|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 6-
KAZANMADAN RIZK
DİLEYEN YOKSUL
Çaresiz bir müflis, derde düşmüştü. Hiçbir şeyi yoktu,
binlerce zehir yutmuştu. Namazlarda, dualarda yalvarmakta, ey Tanrım, ey kurdu
kuşu koruyan! Sen, beni yorulmadan, çalışıp çabalamadan yarattın. Şu alemde
rızkımı da benim kazancım olmadan ver. Başında gizli olan beş inci verdin. Beş
duygu daha ihsan ettin ki onlar da gizli. Bu ihsanların sayıya sığmaz. Ben
utanıyorum anlatmadan acizim. Beni yaratan yalnız sensin. Rızkımı da sen düzene
koy demekteydi. Yıllarca bu duada bulundu. Nihayet ağlayıp yalvarışı tesir etti.
Hani çalışmadan, yorulmadan helal bir rızk isteyen adam vardı ya, onun gibi.
Nihayet tanrı adaletine sahip Davut Peygamber zamanında bir öküz, onu kutluluğa
ulaştırmıştı. Bu adamda yüzünü yerlere sürdü, yalvarıp sızladı, nihayet
meydandan icabet topunu çeldi. Bazen duasının kabul edilmeyişine bakıp kötü
zanlara düşüyor, niçin duam kabul edilmiyor diyor, derken yine Tanrının lütuf ve
keremi, gönlüne muştuluklar veriyor, duasının kabul edileceğine delil oluyordu.
Çalışıp çabalarken yorulup ümitsizliğe düşünce Tanrı tapısından gel sesini
duyuyordu. Tanrı alçaltıcıdır, yücelticidir. Bu ikisinden başka hiçbir işi
yoktur. Yerin alçalışına bak, göğün yücelişine bak. Kainatın devranı bu
ikisinden hali değildir. şu yerin yücelip alçalışı da bir başka çeşittir. Yılın
yarısında çorak bir hale gelir, yarısında yeşerir, tazeleşir. Mihnetle dolu olan
zamanın yücelip alçalması, büsbütün başka tarzdadır. Yirmi dört saatin yarısı
günden olur yarısı gece. Zıtlarla uzlaşan mizacın yükselmesi, alçalması da
şudur: Gah insan sıhhatli olur, gah hastalanır, inler. Dünyanın bütün hallerini
böyle bil. Kıtlık, bolluk, barış, savaş, hep denemelerden meydana gelir. Şu
dünya, havada bu iki kanatla uçar. Canlar da bu ikisi yüzünden korku ve ümit
yurtlarında yurt edinirler. Böylece dünya, şimal rüzgarına benzeyen hayatla ve
sam yeli gibi titrer durur. Nihayet İsa'mızın tek renge boyayan birlik küpü
yüzlerce renkli küpleri kırar. Çünkü o alem, tuzlaya benzer. Oraya ne düşerse
renkten arınır. Toprağa bak. Çeşit, çeşit renkte bulunan insanları mezarlarda
bir renge sokmada. Bu, görünen bedenlerin tuzlası, mana alemine ait tuzlaysa
bundan tamamı ile ayrıdır. O mana tuzlası manevidir. O, ezelden ebede kadar
yenilikler içindedir. Eskilik bu yeniliğin zıddıdır. Halbuki o alemin yeniliği
zıtsızdır, eşsizdir, sayıya da sığmaz. Nitekim Mustafa'nın nurunun cilası ile
yüz binlerce çeşit karanlık ışık kesildi. O ulu er yüzünden Yahudilerin. Tanrıya
şirk koşanların, Hıristiyanların, Mecusilerin hepsi bir renge boyandılar. Yüz
binlerce kısa ve uzun gölgeler o sır denizinin nurunda bir oldular. Ne uzunluk
kaldı, ne kısalık, ne genişlik. Çeşit, çeşit gölgeler, güneşe rehin oldu. Fakat
mahşerdeki tek renge boyanış, iyiye de apaçık görünür, kötüye de. O alemde
manalar, surete bürünürler. Suretlerimiz, hülyalarımıza uygun olur. O zamanda
mektupların sureti açığa çıkar, elbiselerin astarı yüz olur, herkesin içi,
dışına döner. Şimdi gizli şeyler, alacalı öküze benzer. Söz iği, alem içinde
yüzlerce renkte bir iplik gibi görünür. Şimdi yüzlerce renge boyanma, yüzlerce
