|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 1-
KADININ FENDİ 2
Bir Muhlis'in (Çelebi Hüsameddin'in) gönlü, o karı ve koca
hikayesinin neticesini istemekte. Karıkoca hikayesi, bir masaldan ibaret. Fakat
onu nefsinle aklının misali bil. Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de
mutlaka lazımdır, kötü kişiye de. Bu ikisi, toprak yurtta esir ve mahpusturlar.
Gece gündüz savaşta macera içinde. Kadın durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin
şerefini, yani eve lazım olan ekmeği, yüceliği, hürmeti diler durur. Nefis,
kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gah toprağa döşenir, tevazu gösterir;
gah ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur.
Fikrinde Tanrı gamından başka bir şey yoktur. Hikayenin içyüzü, bu tane ve
tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış yüzünün tamamını
dinle. Eğer yalnız manaya ait anlatış kifayet etseydi alem halkı, tamamı ile
işten güçten kalır, alemin nizamı bozulur giderdi. Sevgi düşünce ve manadan
ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmaz, yok olurdu.
Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait
şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere
şahadet eder. Çünkü, ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir.
Şahidin de bazen doğrucu, bazen yalancı olur. Sarhoş bazen şaraptan olur, bazen
da ayrandan! Ayran içen de kendisini sarhoş gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş
görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu sansınlar diye oruçlu görünür,
namaz kılar. Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde
gizli olan şeye alamettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o
eğri, yalancı alameti,doğrusundan ayırt edelim. Hiç, bu temyize nasıl malik
olur? Tanrı nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi elde eder. Eser olmasa
bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi...Akrabalık sevgiyi bildirir.
Fakat imam ve muktedası Tanrı nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne sebeplere.
Sevgi gönülde şulelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur.
Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kainata
yaymıştır. Bu sözün tamamlanması için hayli tafsilat var ama sen ara. Gerçi
mana, bu suretten zahir olmaktadır ama bir cihetten manaya yakındır, bir
bakımdan manaya uzak! Delalet hususunda mana ile suret, su ile ağaç gibidir.
Mahiyetlerine bakarsan birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar. Sen mahiyetleri de
bırak, hususları da. O iki rızık arayan karıkocanın ahvalini anlat. Arap dedi
ki: Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin. Kılıcı kından çek, emret. Ne dersen ben
sana tabiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü... ona bakmam. Senin uğruna feda
olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar. Kadın Sahiden
beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun? dedi. Erkek
dedi ki: Gizli sırları bilen ve Adem Safi'yi yaratan Tanrı hakkı için (Seni
seviyorum.) Tanrı, Adem'e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne
varsa hepsini gösterdi. Tanrı, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa,
önceden ve Allemelesma sından ders verdi, öğretti. Bu suretle melekler, onun
ders vermesine hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir
mukaddesliğe eriştiler. Adem'in yüzünden nail oldukları fütühata, göklerde bile
erişememişlerdir. Adem'in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile
dardı. Peygamber Tanrı; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam.
Bunu, ey aziz, yakinen bil. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine
sığarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara buyurdu dedi. Tanrı dedi ki: Ey
haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni
görme cennetine erişesin. Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber Adem'
görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat manaya karşı
suret nedir ki? Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz
vardı. Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk.
Yere olan bu meylimize, bu alakamıza da şaşmaktaydık. Gökten
yaratıldığımız halde yeryüzüne bu alakamız nedir? Biz nurlarız, karanlıklarla
ülfetimiz neden? Nur zulmetlerle yaşayabilir mi? Ey Adem! O ülfet, senin
kokundanmış. Çünkü cisminin nesci yeryüzü. Topraktan olan cismini yeryüzünde
dokudular; pak nurunu burada buldular. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet,
bundan önce cisminin yoğrulduğu topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden
gafildik, orada gömülü olan defineden haberimiz yoktu. Tanrı da bize oradan
göklere sefer etmeyi emredince, bu yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Tanrıya
deliller getirerek Ey Tanrı! Bizim yerimize kim gelecek? Bu tesbih ve tehlinin
nurunu, dedikoduya satıyorsun dedik. Tanrı hükmü, bize rahmet yaygısını
döşedi:Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlatların babalarına söyledikleri gibi
ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler, yaraşmasa bile rahmetim,
gazabımdan artıktır. Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler
salmaktayım; Sen söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de
benim hilmimi inkar eden ağız açamasın. Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce
baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp mahvolur. O babaların, o anaların hilmi,
şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider gelir ama
deniz bakidir dedi. Hayır, ne dedim? O inciye karşı bu sedef, köpük değil,
köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o saf deniz hakkı için bu söz bir
sınama, bir laf değil. Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri
gelmiştir. Huzuruna varacağım Tanrı hakkı için. Bu hevesim, sence sınamadan
ibaretse bu sınamamı sına. Sırrını saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden
geleni; gücümün yettiğini buyur! Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki
de ortaya çıksın bu suretle ne yapabileceksem kabul edeyim. Fakat nasıl edeyim;
elimde ne çare var? Bir bak hele, canım ne işe yarar ki? Kadın dedi ki:Bir güneş
doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır. O tanrı vekili, Tanrı halifesidir.
Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir. O padişaha ulaşabilirsen padişah
olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın? İkbal
sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede?
Ahmed'in gözü Ebubekir'e o bir tasdik yüzünden sıddık olmuştur. Kocası, Ben
padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim?
Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi?
Mecnun gibi ki, birisinden Leyla'nın bir parça hastalandığını duydu. Eyvah,
dedi; bahanesiz nasıl gideyim? Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim?
Keşke hazık bir hekim olaydım...O vakit Leyla'ya koşa, koşa giderdim. Tanrı,
bize Ya Muhammed, gelin de buyurdu da bu davet, utanmamızın giderilmesine sebep
oldu. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün uçup gezerler,
dönüp dolaşırlardı dedi. Kadın cevap verdi: Kerem sahibi padişah meydana girer,
kendisini gösterirse aletsizlik, aletin ta kendisi, vesileden mahrum oluş,
vesilenin aynı olur. Çünkü alet, vesile; davaya düşmektir, varlık alametidir.
Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır."
Arap Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde
edeyim? Müflisliğime de bir delil gerek ki padişah halime acısın. Sen, bana
dedikodudan ve hileden başka bir şahit göster de o şen padişah merhamete gelsin.
Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan bu şahitlik o hakimler hakiminin
yanında mecruhtur. Müflisin şahidi doğruluk olmalı ki nuru, söylemeden
parıldasın (halini arzetmeden hali anlaşılan) dedi. Kadın dedi ki: Doğruluk
varlığından tamamı ile çıkıp arınarak, isteğini terk etmendir. Testimizde yağmur
suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret. Bu su testisini al, git;
padişahlar padişahın huzuruna var, armağan götür. De ki: Bizim bundan başka
hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur. Padişahın
hazinesi ağır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur. O
testi nedir? Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu
var. Ey Tanrı! Tanrı, cennet karşılığına iman edenlerin canlarını, mallarını
satın aldı ayetindeki fazıl ve kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul
et! Bu beş duygudan meydana gelme beş lüleli testideki suyu her türlü murdar
şeylerden, her çeşit pisliklerden temiz tut. Bu suretle şu testinin denize bir
menfezi olsunda testim deniz huyuyla huylansın. Armağanı padişaha tertemiz
götürünce onu görür, anlamak ister. Ondan sonra da artık testinin suyu
nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya dolar. Lüleleri
kapa, testiyi de küpten doldur. Tanrı Gözlerinizi heva ve hevesten yumun
buyurdu. Arap, kimin böyle bir hediyesi var? Hakikaten bu armağan, öyle bir
padişaha layık diye gururlanmaktaydı. Kadın da bilmiyordu ki, orada yol üzerinde
şeker gibi Dicle akıp durmakta. Şehrin ortasından gemilerle, balık ağlarıyla
dolu, deniz gibi akıp gitmekte. Padişahın huzuruna var da şevketi, azameti gör;
altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak! O saffet denizine
nispetle bizim, anlayışlarımız bir katradan ibarettir. Arap, evet, dedi.
Testinin ağzını kapa, hakikaten armağan, bize faydalı. Keçeye sar sarmala.
Padişah, orucunu armağanla açsın. Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu halis
şarap, zevk ve sefa kaynağı! Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima
hastadırlar, yarı kör olmuşlardır. Durağı, yatağı acı subaşı olan kuş; saf
berrak suyu ne bilsin? Yurdun acı su kaynağı; Şatt'ı, Ceyhun'u nereden
bileceksin? Ey şu fani konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi
ne bilirsin ki! Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin.
Senin yanında bu adlar ebced gibidir. Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara
apaçık ve meydandadır, fakat manası yok. Hulasa, Arap testiyi alıp yola düştü.
Gece, gündüz onu taşımaktaydı. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan
titreyerek çölden ta... şehre kadar götürdü. Kadın da evde seccadesini yaymış,
namaz kılıp dua etmekte; Suyumuzu, bayağı kişilerden koru...Ya Rabbi, bu inciyi
o denize ulaştır. Her ne kadar kocam uyanıktır, hünerlidir ama incinin binlerce
düşmanı olur.Cevher dediğin de nedir ki... Bu su Kevser suyudur. İncinin aslı,
bunun bir katrasıdır diyordu. Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır
yükü bereketiyle, Arap, testiyi hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup
dinlenmeksizin ta Hilafet Şehrine kadar götürdü. Orada bir tapu gördü ki
nimetlerle dolu. Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar? Zaman, zaman her
tarafta bir haceti olan o tapudan ihsana nail olmuş, hil'atler elde etmiş. O
kapı; kafire, Müslüman'a, güzele, çirkine güneş gibi! Bir bölük halk gördü,
huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk gördü ayakta, hizmet bekliyor.
