|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 6-
HASAN-I HARKANİYE AİT
HİKAYE
Bir derviş, Ebül-Huseyn-i Harkan'ın şöhretini duyup Talkan
şehrinden yola çıkmıştı. Dağlar aştı, uzun ovalar geçti, şeyhi görmek için özü
doğru olarak, Tanrıya yalvarıp yakararak bunca yol aldı. Yolda gördüğü cefalar,
çektiği eziyetler, anlatılmaya değer ama ben kısa kesiyorum. O genç, yolu
bitirip maksadına ulaştı. O padişahın evini sordu. Öğrenip kapısına geldi,
yüzlerce saygıyla kapı halkasını vurdu. Şeyhin karısı, kapıdan başını çıkardı.
Ey kerem sahibi, ne istiyorsun? Dedi. Derviş, ziyaret için geldim deyince. Kadın
kahkahayla gülüp dedi ki: Sakalına bak yahu. Hele şu yolculuğa, şu uğradığın
derde bak. Yerinde, yurdunda işin yok muydu da beyhude yere yollara düştün? Bir
ahmağı görmek hevesine mi düştün, yoksa yurdundan mı usandın? Yahut da şeytan
sana bir boyunduruk urdu, vesveseler verdi, sana bu yolculuk kapısını açtı.
Birçok kötü sözler söyledi, küfürlerde bulundu, dırıldandı durdu. Onların
hepsini söyleyemem ben. Kadının sayısız gülümsemesinden, hikayeler söylemesinden
derviş, pek dertlendi, dertlere uğradı. Dervişin gözlerinden yaşlar aktı, dedi
ki: Bütün bunlarla beraber o adı tatlı padişah nerede? Söyle bana. Kadın dedi
ki: O bomboş riyakar bir hilebazdır. Ahmaklara tuzaktır. Yol azıtanlara
kementlik eder. Senin gibi sakalını değirmende ağartan yüz binlerce kişi
azgınlıktan ona düşmüştür. Onu görmez, esenlikle yerine yurduna dönersen senin
için daha hayırlıdır. Onu görüp de azmazsın hiç olmazsa. Onun işi gücü laftır,
kase yalayıcı, hazır sofraya oturucu bir heriftir. Fakat davulunun sesi, etrafa
yayılmış nasılsa. Bu kavim İsrail oğullarına benzer, öküze taparlar. Böyle bir
öküze el vurup adarlar işte. Bu hazır sofraya oturan adama kapılan, geceleyin
bir leştir, gündüzün işsiz güçsüz bir adam. Bunlar yüzlerce bilgiyi, yüceliği
bırakmışlardır da bir hileye, bir riyaya kapılmışlardır. İşte hal bu. Nerede
Musa'nın soyu? Gelse de şu öküze tapanların kanlarını dökse. Yazık! Şeriatı,
Tanrıdan ürküp sakınmayı ardına atmış. Nerede Ömer? Gelse de şiddetle doğruluğu
emretse. Bunlar her kötü şeyi mübah biliyorlar. Bu ibahilik bunlardan yayıldı,
fesatçı kalleşe de ruhsat oldu adeta. Nerede Peygamberle sahabesinin yolu.
Nerede namaz, nerede tesbih, nerede onların edepleri. Genç, yeter diye bağırdı,
apaydın günde bekçinin ne lüzumu var? Erlerin nuru doğuyu da tuttu batıyı da.
