|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 6-
AYIPLARI ÖRTEN HEKİM
Birisi hastalandı. Hekimi gidip dedi ki: Nabzımı ele al da
içimdeki derdi anla. Çünkü nabızdaki damar kalbe ulaşır. Kalp görünmez kayıptır.
Onun hali, nabızdan anlaşılır, çünkü nabızla ilişiği vardır. Ey emin kişi, yel
de gizlidir; kopardığı tozdan, uçurduğu yapraklardan anlaşılır. Sağdan mı
esiyor, soldan mı? Onu sana yaprakların hareketi söyler. Gönül sarhoşluğu
nerededir? Görmezsin. Onu nerkise benzeyen mahmur gözlerde ara. Tanrının
zatından da uzak olduğun için onu peygamberlerle mucizelerden bile bilirsin.
Gizli olan mucize ve kerametler, temiz pirlerden gönüllere akseder. Onların
gönüllerinde yüzlerce hazır kıyamet vardır... En aşağısı şudur: Komşuları sarhoş
olur. Kutlu bir kişinin yanına göçen talihli, Tanrı ile düşüp kalkıyor demektir.
Cansız şeylere tesir eden mucize ya sopa ( nın ejderha olması) dır, ya deniz(in
bölünmesi) dir, yahut da ayın ikiye ayrılışı. Fakat vasıtasız olarak cana tesir
ederse gizlice bir ilgiyle ilgilenir. Mucize ve kerametlerin cansız şeylere
tesiri daimidir, birbiri ardınca ulanır durur. Bu suretle o cansız şeyden adamın
gönlüne tesir eder. Ne hoştur hamur heyulası olmayan ekmek. Ne hoştur Mesih'in
hiç eksilmeyen sofrası, ne hoştur Meryem'in bağsız, bahçesiz yetişen meyvesi.
Kamil erin canından kopup gelen mucizeler, talibin canına, gönlüne hayat gibi
tesir eder. Mucize denizdir, nakıs kişiyse karada yaşayan kuş. Suda yaşayan kuş,
helak olmadan emindir. Her namahremin canını aciz eder, fakat hem dem olan
kişinin canına kudret bağışlar. İçinde bu kutluluğu bulamazsan her an zahirden
istidlalde bulun. Tesirler, insanın duygularında görünür durur. Bunlar, tesir
edeni haber verirler. Her ilacın manası hakikati, her hünerin sanatı, sihri gibi
gizlidir. Fakat yaptığı işe ve eserlerine bakarsan hakikati gizli olmakla
beraber onu meydana çıkarırsın. İçinde gizli olan kuvvet, fiile gelince açığa
çıkar, görünür. Bunların hepsi, sana eserleriyle görünür de nasıl olur. Tanrı,
eserleriyle görünmez? Sebeplerle tesirler, iç ve kabuk değil mi? Araştırırsan
hepsi de onun eserleri değil mi? Eserlerine bakıyor da bazı şeyleri seviyorsun,
peki, neden eserleri bağışlayandan haberin yok? Bir hayale kapılıp halkı
seviyorsun da doğu ve batının padişahını nasıl sevmiyorsun? Ey ulu kişi, bu
sözün sonu gelmez. Bu husustaki hırsımız da dilerim bitmesin. Dön de hasta
hikayesini söyle, ayıpları örten hekimle macerasını anlat. Hekim, hastanın
nabzını tutup halini anladı. İyileşme ümidi hiç yoktu. Dedi ki: Gönlün ne
dilerse onu yap da bedenindeki bu eski dert gitsin. Hatırına ne gelirse yap,
geri durma da sabır ve perhiz, sana eziyet vermesin. Bil ki sabır ve perhiz, bu
hastalığa ziyandır, gönlüne geleni yap. Hastaya, Tanrının dediği gibi adeta
“Dilediğinizi yapın” dedi. Hasta ala dedi, haydi sen git, hayra karşı. Ben ırmak
kıyısına seyre gidiyorum. Kendisine sıhhatten bir kapı açılsın, iyileşsin diye
gönlünün dilediğince ırmak kıyısında gezinip duruyordu. Su kenarında bir sofi
oturmuş, elini yüzünü yıkıyor, temizken bir kat daha temiz oluyordu. Hasta
sofinin kafasını görünce hülyaya kapıldı, içinden bir sille vurmak isteği coştu.
