|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 1-
KADININ FENDİ 1
Eski zamanda bir halife vardı ki, Hatem'i cömertliğine köle
etmişti. İhsan ve adalet bayrağını yüceltmiş, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı
kaldırmıştı. Deniz ve inci, onun vergisine nispetle ehemmiyetsiz bir hale gelmiş
lutuf ve ihsan Kaf'tan Kaf'a yayılmıştı. O padişah, topraktan ibaret olan şu
yeryüzünde bulut ve yağmurdu. İn'am ve ihsan sahibi Tanrı'nın vericiliğine
mazhardı. Deniz ve maden, onun ihsanına karşı zelzeleye düşmüş, onun
cömertliğine doğru kafile kafile gelip duruyordu. Kapısı, hacet kıblesiydi.
Şöhreti, cömertlikle bütün aleme yayılmıştı. Onun vergisinden, onun
cömertliğinden Acem de şaşırmıştı,Rum da. Türk de hayrete dalmıştı, Arap da.
Hayat suyu, kerem deniziydi. Onun yüzünden Arap da dirilmişti. Acem de! Bir gece
bir bedevi karısı, dedikoduyu hadden aşırarak kocasına dedi ki: Bütün bu
yoksulluğu, bu cefayı biz çekmekteyiz. Alemin ömrü hoşlukla geçiyor. Sade biz
kötü bir haldeyiz. Ekmeğimiz yok, katığımız dert ve haset... Testimiz yok
suyumuz gözyaşı. Gündüzün elbisemiz güneşin ziyası... Geceleyin döşek ve
yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan değil mi ayı, okkalık ekmek sanıp elimizle
gökyüzüne saldırıyoruz. Yoksullar bizim yoksulluğumuzdan ve gece gündüz yiyecek
düşünmemizden arlanıyorlar. Samiri'nin halktan kaçtığı gibi akraba, yabancı...
herkes bizden kaçıyor. Birisinden bir avuç mercimek isteyecek olsak bize Sus,
geber, babalar çıkarasıca! diyor. Arabın iftiharı, savaş ve ihsandır. Sence arap
içinde yazıda kazınıp yok edilecek bir yanlışa benziyorsun. Ne savaşı? Zaten biz
savaşsız öldürülmüş, bitmişiz; yoksulluk kılıcıyla başımız uçurulmuş, gitmiş!
İhsan nerede? Yoksulluğun etrafında dönüp dolaşarak ağ örmekte, havada uçan
sineğin damarını sokup kanını emmekteyiz. Hele bize misafir gelsin... Geceleyin
uyuyunca elbisesini soymazsam ben de adam değilim! Bundan dolayı bilenler,
hikmetle dediler ki: ihsan ve kerem sahiplerine konuk olmak gerek. Halbuki sen,
öyle birisinin müridisin ki hasisliği yüzünden kendisi galip değil, seni nasıl
galip edecek? Sana nur vermesi şöyle dursun... bilakis kapkara bir hale koyar.
Kendisinin nuru yok, onunla görüşüp konuşanlar nereden nurlanacak? Bir çeşit
şeyh, gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çeker ama zararlı ilaçtan
başka bir şey çekemez ki. Yoksulluk ve meşakkatta bizim halimiz de böyledir.
Bize aldanıp da hiçbir konuk gelmez. On yıllık kıtlığı mücessem olarak
görmedinse gözünü aç da bize bak! Görünüşümüz davacı adamların içi gibi gönlü
kapkara, fakat dili şaşalalı! Tanrı'dan onda ne bir koku var, ne bir eser. Fakat
davası Şit'ten de ileri, Adem'den de! Hatta ona, Şeytan bile kendisini
göstermez. Böyle olduğu halde o Biz Abdallardanız, hatta daha ilerdeyiz.
Kendisini adam sansınlar diye dervişlerin bir hayli sözünü çalmış çırpmıştır.
Söz söylerken lafı Bayezid'den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur. Halbuki
onun içyüzünden Yezid arlanır.
Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne
bir kemik bile atmamıştır. O ise Sofrayı yaydım, Hakkın vekiliyim, halife
oğluyum diye bağırıp durmaktadır. Ey aşağılık saf kişiler, gelin... gelin de
ihsan keremimin sofrasından, kimse mani olmaksızın yeyin demektir. Onlar da onun
başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şeyh Yarın der. Fakat bir
türlü o yarın gelip çatmaz. Ademoğlunun, az çok sırrı meydana çıkabilmek için
uzun zamanlar lazımdır. Tek duvarın altında define mi var, yoksa alan karınca
ejderha yuvası mı? Oyalancı şeyhin hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya kadar
talibin de ömrü tükenmiş olur: artık anlamanın ne faydası var? Fakat nadir
olarak talibin itikadındaki parlaklık yüzünden şeyhin yalanı talibe faydalı
olur. Şeyhi, can sanır, ceset çıkar ama talip, kendi iyi niyeti yüzünden öyle
bir makama erişir ki... Hali, tıpkı gece ortasında kıble arayana benzer. Kıble
bulunmasa bile namazı caizdir. Davacı ve yalancı şeyhin can kıtlığı gizlidir.