gönül sahibi olma devri. Tek renkli olma alemi nereden tecelli edecek? Şimdi
zencilik zamanı. Rum diyarına mensup olanlar, beyaz güzeller gizli. Şimdi gece,
güneş gizli. Kurdun devri, Yusuf kuyunun dibinde. Kıptilerin nöbeti, Firavun
padişah şimdi. Bu suretle de herkese lüzumlu, lüzumsuz gülüp duran ve kimseden
esirgemeyen rızktan şu köpeklerde birkaç gün rızıklansınlar, hisselerini
alsınlar bakalım. “Gelin” buyruğu verilinceye kadar aslanlar, orman içinde
beklemedeler. Bu emir geldi mi o aslanlar, yayıldıkları yerden çıkarlar. Tanrı
hicapsız olarak yayılacakları, geçinecekleri yerleri gösterir. İnsanın mahiyeti,
insanlık, karayı da kaplar, denizi de. Alacalı öküzler o kurban gününde
kesilirler. O kurban günü, korkunç bir kıyamettir. Müminlere bayramdır, öküzlere
helak olma günü. O kurban gününde bütün su kuşları, gemiler gibi deniz üstünde
akarlar, yüzerler. Bu suretle de “Helak olan apaçık delilleri helak olur.”
Kurtulan kurtulur ve yakıyne erer. Doğan kuşları, padişaha giderler, kuzgunlar,
mezarlığa. Kemikle ekmek gibi pis şeylerin cüzileri, bu cihanda kuzgunların
mezesi gıdasıdır.
Hikmetin kadrini bilme nerede, bağ bahçe nerede? Nefsiyle
savaşmak, kahpe adama layık değildir. eşeğin ardından öd ağacı yakılmaz eşeğin
ardına da misk sürülmez. Kadınlara savaş yazılmamıştır. Nefisle savaşmaksa
onların işi olamaz. Çünkü bu, büyük savaştır. Ancak nadir bazı kadında da bir
Rüstem vardır. Meryem gibi gizlidir o. Nitekim erlerin bedeninde,
yüreksizliklerinden kadınların gizlendiği vardır. Kim, erliğe hazırlanmamış, er
olmamışsa o dişilik, öbür alemde surete bürünür. O gün adalet günüdür. Adalet,
her şeyi layık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır, külah başın. Bu
suretle her isteyen isteğine erişir her batan batacağı yere kavuşur. Hiçbir
istek isteyenden esirgenmez. Parlaklığın eşi güneştir, suyun eşi bulut. Dünya
Tanrının kahır yurdudur. Kahrı seçtiysen kahır göre dur. Kahır kılıcı, denize,
karaya düşmüş. Kahrolanların kemiklerine, kıllarına bak. Damın çevresinde
kuşların kanatlarını, ayaklarını seyret. Bunlar, sessiz, sözsüz sana Tanrı
kahrını anlatırlar. Ölü, gömüldüğü yerde bir yığın toprak kaldı. Öldüğü zaman
geçtikçe o yığın da düzeldi gitti. Tanrı adaleti, herkesi eşiyle çift etmiştir;
fili fille, sivrisineği sivrisinekle. Ahmed'e mecliste dört seçilmiş dost, enis
olur, Ebucehl'e de Utbe'yle Zül-hımar! Cebrail'le canların kıblesi Sidre'dir,
karnına kul olanların kıblesi sofra. Arifin kıblesi vuslat nurudur, filozaflaşan
aklın kıblesi hayal. Zahidin kıblesi ihsan sahibi Tanrıdır, tamahkarın kıblesi
altınla dolu torba. Mana gözetenlerin kıblesi sabırdır, surete tapanların
kıblesi taştan yapılan suret. Batın aleminde oturanların kıblesi lütuf ve ihsan
sahibi Tanrıdır, zahire tapanların kıblesi kadın yüzü. Böylece eski yeni... Say
dur. Usanırsan yürü, işine bak. Bizim rızkımız, altın kase içindeki şarap,
köpeklerin rızkı, yal yedikleri yere dökülen tutamaç suyu. Ne huyla
huylandırdıysak ona layıksın. Seni o rızk için göndermişizdir. Onu ekmeğe aşık
ettik, o huyu verdik ona. Bunu sevgiliye aşık ettik, sarhoş yaptık, bu huyu
verdik buna. Huyundan razıysan, hoşlanıyorsan neden ondan kaçıyorsun öyleyse?
