|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 5-
BU NE YAMAN ÇELİŞKİ
Ahmaklar bilgisizliklerinden Mecnun'a dediler ki: Leyla pek o
kadar ahım şahım bir şey değil. Şehrimizde ondan daha güzel ay gibi yüz binlerce
kız var. Mecnun dedi ki: Suret testidir, güzellik şarap, Tanrı bana onun
suretinden şarap içirmede. Halbuki onun testisinden size sirke verdi de onun
için onun sevgisi, sizin kulağınızı tutup çekmede. Tanrı, bir testiden hem zehir
verir, hem bal. Onu bana veren de ulu Tanrıdır, bunu, şuna veren de. Testiyi
görüyorsun ama o şarap, doğru olmayan göze görünmez. Can zevki, ehlinden
başkasına bakmaz, hısmından başkasına nişane vermez. O şarap, ehlinden başkasını
görmez. Şu zarf hicapları ise onu gizleyen çadırlara benzer. O deniz bir
çadırdır ki onun içinde kaz yaşar. Fakat kuzgunlar ölürler. Zehir, yılana
gıdadır, azıktır. Ondan başkasına ise yılanın zehri, derttir ölümdür. Her
minnetin sureti, bana cennettir, ona cehennem. Şu halde gördüğünüz bütün
cisimlerle bütün eşyada hem gıda vardır, hem zehir, fakat siz görmezsiniz. Her
cisim, bir kaseye, bir testiye benzer. Onda hem gıda vardır, hem gönül yakıcı
bir hassa. Kase meydandadır içindeki gıda gizli. O kaseden ne yediğini yalnızca
yiyen bilir. Yusuf'un sureti güzel bir kadehti. Babası o kadehten yüzlerce neşe
şarabı içerdi. Fakat kardeşleri, ondan zehirli bir su içtiler de bu öfkeleri,
kinleri arttı. Sonra yine Zeliha, şekerler yedi, aşktan bir başka çeşit afyon
yuttu. O güzeli Yusuf'tan Yakup'un aldığı gıdadan başka türlü bir gıda aldı.
Çeşit, çeşit şerbetler, fakat tesiri bir. Bu suretle de gayb alemine ait hiçbir
şüphem kalmaz ya. Şarap gayb alemindendir, testi bu cihandan. Testi meydandadır,
içindeki şarap gizliden gizli. Namahremlerin gözlerinden pek gizli ama
mahremlere meydanda, apaçık. Tanrım gözlerim sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz
sırtımızı ağırlaştırdı, büktü, sen bizi affet. Ey gizli Tanrı, o alemde de
doldun, bu alemde de. Doğu nurunun da üstüne yüceldin, batı nurunun da. Sen, bir
sırsın ki sırrımızı açığa vurur, bilirsin. Sen, bir fecirsin, kin nehirlerimizi
kaynatır akıtırsın. Ey zatı gizli ihsanı duyulur Tanrı, sen su gibisin, bir
değirmen taşına benzeriz. Sen yel gibisin, bir toz gibi. Yeli gizlersin de tozu
meydandadır. Sen bir baharsın, biz bağ gibi yemyeşil, hoş bir haldeyiz. O
gizlidir ihsanı aşikar. Sen can gibisin, biz ele, ayağa benzeriz. Elin tutup koy
vermesi, can vasıtası iledir. Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu
anlatışı akıldan alır, akıldan beller. Sen sevinç gibisin, biz gülme gibi. Yani
sevincin sonucu güler neşeleniriz. Bizim hareketimiz, her an sana bir tanıklık
vermede; ululuk ıssı Tanrıya bir tanıktır. Değirmen taşının ıstıraplarla dönüşü
de, suyun varlığına tanıktır. Ey benim vehmimden, dedikodundan dışarı olan
Tanrı, toprak benim de başıma, getirdiğim örneğin de başına. Kul sabretmez,
güzel güzel tasvirlerde bulunur. Her an sana, canım, ayaklarının altına yayılmış
bir döşemedir. Hani o çoban gibi. O da Yarabbi, seni arayan çobana gel. Gel de
gömleğindeki bitleri ayıklayayım, kırayım. Çarığını dikeyim eteğini öpeyim
diyordu ya. Kimse aşk ve muhabbette ona eş olamazdı, fakat Tanrıyı tesbih
etmeyi, ona söz söylemeyi bilmiyordu. Onun aşkı, gökyüzüne çadır kurmuştu.