Süleyman'dan karıncaya kadar herkes, içinde... Hepsi sur üfürülmüş te dirilmiş
canlar gibi. Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar... İç yüzüne
ehemmiyet verenler, mana denizini bulmuşlar. Himmetsizler, himmete erişmiş...
Himmet sahipleri nimete erişmiş! Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel!
Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır. Cilalı ve tozsuz ayna arayan
güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar. Güzellerin yüzü ayna
ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsan ve keremin yüzü de yoksula
bakmakla görünür. Bundan dolayı H Vedduha suresinde Ey Muhammed, yoksula
bağırma buyurdu. Mademki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil ki ağızdan çıkan
nefes aynayı buğulandırır. Tanrının bir çeşit cömertliği, yoksulları meydana
çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol ,bol ihsanda bulunur. Şu halde
yoksullar, Tanrı cömertliği aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı
ile geçen hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır
Bu iki çeşit yoksuldan başkaları(yani varlığı olmayanlarla
varlıktan geçenlerden başkaları) esasen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda
değildir, perdedeki, nakıştan, suretten ibarettir. O kişi, yoksulun resmidir,
canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma. O, Tanrı fakiri değil, lokma
fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma. Ekmek yoksulu, karada
balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar. O evde beslenen kuştur,
havada uçan Simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hak'tan değildir.
Yemek, içmek için Tanrı aşığıdır; cam güzelliğe aşık değildir. Tanrının zatına
aşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zat değildir; vehmi, esma ve sıfatın verdiği
vehimdir. Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar. Hak ise doğmamıştır, doğurmaz.
Kendi tasvir ettiği şeye, kendi vehmine aşık olan kişi, nereden nimet ve ihsan
sahibi Tanrı aşıklarından olacak? O vehme aşık olan, doğrucuysa mecazi sevgisi,
kendisini nihayet hakikate çeker, götürür. Bu sözü iyice anlatmak, açmak lazım;
fakat eski düşüncelilerden, onların köhne anlayışlarından korkuyorum. Kısa
görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü hayaller getirirler. Herkesin
doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri bütün olarak yutamaz.
Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa... Balık resmine ister
deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya! Kağıda gamlı bir
adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle. Resim,
görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alakasızdır. Görünüşte gülen bir resmin de
neşeyle münasebeti yoktur. Gönülde bir haletten başka bir şey olmayan dünya gamı
dünya neşesi; hakiki neşeye hakiki gama nispetle resimden ibarettir. Resmin
gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mananın doğrulması, hakiki gamı
anlaman içindir. Bu hamamlardaki resimler camekanın dışından bakılırsa elbiseler
gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar Sen ancak dışardan elbiseleri
görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş! Çünkü elbiseyle
içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar değildir. O bedevi
Arap uzak çöllerden Hilafet Şehrinin kapısına vardı. Kapıcılar, bedeviyi
karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler. Bedevi söylemeden ihtiyacını,
dileğini anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsan etmekti. Ona Ey Arab'ın
en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yol yorgunluğuyla nasılsın? dediler.
Bedevi dedi ki: Eğer bana yüz verirseniz asilim, yüceyim. Fakat ardınıza atar
mühimsemezseniz ne asaletim var ne yüzüm! Ey yüzlerinde ululuk nişanesi olanlar,
ey şevketleri Caferi altından daha hoş kişiler! Sizi bir kerecik görmek, sizinle
bir kerecik buluşmak, yüzlerce kişileri görmeye, yüzlerce güzellerle buluşmaya
bedeldir. Sizi görmek için mal, mülk, servet... hepsi feda olsun! Ey Tanrı
nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının ahlakıyla
ahlaklanmış kişiler! Kimya gibi olan bakışı nızla bakıra benzer insanlara bakar,
onları altın haline getirirsiniz. Ben garibim, padişahın lütfunu umarak
çöllerden geldim. Onun lutfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o
zerreler bile lütfiyle canlandı. Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim,
fakat ulaşınca sizin yüzünüzden sarhoş oldum. Birisi, ekmek almak için ekmekçi
dükkanına koştu, fakat ekmekçinin güzelliğini görünce canını verdi. Birisi,
gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti, bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu.
Kuyudan su çekerken Yusuf'un yüzünden abıhayat içen bedevi gibi. Musa ateş elde
etmek için gitti., öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti. İsa düşmanlardan
kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı. Buğday
başağı, Ademin tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün
insanlar ondan var oldu. Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur,
fakat bu yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur. Çocuk,
babası lutfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi
olmak için mektebe gider. Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip
olur. Hocaya aylık verirken alemi aydınlatan bir bedir haline gelir. Abbas, kin
güderek eski dinin öcünü almak ve Ahmed'i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye
gelmişti. Öyle olduğu halde o ve evlatları, hilafet makamında kıyamete dek dine
arka oldular, o makama şeref verdiler.
Sonraki Sayfaya Devam
1.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|