Türkmüsün.Net Portalı - Geçitteki Ülke: Gece Vakti Gündönümü, Türkün Günü mü? Ölümü mü?
   



Mesneviden Hikayeler

MESNEVİ'DEN HİKAYELER -CİLT 6-

AYIPLARI ÖRTEN HEKİM

Zevk gamlardadır. Onların izini kaybetmişler, abıhayatı karanlıklara çekip götürmüşlerdir. Yolda konak yerine kadar tersine nal izleri var. İhtiyatlı ol gözünü dört aç. İbret gözünü dört aç. Sevgilinin iki gözünü de kendi gözlerine dost et. Kuran'dan “Onlar işlerini danışarak yaparlar” ayetini oku. Sevgiliye dost ol, nazlanarak of deme. Dost yola arkadır,sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki yol sevgiliden ibarettir. Dostlara, sevdiklere ulaştı mı sus, otur. O halkaya kendini yüzük taşı yapmaya kalkışma. Aklını başına devşir de Cuma namazına bak. Herkes toplanmıştır, bir düşüncededir, susup dururlar. Varını yoğunu sükut diyarına çek. Nişan arıyorsan kendini nişane yapmaya kalkışma. Peygamber dedi ki: Bil ki karanlıkta yıldızlar nasıl yol gösterirse dostlar da elemler, sıkıntılar denizinde öyle yol gösterir. Gözü yıldızlara dik, yol ara. Söz, bakışı bulandırır, sus, söyleme. İki doğru söz söyledin mi, uydurma söz de ona uyar, ulanır gider. Söz, sözü açar derler; hiç duymadın mı bu lafı? Sakın doğru söze de girişeyim deme. Çünkü söz, doğrudan eğriye gidiverir. Ağzını açtın mı artık söz, senin elinde değildir. saf sözün ardından bulanık söz de akar. Fakat Tanrı vahyinin yolunda masum olanın sözleri, tamımı ile saftır, onun için böyle dam ağzını açar, söze başlarsa caizdir. Çünkü peygamber, kendi heva ve hevesinden söz söylemez. Tanrı masumundan heva ve heves doğar mı hiç? Hal sahibi ol da söz söyle; bu suretle de benim gibi söze düşkün olma.  Sofi dedi ki: Mademki altın, bir madendendir. Neden bunda fayda var, onda zarar? Hepsi bir elden geldiği halde neden bunu aklı başında, öbürü sarhoş? Bu ırmaklar, hep bir denizden akıyor da neden bu tatlı, öbürü ağza zehir gibi gelmede. Bütün nurlar, ebedilik güneşindedir de doğru sabahla yalancı aydınlık nasıl meydana geliyor? Bakanın gözüne çekilen sürme, aynı sürme. Doğru görüşle şaşı görüş nereden çıkıyor? Para basılan yerin sahibi Tanrı iken nasıl oluyor da paraların bir kısmı iyi basılıyor, bir kısmı fena? Tanrı, yola “benim yolum” dedikten sonra neden bu ahde vefa etmede, öbürü yol kesmede. Mademki hür kişiyle şaşkın kişi, bir karından doğmada, “Çocuk, babanın sırrıdır” sözü nasıl doğru oluyor? Binlerce suretle görünen birliği