Köpeğe benzeyen can, o çobanın çadırı önünde bir köpek kesilmişti. Tanrı aşkının
denizi coşunca onun gönlüne vurdu, senin kulağına değdi. Sözü kuvvetli,
cerbezesi yerinde bir vaaz eden vardı. Mimbere çıkmış vaaz ediyordu. Kadın,
erkek, herkes mimberin dibine toplanmıştı. Cuha'da bir çarşaf giyip yüzünü
örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu tanımıyordu. Bir kadın, vaaz edene
gizlice sordu: Kasıktaki kıllar namazın bozulmasına sebep olur mu? Vaiz dedi ki:
Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam otu ile, ya ustura ile tıraş etmen lazım
ki namaz tamam olsun, kabul edilsin.
Kadın: Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz dedi. Vaiz
eden dedi ki: Bir arpa boyu uzun olursa tıraş etmek farzdır. Cuha, hemen kız
kardeş dedi, bak bakalım benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu? Tanrı rızası
için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı? Yanındaki
kadın, Cuha'nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir
nara attı. Hoca sözüm gönlüne tesir etti dedi. Cuha dedi ki: Hayır, gönlüne
tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir etseydi vay haline.
O büyücülerin gönlüne birazcık tesir etti de onlarca sopa da bir oldu, el de.
Padişahım, bir ihtiyarın sopasını alsan o sopa onun eli ayağı olduğu için pek
incinir. Halbuki onlar, elleri, ayakları kesileceği halde “Bize bir zarar olmaz
ki” diye nara attılar, naraları gökyüzüne vardı. Hadi, gel kes dediler, can, can
çekişmeden kurtulur. Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz. Beden olmaksızın da
Tanrı ile yaşarız. Ne mutlu o kişiye ki kendi zatını tanıdı, ebedi emniyet
sahasında bir köşk kurdu. Çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Halbuki büyük
adama göre bu, hiçbir şey değildir. Gönle göre de beden, beden cevizle kuru
üzümdür. Çocuk nereden büyüklerin bilgisine sahip olacak? Kim, perde ardındaysa
zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz. Bir adam sakalla, hayayla erkek
olsaydı keçinin de sakalı var. O da adam olurdu. Halbuki keçi, kötü bir kılavuz
olur, kendisine uyanları ancak kasaba çeker götürür. Sakalını tarar, ben ileri
gelen biriyim demek ister. Doğru, ileri gelensin ama ölüme ve gama. Kendine gel
de sakaldan vaz geç, kendine bir yol tut, bu benliği bu teşvişi bırak. Bu
suretle de aşıklar için gül suyu kesil, gül bahçesine kılavuz ol, öne düş. Gül
kokusu nedir? akıl nefesi, ebediyet ülkesinin güzel kılavuzu. Bayezid zamanında
bir kafir vardı. Ona kutlu bir Müslüman dedi ki: Ne olur Müslüman olsan da
yüzlerce kurtuluşa erişsen, ululuklar bulsan. Kafir dedi ki: Eğer Müslümanlık,
alemin şeyhi Bayezid'in Müslümanlığı ise, ben ona takat getiremem. O, benim
çalışmalarımdan çok üstün. Dine imana inanmıyorum ama onun imanına adamakıllı
iman etmişim. İmanım var ki o, herkesten yüce, pek latif, pek nurlu. Ağzım
adamakıllı mühürlü, iman edemem ama gizliden gizliye onun imanına müminim. Yok
eğer sizin imanınız, imansa ona ne meylim var ne iştahım. İmana yüzlerce meyli