Dişilik hoşuna gittiyse çarşafa gir. Rüstemlikten hoşlanıyorsan al hançeri. Bu
sözün sonu yoktur. O yoksul da yoksulluk derdiyle arıkladı, gücü kuvveti
kalmadı. Bir gece rüyasında gördü. Ne rüyası, rüya nerede? Doğru özlü sofi,
uyumadan rüya görür. Hatif ona dedi ki: Ey bir çok yorgunluklar görmüş er,
kağıtçılarda bir kağıt ara. Komşun olan kağıtçıda gizlidir o. Kağıtlarını ele
al. Onların arasında şu şekilde, şu renkte bir kağıt var. Onu gizle bir yerde
oku. Oğul, onu kağıtçıdan çaldın mı kalabalıktan, iyi kötü adamlardan bir kenara
çekil. Yalnızca oku. Okurken kimseyi yanında bulundurma. İş yayılır, ortaya
düşerse bile dertlenme. O defineden senden başka hiç kimsecik, bir arpa bile
alamaz. Elde etmen uzarsa sakın ümitsizlenme her an “ Tanrıdan ümit kesmeyin”
ayetini vird edin. O muştucu, bunu söyleyip elini, adamın göğsüne koydu, hadi
dedi, yürü, zahmet çek! O genç dalgınlık aleminden kendine gelince ferahından
adeta dünyaya sığmıyordu. Tanrının koruması ve lütfu olmasaydı sevincinden
çatlayacaktı doğrusu. Öyle bir sevinmişti ki. Kulağı, altı yüz perdenin ardından
Tanrı sesini duymuştu. İşitme duygusu, perdeleri aşmış, başını yüceltmiş, feleği
geçmişti. Öyle bir an olur ki insanın görüş duygusu ibret ıssı olur, gaip
perdesinden bile geçer. Duyguları, perdeyi aştı mı artık birbiri ardına ve
boyuna görür, duyar. Adam, kağıtçı dükkanına geldi. Meşk kağıtlarına el attı. O
yazılı kağıt çabucak gözüne ilişti, Hatif'in söylediği alametlerin hepside o
kağıtta vardı. Kağıdı koltuğuna koyup hayırlı pazarlar olsun usta, ben gidiyorum
artık dedi. Tenha bir bucağa çekildi, kağıdı okudu. Adeta şaşırdı kaldı. Bir
definenin yerini göstermekte olan böyle bir değer biçilmez kağıt, meşk
kağıtlarının arasına nasıl girmişti? Sonra aklına şu geldi: Her şeyi koruyan,
Tanrıdır. Koruyucu Tanrı nasıl olur da birisinin, abes yere bir şey aşırmasına
müsaade eder? Ova, baştanbaşa altınla, para ile dolu olsa hiç kimse, Tanrının
izni olmadıkça bir arpa bile alamaz. Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap
okuyan Tanrı taktir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz. Fakat Tanrıya kulluk
edersen bir kitap bile okumadan yeninden, yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.
Musa'nın avucu, koynundan ziyalandı, nurlar saçtı, nuru, gökyüzündeki aydan da
üstündü. Bu heybetli gökyüzünden dilediğin, ey Musa, koynundan baş gösterdi. Bil
ki yüce gökler, insanın anladığı şeylerin aksidir; gökler, o akisten ibarettir.