Bulgur aşına tapan sofinin kellesine vurmak için elini kaldırdı. Hekim, içinden
geçeni yapmazsan o, sana dert olur dedi. Tanrı da “Kendinizi, elinizle,
tehlikeye atmayın” buyurmuştur. Hele bir sille aşk edeyim. Bu sabır ve perhiz,
bir tehlikedir. Başkaları gibi çekinme, bir iyice vur bakalım diyordu. Silleyi
aşk edince sofinin kellesinden şırrak diye bir ses çıktı. Sofi, hey asi kaltaban
diye bağırdı. Ona iki üç yumruk vurmak, sakalını, bıyığını yolmak istedi ama
vazgeçti. Halk da hastadır, hummalıdır, çaresizdir. Şeytanın igvasıyla böyle
sille vurur durur. Hepside suçsuzları incitmeye haristir. Birbirlerinin kafasını
noksan görürler. Ey suçsuzların kafasına vuran, bunun cezasını kendi kafanda
görmüyor musun? Ey hava ve hevesini hekimlik sanıp zayıfları tokatlamaya
kalkışan! Sana bu ilaçtır diyen, seninle alay etmiş, sana gülmüştür. O, Adem'e
de buğdaya kılavuzluk ettiydi ya!
Ey Tanrı yardımını dileyen Adem ve Havva, ilaç için bunu
yiyin, “Ebedi olarak yaşarsınız” demişti ya. Şeytan, Adem'in ayağını titretti,
sürçtürdü, onun kafasına vurdu. Fakat o sille döndü, şeytanın kafasına geldi,
ona ceza oldu. Şeytan, Adem'i adam akıllı sürçtürdü ama Adem'in arkası Tanrı
idi, elini tutan Haktı. Adem bir dağdı, yılanla dolsa ne çıkar? Tiryak
madeniydi, ona hiçbir zarar gelmedi. Sende tiryakten bir zerre bile yok,
kurtulacağını nasıl umuyor, nasıl aldanıyorsun? Nerede sen de Halil'cesine
Tanrıya dayanma, nerede sende Kelim'deki keramet? Nerede o Tanrıya dayanma ki
kılıcın İsmail'i kesmesin, nerede o keramet ki Nil'in dibini ana cadde yapsın?
Kutlu bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgar dolar, onu yere yavaş indirir,
kurtulur. Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun ya?
Bu minareden Ad gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da yele
verdiler, canlarını da. Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak.
İp üstünde oynamayı bilmiyorsan ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü. Kendine
kağıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdada niceler başından oldu. O
sofi, kızgınlıktan ateşlendi, ateşe döndü ama işin sonuna göz attı. Taneyi
almayan ve tuzağı gören kişi, ilk saftan adım atar atmaz durur, ileri gitmez.
İşin sonunu gören gözlere ne mutlu. Onlar, bedenin bozulup çürüyüşünü görürler.
Ahmed'in gözü de onu görmüş, cehennemi buradayken kıldan kıla seyretmişti. Arşı,
kürsüyü, cennetleri görmüş, gaflet perdelerini yırtmıştı. Zarardan kurtulmak
istiyorsan gözünü işin önünde kapa, sonuna bak. Sona bak da yokları var gör,
varları, duyguyla duyulan aşağılık bir şey bul. Yoksulluğa düşüp de cömertliği
kim aramaz, dükkanlarda bir kar elde etmeyi kim istemez? Tarlalarda kim mahsul
istemez, fidanlıklardan kim bir fidan ummaz? Medreselerde bilgi elde etmeyi
istemeyen, ibadet yurtlarında tanrı lütfunu dilemeyen var mı? Bütün bunlar
varları, artlarına atmışlar yokları istemekte, yoklara kul olmaktadırlar. Çünkü
Tanrı sanatının madeni mahzeni, yokluktan başka bir yerde tecelli etmez. Bundan
önce bir remizdir söylemiştik. Sakın bunu ve onu iki görme. Demiştik her sanat
sahibi, sanatını meydana getirmek için yokluk arar. Mimar yapılmamış bir yer,
yıkılmış, tavanları çökmüş bir yurt arar. Saka, içinde su olmayan kap
peşindedir. Dülger, kapısı bulunmayan bir ev aramaktadır. Avlanma
zamanında hepsi de yokluğa saldırırlar. Ondan sonra da hepsi yokluktan kaçarlar.
Mademki ümidin yoklukta, neden çekiniyorsun ondan? Tamahının enis olduğu şeyden
bu çekinme nedir? Mademki tamahın o yokluktur, yokluktan yok oluştan bu kaçışın
neden? Eğer bir yuvaya enis olmuşsan neden yokluk pususunda bekliyorsun a canım?