olan sizi gördü mü soğur, kesilir. Çünkü sizin imanınızdan adam, yalnız bir ad
görür, manası yoktur. Nasıl olur da çöle kurtuluş yeri denir? Sizin imanınıza
bakan kişinin imana olan sevgisi soğur gider. Bir müezzin vardı, sesi pek
çirkindi. Kafir ülkesinde ezan okurdu. Ezan okuma, savaş çıkar, düşmanlık uzar
dedilerse de, inat etti, pervasızca o kafir ülkesinde ezan okumaya koyuldu. Halk
umumi bir kargaşalıktan korkarken bir de baktılar, elinde bir elbise, kafirin
biri çıkageldi. Dostlar gibi eline mum ve helva almış, öyle bir latif elbiseyi
hediye getiriyordu. Söyleyin o müezzin nerede? Onun selası ve ezanı bana
rahatlık verdi diye sormadaydı. Yahu dediler. Nasıl olur? Hiç o bet ses, insana
rahatlık verir mi? Kafir dedi ki: Sesi kiliseye gelince, benim pek güzel, pek
yüce bir kızım var, çoktandır Müslüman olmak isterdi. Bu sevda, kafasından bir
türlü çıkmıyordu. Bunca kafir ona öğüt verdi. Fakat gönlünde iman sevgisi, öyle
bir yerleşmişti ki. Bu dert, adeta bir buhurdanlıktı, ben de öd ağacı. Anbean
imana yöneldikçe ben, dert, azap ve işkence içindeydim.
Bu hususta elimde hiçbir çare yoktu; nihayet müezzin ezan
verince, kızım bu çirkin ses nedir? kulağıma geldi de beni berbat etti. Bütün
ömrümde bu kilisede, şu manastırda bu derece çirkin bir ses duymadım dedi. Kız
kardeşi, bu ezandır, Müslümanlar okur, Müslümanları ibadete çağırırlar dedi.
İnanmadı başkasına sordu, o da evet deyince, inandı, yüzü sapsarı kesildi,
Müslümanlık hevesi kalmadı. Ben teşvişten azaptan kurtuldum, dün gece korkusuz
rahat bir uyku uyudum. Onun sesinden dolayı rahatlaştım. Onun için de ona hediye
getirdim; nerede o adam? Müezzini görünce de hediyeyi kabul et dedi, beni
dertten kurtardın , elimi tuttun. Bana öyle bir ihsanda bulundun ki senin azat
kabul etmez bir kulun oldum. Malda, mülkte, zenginlikte tek bir kişi olsaydım
ağzını altınla doldururdum. İşte sizin imanınızda bunun gibi bir riya, geçici
bir şey. O ezan gibi yol kesici. Fakat Beyazıd'ın imanına, onun doğruluğuna
karşı gönlümde nice hasret var. Hani şu kadın gibi. Eşeğin çiftleşmesini gördü
de dedi ki: Amanın şu tek erkeğe bakın. Çiftleşme buysa bizim kocalarımız,
bizimle çiftleşmiyorlar, içimize aptes bozuyorlar. Bayezid, imanın bütün
şartlarına haiz... Aferinler olsun bunun gibi tek aslana. Onun imanının bir
katrası denize gitse deniz, o katrada gark olur. Nitekim zerrecik ateş,
ormanlara düşse o zerre bütün ormanları yakar, yok eder. Padişahın, yahut
ordunun gönlündeki hayal gibi. O hayal de hayaldir ama savaşta düşmanları
mahveder. Muhammed'in yüzünde bir yıldızdır parladı, kafirlerin, çıfıtların
gevherleri yok oldu. İmana erişen aman buldu, imana gelmeyenlerin şüphesi iki
kat oldu. Önce gelenlerin halis küfrü kalmadı da yerini ya Müslümanlık tuttu, ya
korku... Bu da hileyle suyu yağa karıştırmaktır. Bu örnekler, nurun zerresine
eşit olamaz. Zerre, bir cisimden ayrılmış, küçücük bir parçadan başka bir şey
