saldıran canı,
bedeninden çıkmıştı dersin. Fakat başını Yemen tarafına döndürdüler mi o erkek
fil yüz at süratinde koşmaktaydı. Filin duygusu, gayb zahmını anlamıştı. Bu
böyle olunca artık kendisine Tanrıdan ilham gelen velinin duygusu nasıl olur? O
güzel huylu Yakup peygamber d, kardeşleri, Yusuf için babalarından izin alıp onu
birazcık sahraya gezmeye götürmek istedikleri zaman bir şeyler sezinlemişti.
Hepsi de ona, Yusuf'a bir zarar gelir diye düşünme. Bir iki günceğiz müsaade et
baba. Neden bize emniyet etmiyor, neden Yusuf'unu bizimle gezmeye, eğlenmeye
göndermiyorsun? Yeşilliklerde beraber gezip tozalım. Biz, onu çağırıyoruz ama
emniyet ve ihsan sahibi kişileriz dediler. Yakup, şu kadar biliyorum ki onu
benim yanımdan alıp götürmenizden gönlümde bir dert, bir elem peydahlanıyor.
Gönlüm, asla yalan söylemez. Çünkü o arş nurundan nurlanmıştır dedi. Yakup'un şu
gönlünün burkulması yok mu işte o, bu işte bir kötülük olduğuna kati bir
delildi. Fakat kaza ve kaderden kaçmasına imkan yoktu. Kaza ve kader hükmünü
işleyecekti. Onun için Yakup da bu kadar nişaneler gördüğü halde yine de Yusuf'u
gönderdi. Körün, kuyuya düşmesine şaşılmaz, fakat yolu gören de düşer, buna
şaşılır işte. Bu kaza ve kaderin çeşit çeşit işleri vardır. Adamın gözünü, Tanrı
nasıl dilerse öyle bağlar. Gönül hilesini hem bilir, hem bilmez. Mührünü vurmak
için demiri bile yumuşatır, muma döndürür. Gönül derdi ki: Mademki Tanrı taktiri
böyle, bunu istiyor, ha olsun, ne yapalım? Kendisini bundan gafil tutmaktaydı.
Can da, onun ipiyle bağlanmış kalmıştı. O yüce kişi, taktir yüzünden mat olursa
bu, alt olma değildir, Tanrı kazasına uğramadır. Bir musibet, onu yüzlerce
musibetten kurtarır. Bir iniş onu yüceliklere çıkarır. Hani ham bir şuh bir şen
adam gibi. Gece içtiği şarap, onu sarhoş etti, yüz binlerce ham kişinin
sarhoşluğundan kurtardı. Nihayet o da pişti, usta oldu, cihanın esirliğinden
kurtuldu, hürriyete kavuştu. Zevali olmayan Tanrı şarabı içti, sarhoş oldu.
Kendisine her şeyi, herkesi anlayacak bir kabiliyet geldi, halktan kurtuldu.
Onların gevşek ve taklitçi inanışlarından, görmez gözlerinin gördüğü hayalden
halas oldu. Şaşılacak şey! Onların anlayışı, bu nişanesiz denizin met ve cezrine
ne yapabilecek ki? Bu yapılmış, düzülmüş mamureler, o çölden geldi. Saltanat,
padişahlık, vezirlik, oradan verildi. Yokluk çölünden bu görünen aleme
iştiyaklarla bölük bölük varlıklar gelip durmada. Bu çölden her akşam, her sabah
kervan üstüne kervan geliyor. Geliyor, biz geldik, nöbet bizim, siz gidin diye
yerimizi yurdumuzu alıyor. Oğul, akıl gözünü açtı mı baba, hemencecik yükünü
kağnıya koyuyor. Padişahım biz kimiz ki devlete, kutluluğa layık olalım? Sen
gel, talihimi devlete döndür. O alemden buraya bir ana yol var. Oradan buraya
geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar.
Sonraki Sayfaya Devam
6.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|