Elinde ne var, ne yoksa hepsinden gönlünü çekmiş, gönül oltasını yokluk denizine
salmışsın. Öyle olduğu halde bu murat denizinden kaçışın neden? O denizden
oltana yüz binlerce av düştü. Neden kârın adını ölüm taktın? Büyüye bak ki kâr
sana ölüm görünmede. Onun büyüsündeki sanat, iki gözünü de bağladı da canlar,
kuyuya rağbet ettiler. Tanrı hilesiyle hayaline kuyunun üstündeki ova tamamı ile
yılan zehrinden ibaret görünür. Hasılı kuyuyu, sığınılacak yer sanır, nihayet
ölüm de onu kuyuya atar. Söylediğim bu yanlışları Attar'ın sözlerinden dinle
azizim. Sofi dedi ki: Kafaya yenen bir sille yüzünden körcesine baş vermeye
gelmez. Teslim hırkasını giyinmişim, bana sille yemek kolay gelir. Düşmanını pek
arık gördü, ben de düşmanca bir yumruk vursam. Kalay gibi eriyip akıverecek.
Derken padişah kısas emredecek. Zaten çadır harap, direk kırık, yıkılmaya bahane
arıyor. Bu ölü herif için kılıç altına gitmek, kısasa razı olmak yazıktır
doğrusu, yazık dedi. Onu dövemediğinden kadıya götürmek kurdu. Çünkü kadı
Tanrının terazisidir. Kilesine şeytan hilesi giremez. O, hasetlerin, çekişlerin
makasıdır. İki düşmanın savaşı dedikodusunu keser. Afsunu şeytanı şişeye
hapseder. Kanunu fitneleri yatıştırır. Tamahkar düşman teraziyi görünce
serkeşliği bırakır, onun hükmüne uyar. Fakat terazi olmazsa çok bile versen
payına razı olmaz.
Kadı rahmettir, savaşı defeder, kıyametteki adalet denizinden
bir katradır o. Katra küçük ve ayağı kısa bile olsa denizin letafeti, ondan
belli olur. Gözündeki tozu temizledin mi katradan Dicleyi görebilirsin. Cüzüler
küllerin haline tanıktır. Gün battıktan sonra batıdan beliren kızıllık, güneşin
varlığını bildirir. Tanrı “Güneş battıktan sonra batıda beliren kızıllığa and
olsun” dediği zaman Ahmed'in cismine yemin etmiştir. Karınca bir tanecik buğdayı
görüp harmanı anlasaydı hiç o bir tane buğdayın üstüne titrer miydi? Sen yine
sözüne gel, sofi sabırsız. Yediği sillenin cezasını acele istemekte. Ey zulümler
eden, nasıl oluyor da gönlün hoş yaptığını çekmeyeceksin mi sanıyorsun da gafil
oluyorsun? Yoksa yaptıklarını unuttun mu ki gaflet, perdelerini indirdi? Ardında
düşmanların olmasaydı düşmanların sana haset ederdi. Fakat sende olan hukuk
yüzünden hapistesin. Yaptığın isyanlar yüzünden azar azar özür dilemeye bak. Bak
da ceza veren seni birden tutmasın. Ey dost, suyunu durult. Sofi kendisine sille
vuran adamın yanına gidip davacı gibi eteğine yapıştı. Onu çeke çeke kadının
yanına götürdü. Bu ters eşeği ya eşeğe bindir, halka göstererek ceza ver. Yahut
da döverek cezalandır. Artık hangisini münasip görürsen onu yap. Senin verdiğin
cezadan ölse bile ölür gider, soran bile olmaz. Kadını şer-an vurduğu sopayla
birisi ölürse kadı, onu ödemez. Çünkü şeriatin emri oyuncak değildir. o, Tanrı
vekilidir, Tanrı adaletinin gölgesidir. Her hak sahibiyle cezaya müstahak olanın
aynasıdır o. O, mazlumun hakkını hak etmek için ceza verir, kendi ırzı için
kızgınlığından yahut da bir şey kazanmak için değil. Onun cezası, Tanrı içindir,
kıyamet günü içindir. Bu ceza da bir hata olsa bile ona diyet lazım gelmez.