Fakat bizdeki ekmek kıtlığı meydanda. Niçin bunu, davacı şeyh gibi gizleyelim?
Neden fayda olmadığı halde utanıp arlanarak can çekişelim? Kocası dedi ki: Daha
ne vakte kadar gelir ve mahsul arayıp duracaksın; zaten ömrümüzden ne kaldı ki?
Çoğu geçip gitti. Akıllı kişi, artığa, eksiğe bakmaz; çünkü ikisi de sel gibi
geçer. Sel ister saf olsun, ister bulanık... Mademki baki değildir, ondan
bahsetme? Bu alemde binlerce canlı, sıkıntısız, hoş bir halde yaşamakta, geçinip
gitmektedir. Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde ağaçta
Tanrıya şükreder. Bülbül Ey duaya icabet eden Tanrı, rızık hususunda itimadımız
sana diye Tanrıya hamdeyler. Doğan, rızkını padişahın elinden umduğundan bütün
pis şeylerden ümidini kesmiştir. Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün
mahlukat Tanrı ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi. Gönlümüzdeki bütün bu
gamlar, heva ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir. Bu
kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. Bu böyle oldu kuruntuları da
vesveselerimizdir. Bil ki her hastalık ölümden bir parçadır. Çaresi varsa,
ölümün bir cüz'ünü kendinden kov! Ölümün bir cüz'ünden bile kaçamadığın halde
onun hepsini başından aşağıya dökecekler, bunu iyice bil! Ölümün cüz'ü olan
hastalık sana taht geliyorsa bil ki Tanrı küllü, yani ölümü de sana
tatlılaştırır. Hastalıklar, ölümden elçi olarak gelmektedir; ey boşboğaz, ölümün
elçisinden yüz çevirme! Tatlı yaşayan, sonunda acı öldü. Ten kaydında olan
canını kurtaramadı. Koyunları kırdan sürer getirirler; hangisi daha besli ise
onu keserler. Gece geçti, sabah oldu. Sen ne vakte kadar bu altın masalını yeni
baştan söyleyip duracaksın? Gençken daha kanaatliydin; şimdi altın istiyorsun,
halbuki sen önceden altındın. Üzümlerle dolu bir asmaydın; nasıl oldu da kesada
uğradın; üzümün tam olacakken bozulup gittin? Meyvanın günden güne daha tatlı
olması lazım. İp eğirenler gibi gerisin geriye gitmenin luzumu yok! Sen bizim
eşimizsin; işlerin başarılması için eşlerin aynı huyda olmaları lazımdır.
Eşlerin birbirine benzemesi lazım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!
Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işine yaramaz. Kapı
kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu? Ormandaki aslana kurdun çift
olduğunu hiç gördün mü? Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç, devenin
üstünde doğru duramaz. Ben sağlam bir yürekle kanaat yolunda gidiyorum; sen neye
kınama yolunu tutuyorsun? Kanaatkar adam ihlasla, yüreği yanarak sabaha kadar
karısına bu yolda sözler söyledi. Kadın ona haykırdı: Ey namustan gayri bir şeyi
olmayan, artık bundan fazla senin afsununu istemem. Yürü git. Gayri bu davadan
bahsetme; kibir ve azamete dair saçma sapan şeyler söyleyip durma! Ne vakte
kadar bu tumturaklı sözler, bu işler güçler? Kendi halini, kendi işini gör de
utan! Kibir çirkindir ama dilencilerden olursa daha çirkin. Soğuk gün ortalık
kar... Bir de elbise ıslak olursa...
Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; Ne
vakte kadar kibir, azamet! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki?