Yüce ulu Tanrının eli, iki alemden de önce aklı yaratmadı mı? Bu söz, hem
apaçıktır, hem de pek gizli. Çünkü sinek, ankaya mahrem olamaz. Oğul, yine
hikayeye dön de defineyle o yoksulun kıssasını tamamla.
Kağıtta şu yazılıydı: Bil ki şehrin dışında bir define var.
İçinde mezar olan filan kubbe var ya. Hani arkası şehre, kapısı Ferkat yıldızına
karşı. O türbeyi ardına al, yüzünü kıbleye çevir. Sonra yayla bir ok at. Kutlu
kişi yaydan oku attın mı okun düştüğü yeri kaz. O yiğit kuvvetli bir yay aldı,
oku boşluğa doğru attı. Derhal kazma kürek getirdi. Sevine,sevine okunun düştüğü
yeri kazmaya koyuldu. Hem kendi körleşti, hem kazması, küreği. Fakat gizli
defineden hiçbir eser görünmedi. Böylece her gün ok atıyor, düştüğü yeri
kazıyor, fakat bir türlü definenin yerini bulamıyordu. Bunu adet edindi. Daima
orayı burayı kazıp durduğundan şehre bir dedikodudur yayıldı, iş halkın ağzına
düştü. Pusuda duran, fırsat gözleyen adamlar, bu işi padişaha haber verdiler.
Filan, bir define bildiren kağıt bulmuş diye söylediler. Adam, padişah
tarafından duyulduğunu anlayınca teslim olmadan, kadere boyun eğmeden başka çare
görmedi. Padişah kendisine işkence yapmadan, kağıdı padişahın önüne koydu. Dedi
ki: Şu kağıdı buldum ama defineyi bulamadım. Define yerine hadsiz, hesapsız
zahmetlere girdim. Defineden bir habbe bile meydana çıkmadı. Fakat ben yılan
gibi bir hayli kıvrandım durdum. Bir aydır ağzımın tadı yok. Bunun ziyanı da
haram oldu bana, kârı da. Belki bahtın şu perdeyi açar ey savaşı kutlu olan
kaleler fethetmiş padişahım. Padişah da altı ay, belki de daha fazla ok attı,
her yanda define aradı durdu. Fakat eziyetten, dertten, sıkıntıdan başka bir şey
elde etmedi. Define adeta ankaya benziyordu, ismi var cismi yok. İşin eni, boyu
uzayıp duruyordu. Padişah, nihayet o defineden usandı. Her tarafı yer yer
eştirmişti. Günün birinde kağıdı, herifin önüne atıp dedi ki: al şu kağıdı.
Definenin eseri bile görünmedi. Senin işin yok, bu iş sana daha layık. Bu işi
olanın yapacağı şey değil. Gülü yakıp dikenin etrafında dolanmak akıl karı
değil. Demirden ot bitmesini bekleyen olabilir ama bu hülyaya tutulan, az olur.
Bu iş için senin gibi yorulma bilmez bir adam gerek. Sen mademki yorulmuyorsun,
var ara. Bulursan ne ala, onu sana helal ettim. Bulamazsan yorulmazsın kazar
durursun. Akıl, ümitsizlik yoluna gider mi hiç? Aşk lazım ki o tarafa koşsun.