Çünkü birisini kendisi için döven borçludur. Tanrı için döven her şeyden
emindir. Baba oğlunu dövse de oğlu ölse kan diyetini vermesi lazımdır. Çünkü onu
kendi işi için dövmüştür. Oğulun babaya hizmeti vaciptir. Fakat çocuğun
öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma, öğretmene hiçbir şey olmaz.
Çünkü öğretmen Tanrı vekilidir, emindir. Her eminin hakkındaki hükümde böyledir.
Talebenin öğretmene hizmeti farz değildir. bu yüzden de üstat ona kendisi için
bir ceza vermez. Baba döverse kendi hizmeti için döver, bundan dolayı,kan
pahasından kurtulamaz. Ey Zülfikar, kendi varlığının, benliğinin başını kes.
Kendinden geç, derviş gibi yok ol. Kendinden geçtin, varlığını bıraktın mı ne
yaparsan Tanrı yapar. “Sen atmadın, Tanrı attı” hükmüne girersin, eminsin. O
diyet Tanrıyadır, emin olan adama değil. Bu, “Fıkıh” ta uzun uzadiye ve
etraflıca anlatılmıştır. Her dükkanın ayrı bir sanatı, ayrı bir karı vardır.
Mesnevide yokluk dükkanıdır oğul. Kunduracı dükkanında güzel deriler bulunur.
Herhangi bir tahta parçası görürse bil ki kundura kalıbıdır. Kumaş satanlarda
kumaşlar, ipekliler bulunur, demir olsa olsa arşın olarak vardır. Mesnevimiz
vahdet dükkanıdır. Orada birden başka ne görürsen puttur. Halkı tuzağa düşürmek
için putu övmeyi “Onlar ak ve yüce kuşlardır” sözü gibi say. Peygamber, onu
“Vennecmi” suresinde okudu ama o söz, surede bir ayet değildi, sınama için
söylenmiş bir sözdü. Sonunda bütün kafirlerde secde ettiler. Bu, bir sırdı, bu
suretle onlar da yere baş koydular. Bundan sonra anlaşılması güç, karışık bir
söz vardır. Sen, Süleyman'la bulun, şeytanlara karışma. Yine sofi ile kadı
hikayesine gel, o zayıf ve perişan, fakat zalim adamın hikayesini anlat. Kadı
dedi ki: Oğul, önce tavanı durdur da ondan sonra ona hayır, şer bir resim
yapayım. Vuran nerede? Vurduğu yer neresi? Yahu, bu, hastalıkla bir hayal olmuş!
Şeriat dirilerle zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri
tatbik edilebilir mi? Yoklukla kendilerinden geçmiş olanlar, o ölülerden yüz kat
daha ölüdür. Ölü, bir kere ölmüş, bu alemden geçip gitmiştir. Halbuki sofiler,
yüz taraftan ölmüşlerdir. Ölüm, bir kere öldürülmedir. Halbuki bu, üç yüz
ölümdür, her birine de sayısız diyet vardır. Tanrı, bunları defalarla
öldürmüştür ama diyetleri için de ambarlar dökmüştür. Bunların her biri hakikat
aleminde Circis'e benzerler. Altmış kere öldürülmüşler, altmış kere
dirilmişlerdir.
Tanrı, bunları defalarla öldürmüştür ama diyetleri için de
ambarlar dökmüştür. Bunların her biri hakikat aleminde Circis'e benzerler.
Altmış kere öldürülmüşler, altmış kere dirilmişlerdir. Bu çeşir adam, ihsan
sahibi kılıcın zevkiyle öldürülmüştür; fakat bir kere daha vur diye yanar,
sızlanır durur. Vallahi şehit olan, o canlar bağışlayan varlığın aşkıyla ikinci
defa öldürülmeye öyle bir aşıktır ki! Kadı dedi ki: Ben dirilere hükmederim,
mezarlıkta yatan ölülere değil. Bu görünüşte mezarda alçalmış, ölü değil ama
mezarlar onun varlığında gizli. Mezarda ölüyü çok gördün, bir de ölüde mezarı
gör ey kör adam. Bir mezardan üstüne bir kerpiç düşse ne yaparsın, akıllılar
kalkarlar, mezardan davacı olurlar mı? Ölüye kızıp da kinlenmeye öç almaya
kalkışma. Hamam duvarındaki resimle kavgaya girişme. Şükret ki sana bir diri
vurmadı. Çünkü dirinin ret ettiğini Tanrı da ret eder. Dirilerin kızgınlığı
Tanrı kızgınlığıdır, Tanrı zahmıdır. Çünkü o dışı temiz kişi, Tanrıyla diridir.