Kanaatten ancak bir ad öğrendin. Peygamber Kanaat nedir? Hazinedir? Dedi. Sen
hazineyi mihnet ve meşakkatten ayırt edemiyorsun. Bu kanaat daimi bir hazineden
başka bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gam ve elem veren artık
beyhude sözlere dalma! Yürü bana Eşim deme, az koltukla. Ben insafın eşiyim,
hilenin değil. Neden padişahtan, beyden dem urup durmaktasın? Yoksulluktan
havada sivrisineği bile avlamaktasın. Bir kemik parçası için köpeklerle
dalaşmakta, içi boş ney gibi inleyip durmaktasın. Bana öyle horlukla kötü kötü
bakma ki damarlarının içinde dolaşan sırları söylemeyeyim. Kendi aklını benden
fazla görüyorsun; Ya şu az akıllı olan beni nasıl gördün? ( Büsbütün aşağı değil
mi?) Çirkin kurt gibi üstümüze atlama. Senin gibi insanı utandıracak akla sahip
olmaktansa akılsızlık daha iyi! Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl,
akıl değildir, yılan ve akreptir. Senin hile ve zulmünün hasmı Allah olsun; hile
elin bize uzanmasın! Ne şaşılacak şey ki sen hem yılansın, hem afsuncu... Ey
Arap, sen yılansın, hem de çirkin yılan! Eğer karga kendi çirkinliğini
anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi. Afsuncu düşman gibi, yılana afsun okur,
yılan da onu afsunlar. Yılanın afsunu, yılancıya tuzak olmasaydı yılanın
afsununa aldanır, onunla meşgul olu muydu? Afsuncu, kazanç hırsına düşünce
yılanın kendisini afsunladığını anlamaz. Yılan Ey afsuncu, kendine gel. Kendine
gel. Kendi hünerini gördün, bir de benim afsunumu gör! Sen beni Hak'kın adıyla
afsunladın, bu suretle de beni halka rüsvay etmek istedin. Beni Hak'kın adı
bağladı, senin tedbirin değil. Hakk'ın adını tuzak yaptın, yazıklar olsun sana!
Senden benim hakkımı Tanrının adı alacak. Ben canımı da Tanrı adına ısmarladım,
tenimi de. Tanrı adı, beni yaraladığın için ya can damarını koparsın, yahut seni
de benim gibi mahsup etsin! der. Kadın bu yolda sert sözlerle genç kocasına
tomarlar okudu. Bedevi dedi ki: Ey kadın, sen kadın mısın, yoksa hüzün ve keder
atası mı? Yoksulluk, benim için iftihar edilecek bir şeydir; başıma kakma! Mal
ve para başta küllah gibidir. Küllaha sığınan keldir.Kıvırcık ve güzel saçları
olan kişiye gelince: küllahı giderse ona daha hoş gelir. Tanrı eri göz gibidir.
Gözün kapalı olmaktansa, açık olması daha iyidir. Esirci, esiri satarken ayıp
örten elbiseyi soyar. Esirin bir kusuru olursa hiç onu soyar mı? Soyması şöyle
dursun, bir hile ile ne yapıp yapar, onu elbiseyle gösterir. Bu iyiden kötüden,
olur olmaz şeyden utanır. Soyarsam utanıp senden ürker der. Zengin kulağına
kadar ayıp içine dalmıştır: fakat malı vardır ve mal ayıbını örter. Tamahkar
tamahı yüzünden zengin ayıbını görmez. Tamahkar bütün gönülleri kaplar. Yoksul,
halis altın gibi sevilse yine kumaşı, dükkana yol bulmaz, sözünü kimse dinlemez.
Yoksulluk, senin anlayacağın şey değildir; yoksulluğa hor bakma; Çünkü
yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Tanrı'dan pek büyük bir rızıkları
vardır. Ulu Tanrı adildir; adiller, nasıl olur da çaresiz biçarelere
zulmederler? Birisine nimet, mal, matrah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar
mı? Böyle bir iş, Tanrı'dan, iki cihanı yaratan umulur mu? Elfakru Fahri hadisi,
saçma ve asılsız bir söz mü; bu sözde binlerce naz ve nimet gizli değil mi?
Hiddetle bana lakaplar taktın; ben sevgilimin dostuyum, onu elde ederim. Halbuki
sen bir yalancı, afsuncusun dedi. Yılan tutsam bile dişini söker, bu suretle onu
başı ezilmekten kurtarırım. Çünkü o diş, onun can düşmanıdır; ben, düşmanı da bu
suretle kendime dost ederim. Ben asla tamahtan afsun okumam. Ben bu tamahı baş
aşağı etmişimdir. Tanrı göstermesin... Benim halka karşı tamahım yok. Gönlümde
kanaatten bir alem var. Sen armut ağacı tepesinden böyle görüyorsun. Aşağı in de
sende o şüphe kalmasın. Biraz dönersen başın dönmeğe başlar; evi dönüyor
görürsün... Halbuki dönen sensin!
Sonraki Sayfaya Devam
1.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|