Gökler bile hayrette kalıp secde ettiler. Tantı güneşi Hamel burcundan doğdu da
bu güneş utancından perde arkasına girdi. Senin gibi bir şeytanın saçmaları,
nereden beni bu kapının tokmağından döndürecek? Ben bulut gibi yele kapılıp
gelmedim ki beni bu kapıdan bir tozla çevirebilesin. Öküz bile o kerem kıblesi
olunca nur kesilir, fakat o nur olmadı mı kıble, küfürdür, puttur. Heva ve
hevesten gelen, ibahilik sapıklıktır, azgınlıktır, fakat Tanrıdan gelen,
ibahilik yüceliktir. O hesaba sığmaz nurun doğup parladığı yerde küfür iman
kesildi,şeytan Müslüman oldu. O, yücelik mazharıdır, Tanrı sevgilisidir. Bütün
ileri meleklerden öndülü kapmıştır. Melekten Adem'e seçde etmeleri ondan ileri
olmalarındandır. Deri daima içe secde eder. A kocakarı, sen Tanrı mumunu
üflüyorsun ama hem sen yanıyorsun, hem başın, ey ağzı kokmuş. Bir köpeğin
ağzından deniz pislenir mi? Güneş üflemekle söner mi? Eğer görünüşe göre hüküm
veriyorsan bu aydınlıktan daha aydın, daha görünür ne var? Söyle. Zahirden
olanların hepsi, bu zuhurun karşısında noksanın, kusurun en ilerisidir. Kim
Tanrı mumunu üflerse o mum sönmez, üfleyenin ağzı yanar. Senin gibi bir çok
yarasalar rüya görürler ama bu alem, güneşten yetim kalır mı? Ruh denizlerinde
öyle kuvvetli dalgalar olur ki Nuh tufanından yüzlerce defa üstündür. Fakat
Kenan'ın gözünde kıl bitmiştir de o yüzden Nuh'u da bırakmıştır, gemiyi de. Dağa
tırmanmaya kalkışmıştır. Fakat derhal yarım bir dalga, dağı da aşağılıkların
dibine atmıştır, Kenan'ı da. Ay, nurunu saçar köpek havlar durur. Hiç köpek ayı
kendisine ortak edebilir mi? Ay ışığı ile geceleyin yol alanlar, köpek havlaması
ile yollarından kalırlar mı? Cüzü, külle doğru ok gibi gider. Kokuşuk
kocakarının ardına düşer mi hiç? Şeriatın canı da ariftir, takvanın canı da.
Marifet, geçmiş zamanlardaki zahitliğin mahsulüdür. Zahitlik, ekmeye
çalışmaktır. Marifet de o ekilenin bitmesidir.
Şu halde çalışmak ve inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin canı
da biten mahsuldür ve onu devşirmektir. Doğruluğu emretmek de odur, doğruluk da
o. Bu günümüzün de padişahıdır, yarınımızın da. Deri, daima latif içe kuldur.
Şeyh “Ben Tanrıyım” dedi ama ileri gitti, bütün körlerin boğazını sıktı. Kulun
varlığı Tanrı varlığında yok olunca ne kalır? Bir düşün a çıfıt. Gözün varsa aç
da bak. Lâ dedikten sonra artık ne kalır? O göğe aya tüküren dudağın, boğazın,
ağzın kesilseydi keşke. Şüphe yok ki o tükürük, göğe çıkmaz, döner, senin
suratına gelir. “Ebuleheb'in ruhuna kıyamete kadar “Elleri kurusun” bedduası
geldiği gibi o tükürük de kıyamete kadar Tanrıdan, senin sıratından gelir.
Davulu var, bayrağı var, ülkesi var. Böyle bir padişaha hazır sofraya oturur
diyen köpektir. Gökler onu ayına kuldur. Doğu da ondan ekmek dilemektir, batı
da. Fermanında “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” hadisi yazılı olan zat, bir
zattır ki herkes, onun nimetlerine, onun rızk taksimine muhtaçtır. O olmasaydı
gökyüzü olmazdı, dönmezdi, nurlanmazdı, meleklere yurt kesilmezdi. O olmasaydı
denizler olmaz, denizlerdeki heybet vücut bulmaz, balıklar ve padişahlara layık
inciler meydana gelmezdi. O olmasaydı yeryüzü olmaz, yeryüzünün içinde
defineler, dışında yaseminler yaratılmazdı. Rızklarda onun rızkını yemektedir.
Meyveler de onun yağmuruna karşı dudakları kupkuru bir haldedir. Kendine gel de,
bu işteki düğüm, tersine düğümlenmiştir. Sana sadaka verene sen sadaka ver. Ey
yoksul zengine zekat ver. Bütün altınlar bütün ipekli kumaşlar, yokluktadır
yoksuldadır. Senin gibi bir kötü, o makbul ruha eş olmuş, Nuh'un nikahındaki
katil gibi adeta. Bu yurda mensup olmasaydın şimdi seni paramparça ederdim. O
Nuh'u senden halâs ederdim, ben de kısasa uğrar, şeyhin yolunda ölmek şerefiyle
yücelirdim. Fakat zamanın padişahlar padişahının evinde bu çeşit küstahlıkta
bulunamam. Yürü, dua et ki bu yurdun köpeğisin. Yoksa şimdi yapacağımı yapardım
sana. Ondan sonra derviş herkese sormakta, şeyhi her tarafta araştırmaktaydı.