kim görmüştür? Daimi olarak duran bir varlıktan nasıl oluyor da yüz binlerce hareket meydana geliyor? Kadı dedi ki: Ey sofi, şaşırma. Bunu bir örnekle anlatacağım dinle. Aşıkların kararsızlığı da sevgilinin karar ve sebatından ileri gelir. O dağ gibi nazlanıp durur, aşıklar da yapraklar gibi titrerler. Onun gülüşü ağlamalar koparır, yüzünün suyu yüz sularının yerlere döker. Bütün bu keyfiyetler, köpük gibi denizin üstünde oynar durur. Fakat denizin zatında da bir zıttı, bir ortağı benzeri yoktur, işinde de. Varlılar, varlık libaslarını ondan giyerler. Zıt, kendisine zıt olan şeye nasıl olur da varlık verir? Onu yaratması şöyle dursun belki ondan kaçar, uzaklaşır. Eş ne demektir? Misil demektir, iyinin kötünün misli. Misil kendisine misil yaratır mı hiç? Ey Tanrıdan korkup çekinen, Tanrı, birbirine benzer, birbirinin misli iki varlık olsa yaratıcılıkta bu, neden öbürüne üstün olsun yani? Bir bahçedeki yapraklar kadar birbirine eş ve zıt varlık olsa onlar, yine zıttı ve eşi olmayan denizin köpüklerine benzerler. Denizin bu zıt görünüşlerini , keyfiyetsiz olarak gör. Denizin varlığına keyfiyet nasıl sığar? Onun en aşağı oyunu, canındır. Bu nelik ve nitelik cana nasıl sığar? Can nasıldır, nicedir diyebilir misin? Peki her katradaki akıl ve can bile bedene bigane olan böyle bir deniz, nasıl olur da sayı ve keyfiyetin daracık sahasına sığar? Aklıkül bile orada bilmeyenler arasına katılmıştır. Akıl, bedene ey cansız şey der, hiç o dönüp varacağın denizden bir koku aldın, bir şey duydun mu? Beden der ki: Ben ancak senin bir gölgenim. Gölgeden kim yardım ister ki? Akıl da burası der, anlayabilecek kişinin, anlayamayacak kişiden daha aciz olduğu bir yerdir. Öyle bir hasret makamıdır burası ki, burada parlak güneş bile bir zerreye kulluk etmede, köle gibi hizmetlerde bulunmaktadır. Aslan burada ceylanın önüne baş kor. Doğan burada çil kuşunun yanında kanat çırpar. Buna inanmıyorsan neden Mustafa yoksullardan dua ister durur ya? Bu, belletme incindi dersen bilgisizlik, nasıl olur da anlatma vesilesi kesilir? O biliyor ki padişahlara layık defineyi, padişah, yıkık yerlere gömer. O yıkık yerin her cüzü, defineyi gösterir ama kötü zan, o defineyi kaybetmek için tersine çakılmış nal izlerine benzer. Hatta doğrusu hakikat, hakikatte garkolmuştur da bu sebeple yetmiş fıkra, belki de yüz fıkra meydana çıkmıştır. Sofi can kulağını iyi aç, sana kendi saçma sözlerini anlatıyorum.

Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir. Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildi. Bütün dünya, onca bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da Tanrıdan sille satın almaya bak. Peygamberler de dertlere musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler. Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim, kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha. Sofi dedi ki: Ne olurdu yani, bu alem, ebedi olarak insana gülseydi, hiç kaşlarını çatmasaydı. Her an ortaya bir acılık katmasaydı, değişip durarak insana zahmetler vermeseydi. Gündüzün nurunu gece çalmasaydı, zevk ve sefalar sürülen bahçeyi kış talan etmeseydi. Sıhhat kadehi humma taşı ile kırılmasaydı eminliği dert ve elem korkusu bozmasaydı. Hasılı nimetinde bir hırıltı, gürültü olmasaydı cömertliğinden, ne eksilirdi ki? Kadı, pek bomboş bir sofisin sen. Küfi yazıdaki kef gibi bomboşsun, bir parçacık bile aklın yok. Ağzından şekerler saçan hikayeci, geceleri terzilerin hainliklerini anlatır, hiç duymadın mı sen? Onların halkı nasıl soyup soğana çevirdiklerine dair geçmiş zamanlardaki hikayeleri anlatır durur. Kumaş keserlerken kumaşın bir parçasını nasıl çaldıklarını şuna buna söyler. Hikayecinin biri de geceleyin yine terzi masalı okumaya koyulmuştu. Halk başına toplanmıştı. Dinleyici bulunduğundan bütün cüzleri hikaye olmuştu adeta. Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması, çocuğun tesiriyledir. Yirmi dört şubeden çalgı çalan bir çalgıcıya dinleyen olmadı mı çalgısı bir yük olur. Aklına ne bir yanık nağme gelir, ne bir güzel, ne de on parmağı, çalgının perdelerinde ve tellerde oynar. Gayb haberlerini dinleyen bir kulak olmasaydı hiçbir muştucu gökten vahiy getirmezdi. Tanrı sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne yeryüzü gülerdi. “Sen olmasaydın” sözü, keskin ve görür gözler içindir. Fakat halk, kadın ve yemek aşkından nereden tanrı sanatına bakacak, nereden tanrı aşkına düşecek? Yiyecek birkaç köpek olmadıktan sonra tutmaç suyunu köpeklerin yiyecekleri yere dökmezsin ki. Yürü, Tanrı mağarasının köpeği ol da o, seni seçsin, bu yal yerinden kurtarsın. Hikayeci, terzilerin insafsızca hırsızlılarını anlattı, çaldıkları kumaşları nasıl sakladıklarını söyledi. Halk arasında Hıta'lı bir Türk vardı. Bu sırrın açılmasına pek kızdı öfkelendi. Gece, kıyamet günü gibi o sırları, hakikat ehline açıp durmaktaydı. Nereye gitsen de orada birbirlerinin sırlarını açan iki düşmanı savaşır görsen; o anı, anılıp söylenen mahşer bil. O sır söyleyen boğazı da sur say. Tanrı, öfke sebeplerini hazırlamış, o kötülükleri ortaya atmıştır. Hikayeci terzilerin bir çok hainliklerini sayıp döktü. Türk acıklandı, kızdı, dertlendi. Dedi ki: Ey meddah, şehrinizde hilede, hıyanette en usta hangi terzi? Meddah dedi ki: Ciğeroğlu derler bir terzi vardır, hırsızlıkta, çeviklikte halkı öldürür adeta. Türk, benden dedi bir iplik bile çalamaz. Sizinle bahse giriyorum. Senden daha akıllı nice kişileri mat etti, bahse girişme, böyle kanatlanıp uçmaya kalkma. Yürü aklına böyle mağrur olma. Onun hileleriyle sen de kendini kaybedersin dediler. Türk, büsbütün kızdı, benden ne yeni, ne eski hiçbir şey alamaz diye bahse girişti. Tamah edenler de onu büsbütün kızdırdılar. Bahse girip ağzını açarak dedi ki: Şu Arap atım rehin olsun. Benden hileyle at çalabilirse at sizin olur. Fakat hile yapamaz, çalamazsa ben sizden bir at alırım. Türk, o gece kızgınlığından uyuyamadı. Hırsızın hayali ile savaşıp durmaktaydı. Sabah çağı bir atlas kumaşı koltukladı, çarşıya o hilebazın dükkanına gitti. Terziye selam verdi. Usta hemen yerinden kalkıp selamını aldı, merhaba hoş geldin dedi. Türk'e haddinden fazla saygı gösterdi, hal ve hatır sordu, kendisini sevdirdi. Türk, ondan bu bülbül gibi çilemeyi görünce o İstanbul atlasını terzinin önüne attı. Bana, dedi, bundan savaş için bir kaftan biç. Belinden aşağısı bol olsun yukarısı dar. Belden yukarısı dar olsun da güzel dursun, beni bezesin. Fakat aşağı tarafı bol olmalı ki savaşta ayağıma dolaşmasın.