değildir. zerre,, taksim kabul etmeyen güneş olamaz ki, zerre demekte bil ki
gizli bir muradım var. Sen, denize mahrem değilsin, ancak köpüksün şimdi. Şeyhin
parlak iman güneşi, şeyhin can doğusundan yüz gösterse. Bütün aşağılık alemi ta
yerin dibine kadar hazine kesilir, bütün yücelikler alemi, yemyeşil cennete
döner. Onun aydın nurdan canı var. Hor hakir topraktan bir bedeni. Şaştım
kaldım, acaba o, bu mu, yoksa o mu? Söyle bu işte müşküle düştüm. Kardeş eğer o,
bu ise o nedir ki yedi kat gök onun nuru ile dolmuş. Yok... o, bu değilse
dostum, şubeden nedir öyleyse? ACABA BU İKİSİNDEN HANGİSİ KİM? Bir adamın bir
karısı vardı. Pek hilebaz, pek kötü huylu ve yol kesici bir kadındı. Adam, eve
ne getirse harcar, telef ederdi. Adam da sesini çıkarmazdı. Bir gün adam
konuğunu ağırlamak için yüzlerce sıkıntıyla biraz et aldı, eve getirdi. Kadın
onu kebap edip şarapla sildi süpürdü. Adam gelince de düzensiz sözlerle hileye
başladı. Adam dedi ki: Konuk geldi, et nerede? Konuğa yemek çıkarmak lazım.
Kadın eti şu kedi yedi, hadi git et al yine dedi. Adam Aybek dedi, teraziyi
getir, şu kediyi bir tartayım. Terazi geldi, kediyi tarttı, yarım batman geldi.
Bunun üzerine a hilebaz kadın dedi, et yarım batmandı, yarım okka kadar da
fazlalığı olacak. Kedi de yarım batman geldi. Eğer bu kediyse söyle, et nerede?
Yok, bu etse hadi var, bucak bucak kediyi ara. Bayezid de buysa o ruh nedir? o,
o ruhsa şu suret kim? Dostum hayretler içinde hayrete düştüm. Bu ne senin
işin,ne benim işim. Her ikisi de odur. Fakat mahsulüm aslı tanedir, o saman çöpü
feridir. Tanrı hikmeti, bu zıtları birbiriyle kaynaştırdı. Ey kasap, şu oyluk
eti, gerdanla beraber işte. Ruh bedensiz bir iş yapamaz. Kalıbında ruhsuz soğur
donar. Kalıbın meydandadır da canın gizli. Alemin sebepleri de şu ikisinden
düzelmiştir. Toprağı bir adamın başına atarsan baş yarmaz. Suyu birinin başına
atsan yine baş yarılmaz. Baş yarmak istiyorsan suyla toprağı birbirine katıp
kerpiç yapman gerek. Baş yardın mı o kerpiçin suyu, aslına gider, ayrılış
gününde toprak da toprağa kavuşur. Tanrının suyla toprağı birleştirmesindeki
hikmeti, niyazla inattan hasıl olur. Ondan sonra daha başka birleşmeler meydana
gelir ki onları ne kulak duymuştur, ne göz görmüştür. Kulak duysaydı kulak
olarak kalır, yahut artık başka sözleri duyabilir miydi? Kar ve buz, güneşi
görseydi buzluktan ümidini keser giderdi. Damarlarına iliklerine kadar su
kesilirdi de hava Davut'u, ondan zırh yapardı. Her ağacın canına derman olurdu.
Her ağaç, onun kudumiyle devlet olurdu. Halbuki o donmuş buz, öylece kalakaldı
da ağaçlara bana dokunmayın demeye başladı. O buz gibi donup kalan adamın cismi
de ne bir şeyle uyuşup birleşir, ne de bir şey, onunla uzlaşır. O, ancak kendi
nefsinin hırsı peşindedir. O da faydasız değildir, yeşillik padişahı da değil.
Eyaz , senin yıldızın, pek yücedir. Her burç, ona durak olamaz. Himmetin öyle
her vefayı beğenir, saflığın öyle her saflığa seçip kabul eder mi hiç?
5.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|