Birisi dedi ki: O kutup, odun getirmek üzere ormana gitti. O Zülfikar düşünceli
ve ateşli derviş şeyhin havasına uyup ormanın yolunu tuttu. Şeytan, aklına ayı
tozla örten bir gizli vesvese vermekteydi. Bu din şeyhi neden böyle bir kadını
evinde tutuyor, onunla düşüp kalkıyor? Zıt, nasıl olur da zıddıyla beraber
bulunur? Halkın imamı olan bir zat nerede, maymun nerede? Diyordu. Sonra yine
ateş gibi dönüyor, Lâ havle okuyor, ona itirazım küfürdür, kindir diyordu. Ben
kim oluyorum ki Tanrının işlerine karışıyorum? Nefsimden neden böyle şüpheler,
kınamalar geliyor? Derken nefsi yine saldırıyor, bu yüzden gönlünden kuyumcular
potasından çıkar gibi duman tütüyordu. Şeytanla, diyordu, Cebrail'in ne
münasebeti var ki onunla konuşsun, düşüp kalksın, beraber yatsın uyusun. Azer,
nasıl olur da Hilal'le geçinebilir? Yol kesen nasıl olur da kılavuzla beraber
bulunur? O bu düşüncedeyken ünlü şeyh, bir aslana binmiş, çıkageldi. Kükremiş
aslan odunu çekmekteydi. O kutlu zat da odunlarının üstüne binmişti. Kamçısı bir
yılandı. Yücelikle yılanı bir kamçı gibi eline almıştı. İyice bil ki, her şeyh,
sarhoş aslanın üstüne biner. O görünür, bu görünmez ama can gözünden gizli
değildir. onların altında yüz binlerce aslan vardır, odun çeker durur. Gayp
gözü, onu görür. Fakat adam olmayan da görsün diye Tanrı, onları bir bir baş
gözüne de gösterir. O padişah, dervişi uzaktan görüp güldü. Sakın dedi, aldanma,
şeytanı dinleme. O ulu şeyh, gönlünün nuru ile dervişin içinden geçeni bildi. O
nur, ne güzel bir delildir. O hünerli zat, dervişin yola düşmesinden o ana kadar
aklından geçenleri bir bir söyledi. Ondan sonra o güzel güzel çileyip şakıyan
zat, kadını kınamsı hususunda da ağzını açıp, dedi ki: O tahammül nefis
havasında değildir. bu zan senin nefsinin havasıdır, orada durma. Ben sabredip
bu kadının yükünü çekmeseydim aslan, benim yükümü çeker miydi hiç? Ben Tanrı
yükünün altında kendinden geçmiş sarhoş ve köpürmüş bir deveyim. Onun buyruğunda
yarı ham bile değilim ki halkın kınaması, yermesini düşüneyim. Bizim geri
kalanımızda onun buyruğudur, ileri gidenimizde. Canımız yüz üstü koşarak onu
aramadadır. Bizim tekliğimiz, çiftliğimiz, hava ve hevesten değildir. canımız,
mühre gibi Tanrı elindedir.
O ahmağın nazını da çekeriz, onun gibi yüzlercesinin nazını
da. Bu, renk aşkından, koku sevdasından değildir. bu kaza ve kader, bizim
dersimizin talebeleridir. Artık savaşımızın debdebesi nereye varır, bir düşün.
Nereye mi varır? Yere bir yol olmayan bir yere. Işığı, gözleri alan Tanrı ayına
ancak. O nur, bütün vehimlerden ve tasavvurlardan uzak olan nurun nurunun
nurunun nurudur! Dedikoduyu senin için aşağılattım. İbret al da kötü huylu
arkadaşla arkadaş ol, uzlaş. “Sabır, sıkıntının anahtarıdır” sırrına ermek için
gülerek hoşlanarak onun derdini çek. Bu aşağılık kişilerin aşağılığını çekersen
sünnetlerin nuruna ulaşırsın. Peygamberler aşağılık adamların zahmetlerini çok
çektiler. Bu çeşit yılanlardan nice ıstıraplara uğradılar. Yargılayan Tanrının
muradı, hükmü, ta ezelden tecelli ve zuhur etmekti. Zıddı olmadıkça bir şey
görünemez. O misli olmayan padişahın zıddı yoktur. “Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım” ayetindeki hikmet Bunun için padişahlığına ayna olmak üzere bir
gönül sahibini halife edindi. Ona hadsiz, hesapsız arılığını ihsan etti, ondan
sonra karanlıklardan da ona bir zıt verdi. Ak ve kara iki bayrak dikti. Birisi
Adem'di bunların öbürü yol kesen İblis. O iki büyük ordu arasında savaşlar oldu,
geldi geçti. İkinci devre Habil geldi, onun pak nurunun zıddı Kaabil oldu.
