|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 5-
EMRİN LEZZETİ
Padişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini
divanda toplanmış buldu. O nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline
vererek. Dedi ki: Bu, nasıl bir mücevher, değeri nedir? vezir, yüz eşek yükü
altın değerinde bir mücevher dedi. Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki:
Nasıl kırabilirim? Senin hazinenin malını iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer
biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl reva görebilir? Padişah
vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert ve er padişah
inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka daha nice
ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski vakalara
ait bahislerde bulundu. Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi
olsa dedi ne değer acaba? Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde.
Tanrı ülkeyi tehlikelerden korusun. Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey
kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu kırıp ufalamak pek yazıktır, pek
yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak. Gündüzün nuru bile ona uymada.
Bunu kırmaya nasıl elim varır? Nasıl olur da padişahın hazinesine düşman olurum
dedi. Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı.
Bir müddet sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle
söyledi, bütün beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini
arttırdı o aşağılık kişileri yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi
de veziri taklit ederek böyle söylediler. Gerçi dünyanın değeri taklittir ama
her mukallit de sınanmada rüsvay olur. Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta,
bu güzellikte olan bir mücevherin değeri nedir? eyaz söyleyebileceğimden de
fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse hemen onu kır, hurdahaş et.
Eyaz'ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak
etti. Belki o delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş
gizlemişti. Yusuf gibi hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde
görmüştü. Kime fetih ve zafer, haber verirse onca murada ermede birdir, ermeme
de. Kimin payandası, sevgilinin, vuslatı olursa o, kırılmadan savaşmadan ne
korkacak? Karşısındakini mat edeceğini iyice bilen at gitmiş, fil gitmiş aldırır
mı? Onca bunlar zaten saçma şeylerdir. At arayan, atını alıp götürse al götür
der, önüne düşecek o at değil ya. İnsan atla bir soydan olur mu? Adamın ata olan
sevgisi, öne geçmek içindir. Suretler için bu kadar elem çekme. Suret baş ağrısı
olmaksızın manayı elde et. Zahit, işin sonunu düşünür. Soru hesap günü halim ne
olacak diye dertlenir. Ariflerse başlangıçtan, önden haberdardır, sonu düşünme
derdinden de kurtulmuşlardır. Arifte arif olmadan önce korku da vardı, yalvarış
da. Fakat Tanrı takdirini bildiğinden, işin önünden haberdar olduğundan bu
bilgi, her ikisini de ortadan kaldırmıştır. Evvelce mercimek ektiğini
bildiğinden ne mahsul elde edeceğini de bilir. Ariftir korkudan da kurtulmuştur,
ürkmeden de. Tanrı kılıcı, o hay huyu kesmiş, ikiye bölmüştür. Evvelce Tanrıdan
korkar umardı. Korku yok oldu o yalvarış meydana çıktı. Eyaz da o değerli
mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne korkusuzluk
Tanrı hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun hepsi
de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin değeri
ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı. Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular,
Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi? Sizce Tanrı hakkı için söyleyin,
Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi? Ey mücevhere bakan,
Padişaha aldırış etmeyen beyler, önünüzde gul var ana cadde değil. Ben gözümü
padişahtan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Boyalı taşı seçip Padişahın
buyruğunu geri bırakan canda hiçbir cevher, hiçbir değer yoktur. Gül renkli
oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir ve şaş. Dereye gir testiyi
taşa çal. Kokuya renge ateş ver. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar
gibi renge kokuya tapma. Bu sözler üzerine o yüce erler, bu hatalarına özür
olmak üzere başlarını önlerine eğdiler. O anda her birinin gönüllerinden belki
iki yüz kere ah çıktı, bir duman gibi ta göğe kadar ulaştı. Padiaşh ihtiyar
cellada emir verdi: Bu çerçöpü benim yüce tapumdan uzaklaştır. Bu aşağılık
adamlar, bu yüce makama layık değiller. Bir taş için benim buyruğumu ret
ettiler. Buyruğum, bu çeşit fesatçılarca bir boyalı taş için hor hakir oldu.