Terzi, sevimli müşterim, sana yüzlerce hizmette bulunayım deyip elini gözünün üstüne koydu, baş üstüne dedi. Kumaşı önce bir ölçtü, ne kadardan çıkacak onu anladı, sonra Türkü lafa tuttu. Başka beylerin hikayelerini söylemeye, onların lütuf ve ihsanları övmeye koyuldu. Nekeslerden, onların aşağılık huylarından bahsetti. Güldürmek için tuhaf tuhaf sözler söyledi. Ateş gibi makasını çıkardı, kumaşı kesmeye başladı. Ağzıysa masallarla afsunlarla doluydu. Türk hikayelere gülmeye başladı. Daracık gözü tamamı ile örtüldü. Terzi kumaştan bir parça çalıp oyluğunun altına gizledi. Tanrıdan başka kimsecikler görmedi. Tanrı her şeyi görür ama huyu, örtmektir. Fakat haddini aştın mı açan da odur ha. Türk, onun masallarının lezzetinden giriştiği bahsi tamamen unuttu. Atlas neymiş, bahis neymiş, rehin ne? Türk, o terzi beyinin latifesine kapıldı gitti, adeta sarhoş oldu, kendinden geçti. Tanrı için olsun, latifelerin canıma gıda oldu, gülünecek bir şey daha söyle diye yalvardı. O hain gülünecek bir şey daha söyledi. Türk kahkahasından sırt üstü yere yıkıldı. Gafil Türk, gülüp dururken terzi kumaştan bir parça daha çalıp gömleğinin yakasından koynuna soktu. Hıta'lı Türk, üçüncü defa, Allah aşkına gülünç bir şey daha söyle dedi. Terzi, ikinci latifesinden daha gülünç bir şey söyledi, Türkü tamamı ile avladı. Gözü kapanmış, aklı gitmiş şaşırmış kalmış bahse giriştiği halde kahkahayla sarhoş olmuştu. Bu sırada Türkün gülmesinden meydanı boş bulup kumaştan bir parça daha çaldı. Hıta'lı Türk, ustadan dördüncü defa olarak yine gülünç bir şey isteyince, herif rahme geldi, hilesini, başkalarına yapmaya niyetlenip, amma da gülünecek şeye haris ha dedi, zararından, ziyanından haberi bile yok. Türk, ustayı öperek; Allah aşkına bir hikaye daha söyle diye yalvarıyordu. Ey masal, hikaye olmuş, varlıktan geçmiş adam, masalı ne zamana kadar deneyeceksin? Senden daha ziyade gülünecek masal yok. Yıkık kabrinin başına git de bir güzelce dur. Ey bilgisizlik ve şüphe mezarına düşmüş kişi, feleğin latifesini, masalını ne zamana kadar arayacaksın? Ne zamana kadar şu cihanın işvesini tadacaksın? Ne aklın düzenin de kaldı, ne canın. Hor ve zalim olan şu felek senin gibi yüz binlerce kişinin yüz suyunu döktü. Herkesin terzisi olan felek, yüz yaşındaki ham bebeklerin elbiselerini yırtar, diker. Latifesi bahçelere bir letafet verir ama kış gelince verdiğin şeylerin hepsini yele verir. Halbuki ihtiyar oğlancıklar, ihtiyaçları yüzünden onun kutlu, kutsuz devriyle alay etmek eğlenmek için önüne oturmuşlardır. Terzi dedi ki: A hadım ağası vazgeç. Bir latife daha söylersem vay haline. Sonra kaftanın dapdaracık olur. Hiç kimse kendi kendine böyle iş işler mi? Gülüyorsun ama gülmenin yeri mi? Ömrünün atlasını, ay makasıyla gurur terzisi kesip parça parça ediyor. Sense yıldızım, hep beni güldürseydi, hep kutlu olsaydı der, bunu isterdin. Onun terbilerine pek kızar, cilvesinden, kininden, aletlerinden hiddetlenirsin. Susmasından, kutsuzluğundan, tutukluluğundan, kinciliğinden incinirsin. Neden zühre çalıp çığırmıyor dersin. Fakat onun kutluluğuna, oynayışına, çağırışına pek güvenme. Yıldız der ki: Latifeyi biraz daha fazlalaştırırsam seni tamamı ile aldatır, borçlu çıkarırım. Bu yıldızların işvesine bakma da ey hor hakir kişi, erkeklere olan aşkına bak. Birisi yola düşmüş, dükkana gidiyordu. Gördü ki kadınlar yolu kapamış. Hızlı yürümeden ayağı yanmaktaydı. Yolsa ay gibi kadınlarla doluydu, yol açmaya adeta imkan yoktu. Bir kadına yüz çevirdi de dedi ki: A bayağı mahluklar, a kızcağızlar, ne de çoksunuz. Kadın ona döndü ey emniyet sahibi dedi, bizim bolluğumuzu kötü görme. Bu kadar çoğuz ama öyle olduğu halde size bu çokluk bile az gelmede. Kadın kıtlığından oğlancılığa düşüyorsunuz da yapan da dünyaya rezil rüsva oluyor, yaptıran da.