Adalet ve zulümden ibaret olan bu iki bayrak, böylece devir devir, Nemrud'a
kadar geldi dayandı. O İbrahim'in zıddı ve düşmanı oldu. O iki ordu birbirine
kin güttü, savaştı durdu. Savaşın uzamasından hoşlanmayınca ikisinin arasını
ateş ayırdı. O iki taifenin müşkülü halledilsin diye ateşi, azabı hakem yaptı.
Devir, devir zaman, zaman bu iki fırka, Firavunla esirgeyici Musa'nın zamanına
kadar yıllarca savaştı. Savaş bitmedi tükenmedi. Bu iş, haddi aşıp usanç verince
de Tanrı, denizi hakem yaptı; bakalım hangisi öndülü alacak dedi. Mustafa'nın
devrine, onun zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil'le o cefa
askerinin başbuğuyla savaştı. Tanrı, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkar
tuttu, onların canlarını alıverdi. Ad kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir
hizmetkarı tuttu, yeli kullandı. Karun'un halini de bildi, onu defetmek için de
yeryüzünü kullandı. Yer, halim olmakla beraber ona kinlendi, onu yuttu. Yerin
halimliği adeta kahroldu da Karun'u da dibine kadar sömürdü, hazinesini de. Bu
bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı ekmek, bir zırhtır. Öyle olduğu
halde Tanrı, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu o ekmek boğaz illeti gibi
kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür. Seni soğuktan koruyan şu
elbiseye Tanrı, zemheri mizacını verir. Bu güzelim cüppe buz gibi soğuk olur,
kar gibi ziyan verir. Kürkten de kaçarsın, ipekli elbisenden de. Ondan kaçar
zemheriye sığınırsın. Sen iki dağ tepesi değilsin,bir dağ tepesisin, yalın kat
bir adamsın sen. Zelle azabından gafilsin. Şehre, köye Tanrı emri geldi: Eve
duvara, onlara gölge verme, yağmura, güneşe mani olma dendi. Bu suretle o ümmet
peygamberlerinin yanına koştular. Ey ulu kişi dediler, çoğumuz öldük. Artık
arkasını tefsirden oku. O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı. Aklın varsa bu
nükte sana yeter. Gözün var ama anlayışın yok. Adeta donmuş bir kaynak, bir et
parçası. Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Tanrı, ey kul,
anlayışlı bir surette bak demektedir. Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor,
fakat ey demir, hiç olmazsa Davut'un yanında dön dolaş. Bedenin ölmüş,
İsrafil'in yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git. Hayallerden öyle
libaslara büründün ki neredeyse kötü zanlı sofestailere karışacaksın.
Sofestai'de zaten akıl yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum
kaldı. Kendine gel, şimdi söz çiğnemek devri. Söylersen halka rezil rüsva
olursun. İm'an ne demektir? Kaynaktan su akıtmak. Bedenden can gitti mi o cana
“giden revan” derler. Canı beden bağından çözüp kurtararak çayırlığa, çimenliğe
salıveren hakim. Hayatla ruhu ayırt etmek için ona bu iki lakabı taktı. Bunu
fark edenin canına aferin. Bu suretle de Tanrı fermanına uyan, dilerse gülü
diken, dikeni gül yapan kişideki ruhu anlattı.
İnananlar, o zararlı yelin elinden kaçmışlar, hepsi bir daire
içine sığınmışlardı. Yel, adeta tufandı, onun lütfu da gemi. Onun bu çeşit nice
gemileri var, nice tufanları. Tanrı, bir padişahı gemi yapar. Hırsı ile
kendisini saflara vurur. Maksadı halkın emin olması değildir, ülke zapt
etmektir. Değirmen beygiri koşar, döner durur. Maksadı da dayak yemeden
kurtulmaktadır. Su çekmekten yahut susamdan şırlagan yağı çıkarmaktan haberi
bile yoktur. Öküz, arabayı çekmek eşyayı götürmek için değil, dayak korkusundan
yürür, yeler. Fakat Tanrı, ona öyle bir acı korkusu vermiştir de o yüzden işler
de görülür gider. Her kazanç sahibi de bunun gibi alemi ıslah için değil,
kendisi için çalışır. Her biri derdine bir melhem arar. Derken bir alem de bu
yüzden düzene girer. Tanrı korkuyu bu aleme direk yapmıştır. Herkes can korkusu
ile bir işe sarılmıştır. Tanrıya hamd olsun ki böyle bir korkuyu mimar etmiş,
onunla yer yüzünü düzene koymuştur. Bunların hepside iyiden, kötüden korkarlar.