Tanrı onu öldürmüş, ayağından üflemiş, çabucak kasap gibi derisini yüzmüştür.
Tanrının üfürmesi, ona ebedi olarak kalır. Tanrının üfürmesi kasabın üfürmesine
benzemez. Fakat Tanrı üfürmesiyle kasap üfürmesi arasında çok fark vardır. Bu,
baştan aşağıya kadar lutuftur, kemaldir, öbürü tamamı ile ayıp ve ar. Bu dirilik
üfürmeyle mahvolmuştur; o dirilik, o üfürmeyle gelmiştir, ebedidir. Bu soluk, o
soluk değildir ki söze sığsın, anlatabilsin. Kendine gel de şu kuyunun dibinden
köşkün üstüne çık, yücel! Bunu eşeğe bindirmenin şeriatta yeri yok. Sopanın
resmini eşeğe bindiren var mıdır hiç? Onu eşeğe değil, tabuta bindirmek daha
doğru, daha yerinde.Zulüm nedir? bir şeyi layık olduğu yere koymamak. Sen de
onu, ona layık olan yerden başka bir yere koyup zayi etme. Sofi dedi ki: Peki,
hiçbir suçum, günahım yokken bana bir sille vurmasını reva görüyor musun? Demek
ki bir değirmen eşeği, hiçbir suçu olmayan sofiye bir sille aşk edebilir ha?
Kadı, zayıf adama, az çok paran var mı? Diye sordu. Adam, dünyada yalnız altı
kuruşum var deyince, peki dedi, üç kuruşunu sen harcan, üç kuruşunu da hiç laf
etmeden ver bu adama. o dA zayıf yok yoksul bir adam. Üç kuruşla kendine ekmek
katık alır. Hasta adamın gözü kadının ensesine ilişti. Baktı ki onun kellesi,
sofininkinden daha hoş. Vurduğum sillenin cezası ucuz deyip vurmak için elini
kaldırdı. Kadının yanına gidip kulağına bir şey söyleyecek gibi yaptı, ensesine
bir hudayi sille aşk etti. Dedi ki: Altı kuruşu bölüşün ben de hırıltıdan
gürültüden kurtulayım! Kadı kızınca sofi, hey deli. Şüphe yok ki senin hükmün
adalettir, azgınlık değil. Ey din şeyhi, ey emin adam! Kendine yapılmasını
istemediğin şeyi kardeşine nasıl hükmediyorsun? Bilmiyor musun ki benim için
kuyu kazarsan nihayet kendin düşersin. “Kim kardeşine kuyu kazarsa kendi düşer”
hadisini okumadın mı? Okuduysan a babasının kuzusu önce o hükme sen uy. Kafana
bir sille inmesine sebep olan şu tek hükmün yok mu? Eğer öbür hükümlerin de
böyleyse, vay senin hükümlerine. Kim bilir onlar da başına, ayağına ne dertler
getirir? Bir zalime, sana harcamak için üç kuruş lazım diye acırsın ha. Acımanın
yeri mi? Zalimin elini kes. Halbuki sen, hükmü, dizgini o zalimin eline
veriyorsun. Sen ey adaleti bilinmez adam, kurt yavrusuna süt veren keçiye
benziyorsun! Kadı dedi ki: Kaza be kaderden gelen her silleye her cefaya razı
olmamız gerek. Alnımızın yazısına içten razıyım, yüzüm ekşidi ama hoş gör; hak,
acıdır. Gönlüm bağdır, gözüm buluta benzer. Bulut ağladı mı bağ güler,
neşelenir, hoş bir hale gelir. Kıtlık yılında gülüp duran güneşin yüzünden
baplar, bahçeler ölüm haline girer, can çekişirler. Tanrının “Çok ağlayın”
emrini okumuşsundur. Peki, ne diye pişmiş kelle gibi sırıtıp kaldın ya? Mum gibi
daima göz yaşı dökersen mum gibi evi aydınlatmış olursun. Anasının yahut
babasının ekşi suratı,çocuğu her zarardan korur. Ey sersem sersem gülüp duran,
gülmenin zevkini gördün, bir de ağlamanın zevkini seyret. O, şeker madenidir.
Seni cehennem ağlatırsa onu anmak, sana cennetten hoştur. gülmeler, ağlamalarda
gizlidir. Ey saf ve temiz kişi, defineyi yıkık yerlerde ara.
Sonraki Sayfaya Devam
6.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|