Hiç bir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil. Akıl, faydalanacağı şeyi arar. Aşk
yılmaz, canını sakınmaz, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına gitmiş
gibi belalara uğrar, sabreder. Öyle pek yüzlüdür ki hiç arkasını dönmez. Bir
fayda elde etmek ümidini öldürmüştür içinde. Neyi var, neyi yoksa ortaya kor,
oynar, yutulur, bir ücret aramaz. Tanrının aldığı gibi yine hepsini Tanrıya
verir, tertemiz olur. Tanrı, ona sebepsiz olarak Tanrı vergisini Tanrıya
bağışlar. Cömertlik, sebepsiz olarak vermektir. Temizlik, her şeyi Tanrıya verip
arınmak, her şeriatın dışındadır. Çünkü şeriat, ya Tanrı ihsanına nail olmayı,
yahut Tanrı kahrından kurtulmayı arar. Varlıktan arınanlarsa Tanrının has
kurbanlarıdır. Onlar, ne Tanrıyı sınarlar, ne de ziyana, kara aldırış ederler. O
dertli definenin kağıdını padişah, o dertlere uğramış fakire verince; yoksul
adam, düşmanlarından, onların saçmasından emin oldu, gidip sevdalandığı şeye
adamakıllı sarıldı. İnsanı dertlere düşüren aşka yar oldu. Köpek, yarasını
yalaya yalaya iyi eder. Aşk ıstırabına hiçbir yar, hiçbir ortak yoktur. Aşığa
alemde bir tek mahrem bile bulunmaz. Aşıktan daha deli kimse yoktur. Akıl, onun
sevdasına karşı kördür, sağırdır. Çünkü bu, herkesin deliliğine benzemez ki.
Hekimlik bilgisinde bunu iyileştirecek hükümler yoktur. Bir hekim, bu çeşit
deliliğe uğrasa hekimlik kitabını kanı ile yıkar, yazılanların hepsini silerdi.
Bütün akılların hekimliği, aşka göre çizilmiş suretlerden başka bir şey
değildir. bütün güzellerin yüzleri, onun yüzünün perdesidir. Ey aşk mezhebine
giren, yüzünü kendine çevir. Sana meftun olan, senden başkası değildir. O adamda
kendini kıble yapmış, dua edip durmuştu. “İnsan ancak çalıştığını elde eder.”
Bundan önce bir cevap duymadan yıllarca dua etmişti. İcabet edilmeden dua
ediyor, Tanrı kereminden “Lebbeyk” sesini gizli olarak işitiyordu. O illetli
adam, ulu yaratıcının cömertliğine güvendiğinden tefsiz oynuyordu. Ona ne bir
hatif sesi gelmişti, ne bir haberci ulaşmıştı. Ümit kulağı, “Lebbeyk” sesiyle
doluydu ama. Ümidi, dilsiz, sessiz “gel” demekteydi. O davet, gönlünden usancı
silip süpürüyordu. Dama gelmeyi öğrenen güvercini çağırma, kov, o bir yere
gidemez, kanadı bağlıdır. Ey hak Ziyası Hüsameddin, onu kovsan da seninle
buluştuğu için can kanadı bitmiştir; kovsan da can kuşu, sebepsiz olarak senin
damının etrafında döner dolaşır. Onun yiyeceği ,içeceği, konacağı yer, hep senin
damındır. Yücelerde kanat çırpar ama tuzağına aşıktır. Hatta ruh, bir an
hırsızlamacasına o fütuhattan dolayı sana şükretmese, münkir olsa.
Durup dinlenmeden kin güden aşk sahnesi, derhal o inkar eden
göğüse ateş dolu bir leğen koyuverir. Aya gel, tozdan vazgeç. Aşk padişahı seni
çağırmada, çabuk dön der. Ben, güvercin gibi sarhoşçasına bu damın, bu
güvercinliğin etrafında kanat çırpmaktaydı. Aşk Cebrailiyim, Sidre'm sensin.