Fakat hiçbir kimse yoktur ki kendi kendisinden korksun. Şu halde hakikatte
herkese hakim olan birsidir ve o, duygularla duyulmaz ama çok yakındır insana.
O, bir gizli yerde duyulur ama bu evin duyguları ile duyulmaz. Tanrının
anlaşılacağı, duyulacağı duygu değildir, o duygu, başka bir duygudur. Hayvan
duygusu, o suretleri görseydi öküzle eşek de vaktin Beyazıd'ı olurdu. Bedeni,
ruha mazhar eden, gemiyi Nuh'a burak yapan, dilerse ey nur arayan, gemiyi
değiştirir, tufan haline getirir. Ey yoksul, her an sana bir tufandır, bir
gemidir. Seni gama neşeye ulaştırır durur. Gemiyle denizi görmüyorsan bütün
cüzilerindeki şu titreyişi, şu kaynaşmayı gör. Gözler, korkunun aslını
görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan. Sarhoş bir herif, körün
birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti. Çünkü o sırada
deve sesini duymuştur. Körün aynası kulaktır, göz değil. Derken yine hayır, bu
bir taş olacak. Belki şu çınlayıp duran kubbeden geldi der. Bu da değil, o da
değil, öbürü de değil. Bunları o korkuyu yaratan gösterir. Korku ve titreyiş,
mutlaka başkasındandır. Hiçbir kimse kendisinden korkar mı? O filozofcuk,
korkuya vehim der. O, bu dersi eğri anlamıştır. Hakikati olmayan vehim olur mu
hiç? Hiç gönül doğru olmayan bir yere akar mı? Yalancı, doğru olmasa bir yalan
kıvırabilir mi? İki alemde de bir yalan doğrudan meydana gelir. Doğrunun
revacına, parlaklığına bakar da yalancı o ümitle yalan söyler. Ey yalancı, bu
yalanın da doğru yüzünden geçmede. Nimete şükret de doğruyu inkar etme.
Filozofluk taslayandan mı söyleyeyim, onun sevdasından mı bahsedeyim? Yoksa
Tanrının gemilerini denizlerini mi anlatayım? Hadi onun gemilerinden bahsedeyim.
Çünkü o bahis, gönle öğüt verir. Külden bahsedeyim. Çünkü cüz, küllün içindedir.
Her vesileyi Nuh ve kaptan bil, bu halkın sohbetini de tufan say. Aslandan ve
erkek ejderhadan az kaç da aşinalarından, akrabalarından daha fazla sakın. Onlar
seninle buluşup ömrünü ziyan ederler. Onları anma, gayb aleminden elde ettiğin
mahsulü bitirir. Susuz eşek gibi her birinin hayali, beden kabından düşünce
şerbetini emer, sömürür. O kovucuların hayali, abıhayattan elde ettiğin çiğ
tanesini emiverir. Daldan suyun çekilmesine alamet, o dalın kupkuru kalması,
oynamamasıdır. Her uzuv taze dala benzer. Ne yana çekersen eğilir. Dilersen
ondan sepet, hatta çember bile yaparsın. Fakat suyu çekildi mi, kökünden su
almaz oldu, kurudu mu dilediğin gibi bükülmez. Kuran'dan “Namaza kalksalar da
üşenerek kalkarlar” ayetini okusana. Dal kökünden meme emmiyor ki. Bu alamet,
taş gibidir. Kısa keseyim de yoksulu, definesini onun hallerini söyleyeyim. Her
fidanı yakan ateşi gördün ya. Hayali yakan can ateşini de seyret. Candan böyle
bir ateş yalımlandı mı ne hayale aman vardır ne hakikate. O, her aslanın, her
tilkinin düşmanıdır. “her şey helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Onun
hakikatine var, varlığından vazgeç. “Bismi” deki elif gibi kelimede kaybol. O
elif, Bismi'de gizlenmiştir. O, hem Bismi'de vardır, hem yoktur. Böyle ulanmak
için hazfedildi mi kelimede yok olur. O, ulanma içindir, be harfiyle sin harfi,
onunla birbirine ulanmıştır. Fakat be harfiyle sin harfinin ulanması, elifin
bulanmasına razı olmaz.
Sonraki Sayfaya Devam
6.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|