Bunun üzerine merhametli Eyaz sıçradı, o ulu Padişahın tahtına doğru koştu.
Secde edip boğazını tutarak, padişahım dedi, senin gibi yüce bir padişahın
sultanlığına gök yüzü bile hayran olmuştur. Ey hüma kuşu, hümalar kutluluğu
senden bulur, cömertler cömertliğe senden ereler. Ey kerem sahibi, alemdeki
kerem ve ihsanlar, senin bağışlamana karşı mahvolur gider. Ey lütuf sahibi,
kırmızı gül, seni görünce utancından gömleğini yırtar. Yarlıgama senin
yarlıgamanla doymuş, tilkiler, senin affınla aslanlara üstün olmuştur. Senin
buyuğuna karşı korkusuzca harekette bulunan, affından başka nereye dayansın? Bu
suçluların gafletleri, küstahlıları, ey af madeni padişah, senin affının
çokluğundan meydana geldi. Gaflet daima küstahlıktan meydana gelir. Ululama
gözden kuru ağrıyı giderir. Gaflet ve kötü bir alışkanlık olan unutkanlık,
ululama ateşiyle yanıp gider. Onun heybeti adama uyaklık ve anlayış verir,
adamın içindeki unutkanlık ve yanılma çıkar, kalmaz. Yağma zamanı halkın uykusu
gelmez. Kimse hırkamı çalmasınlar diye uyumaz. Hırka korkusu ile bile uyku
kaçarsa artık can ve boğaz korkusu ile kim uyur ki? Buna tanık “Rabbimiz, unutup
işlediğimiz suçlarla bizi suçlu sayma” ayetidir. Çünkü unutma da bir bakıma
suçtur. Unutan, onu layık olduğu veçhile ululamıştır. Yoksa hiç savaşta adamı
uyku tutar mı? Unutma, çaresiz gelip çatar ama buna tutulmamak için de sebeplere
yapışmak lazım. Çünkü onu ululamada gevşeklik gösterdi mi insanda ya unutma
meydana gelir, ya yanlış. Sarhoş gibi hani. O da cinayetlerde bulunur, sonra da
mazurdum, ne yapayım der. Ona derler ki: Doğru ama a kötü işli, o zıkkımı sen
içtin, dileğinle isteğinle zıkkımlandın. Sarhoşluk sana kendi kendine gelmedi,
onu sen davet ettin. O dileği de kendin meydana getirdin. Sarhoşluk, senin
kastın, çalışıp çabalaman olmasaydı da kendi kendine sana gelip çatsaydı can
sakisi, senin ahdini korur, gözetirdi. Sana arka olur, senin adına o, özür
dilerdi. Tanrı sarhoşluğuna kul köle olayım. Ey her çeşit elde edilen şey,
kendisinden olan Tanrı, bütün alemin af ve ihsanı, senin ihsanından bir
zerredir. Aflar senin affını överler. İnsanlar, sakının, ona benzer ona eşit
yoktur. Onların canlarını sen bağışla, huzurundan da kovma. Ey muradına erişen,
senin damağının tadıdır onlar. Yüzünü görene acı, nasıl olur da seni gören, acı
ayrılığını çekebilir? Ayrılıktan bahsediyorsun, ne yaparsan yap da bunu yapma.
Senin tuzağına tutulup yüz binlerce defa ölmek bile ayrılmaya bedel olamaz. Ey
suçluların feryadına yetişen ayrılık acısını erlerden de uzaklaştır, kadınlardan
da. Senin vuslatını umarak ölmek hoştur. Fakat ayrılığın acısı, ateşin
üstündedir. Kafir bile cehennemden bana bir baksaydın cehennemde olduğuma gam mı
çekerdim deyip durur. Çünkü o bakış, bütün eziyetleri tatlılaştırır; büyücülerin
el ve ayaklarının kan diyetidir o bakış. Gökyüzü zararı yok sesini dudu.
Gökyüzü, sanki o savlicana bir top kesildi. Firavunun vuruşu bize zarar vermez
ki dediler, Tanrının lütfu, başkalarının kahrından üstündür.
5.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|