İlletliyim, Meryem oğlu İsa sensin bana. O inciler saçan denizi coştur. Şu
hastayı bu gün bir hoşça sor, soruştur. Çünkü sen, onunsun, deniz de onundur. Bu
an, onun nöbet zamanıdır ama aldırma. Zaten bu, onun meydana getirdiği bir
feryattan ibarettir. Yarabbi, sen gizli olanı koru, onu meydana çıkarma. Ney
gibi iki ağzımız var. Bir ağız, onun dudaklarında gizli. Öbür ağız, size
görünmede, feryat etmede, havaya bir hay huydur salmada. Fakat can gözü açık
olan bilir ki bu baştan çıkan feryat da o baştan çıkmadadır. Neyin bu feryadı,
onun soluklarından. Ruhun hay huyu, onun hay huylarından. Ney, onun dudakları
ile hemdem olmasaydı alemi şekerle doldurabilir miydi? Kiminle yattın, hangi
tarafından kalktın da böyle deniz gibi coşup köpürmedesin? Yahut da “Ben rabbime
konuk olurum” hadisini okudun, ateş denizinin ta içine atıldın. Fakat “ey ateş,
soğu” narası, ey kendisine uyulan zat, senin canını korudu. Ey hak Ziyası, din
ve gönlün Husam'ı! Hiç güneş, balçıkla sıvanır mı? Bu toprak parçaları, senin
güneşini örtmek istediler ama, dağların gönlündeki lâ'l madenleri, sana delalet
etmede. Bağlar, bahçeler, senin gülümsemelerinle dopdolu. Senin erliğine mahrem
olacak Rüstem nerede ki senin yüzlerce harmanından bir buğday tanesini söylemeye
kalkayım. Senin sırrından bir ah etmek istersem ancak Ali gibi bir kuyuya
gitmeli, kuyunun içine ah etmeliyim. Kardeşlerin gönüllerinde kin olduğundan
Yusuf'umun kuyu dibinde kalması daha iyi. Sarhoş oldum, kendini ortaya atacağım
artık. Kuyu nedir ki? Ben gidip ovanın ta ortasına çadır kuracağım. Ateşli
şarabı ver avucuma da ondan sonra benim sarhoşça debdebemi, azametimi seyret. O
yoksul, defineyi elde edemedi ama söyle, beklesin. Çünkü biz, bu anda neşeye
gark olduk. Ey yoksul, artık sen Tanrıya sığın. Ben gark oldum, benden yardım
isteme. Artık o hikayelerde işim yok benim. Ne kendimden haberim var, ne
sakalımdan! İçine bir kıl bile sığmayan şaraba gurur, izzeti nefis filan sığar
mı hiç? Saki, büyük bir sağrak sun da şu zengini sakalından, bıyığından kurtar.
Gururundan bize bıyık buruyor, fakat bize hasedinden de sakalını yolup durmada.
Onun bütün riyalarını, düzenlerini biliyoruz. O mattır, mattır, mat. Pir, beş
yüz yıl sonra, ondan ne doğacak? Kıldan kıla ve apaçık görür. Halkın aynada
gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür. Kaba sakallının evinde görmediği, köseye
bir bir görünür. Denize git, sen balık oğlusun. Neden çerçöp gibi sakalına
düştün böyle? Çerçöp değilsin sen, bu senden uzaktır. Sana inciler bile haset
eder. Denizde, dalgalar arasında olman daha doğrudur. Deniz birdir. Eşi, ortağı
yoktur. İncisi balığı da dalgasından başka bir şey değildir. Ona eş, ortak
olsun... Buna imkan yoktur. Böyle şey, o denizden, o denizin pak dalgasından
uzaktır. Denizde ikilik ve ıstırap yoktur. Fakat şaşıya ne söyleyeyim? Hiç hiç!
Ey şemen, şaşılara arkadaşız madem, müşrikçe konuşmak gerek. O birlik, vasıf ve
hal bakımındandır. Fakat söz meydanına ancak ikilik gelebilir. Ya şaşı gibi bu
ikiliği iç, yahut ağzını yum, güzelce sus! Yahut da nöbetle gah sus, gah söyle.
Hasılı şaşıca davul döv vesselam. Bir mahrem gördün mü can sırrını söyle. Gül
gördün mü bülbüller gibi nara at. Hileyle, geçici şeylerle dolu bir tulum
görürsen dudağını kapat, kendini küp haline sok. O, suyun düşmanıdır, onun
önünde oynama. Yoksa bilgisizlik taşını atar, küpü kırar. Cabilin eziyetlerine
sabretmek, ehil olanlara ciladır. Nerede bir gönül varsa sabırla cilalanır.
Nemrut'un ateşi, İbrahim'e bir ayna temizliği verdi, aynayı cilalar gibi onu da
arıttı, cilaladı. Nuh kavminin cefası ile Nuh'unu sabrı, Nuh'a ruh cilası oldu.
6.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|