Zamanın hadislerine bakma. Feleğin acılıklarını, hazm olunmaz şeylerini görme. Rızkın, geçimin darlığına, şu kıtlığına, korkuya, titreyişle bakma. Şuna bak sen: Bu kadar acılıklarıyla beraber yine onun için ölüyor, ondan bir türlü kendinizi çekemiyorsunuz. Acı imtihanı bir rahmet bil, Belh ve Merv ülkelerine sahip olmayı bir gazap say. O İbrahim telef olmaktan çekinmedi, ateşe atıldı, fakat yanmadı, bu İbrahim, şereften saltanattan kaçtı, kendisini ateşe attı. Şaşılacak şey ateş onu yakmadı, bunu yaktı. İstek yolunda böyle tersine nallar vardır işte. Sofi dedi ki: Yardımı dilenen Tanrı, kârımızı ziyansız etmeye kadirdir. Ateşi gül ve ağaç haline getiren, bunu da zararsız bir hale getirebilir. Dikenden gül çıkaran şu kışı da bahar edebilir. Her selviyi hür bir halde sere serpe yücelten, derdi de neşe haline getirir. Onun lütfiyle her şey, yokluktan var oldu. Var ettiğini ebedi kılarsa nesi eksilir ki? Bedene can verip dirilten, dirilttiğini öldürmezse ziyana mı girer? O cömert Tanrı, kulunun isteğini çalışmadan verse ne çıkar? Artık kullarından pusuda bekleyen nefis hilesiyle melun şeytanın hilesini uzat Tutsa ne olur ki? Kadı dedi ki: Acı emir olmasaydı, dünyada çirkin, güzel taş ve inci bulunmasaydı, nefis, şeytan heva ve hevese... Zahmet, meşakkat, savaş olmasaydı, a perdesi, yırtılmış adam; padişah kullarına ne ad takardı? Nasıl ey sabırlı, ey hilim sahibi, ey yiğitlik, ey hikmet ıssı diyebilirdi? Yol kesen ve melun şeytan olmasaydı sabırlılar, doğrular ve yoksulları doyuranlar, nasıl belli olurdu? Rüstem ve Hamza'yla namussu, aynı ve bir olsaydı bilgi ve hikmet batıl olurdu. Bilgi ve hikmet, doğru yolla yolsuzluğu göstermek içindir. her taraf yoldan ibaret olsaydı hikmet, abes ve boş bir şey olurdu. Sense bu acı sulu tabiat dükkanı için iki aleminde yıkılmasını hoş görüyorsun. Ben bilip duruyorum ki sen paksın, ham değilsin. Bu soruşunda aşağılık kişilerin anlaması için. Devranın cefası ile alemdeki bütün eziyetler, Tanrıdan uzak olmadan ve gafil bulunmadan daha kolaydır. Çünkü bunlar hep geçer de onlar geçmez. Devlet, ona derler ki insanın canı uyanık olsun.

6.CİLT ANA SAYFASI

MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI


Türkmüsün.net

Copyright © 2005 Türkmüsün.net    Tüm hakları saklıdır.