|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 5-
EYAZ'IN DEFİNESİ
Eyaz, pek akıllı, fikirli
olduğundan postu ile çarığını bir odaya asmıştı. Her gün o boş odaya gider,
kendi kendisine ululanma derdi, işte çağırın şu. Padişaha onun bir odası var
dediler, oraya biriktirdiği altınları, gümüşleri altın küplerini koymuş. Kimseyi
oraya sokmuyor. Daima kapısını kapalı tutuyor. Padişah dedi ki: Tuhaf şey. O
kölenin bizden gizlediği nedir ki acaba? Bir beye, oraya git, gece yarısı kapıyı
aç. Odaya gir. Ne bulursan yağma et, sırrını da kapı yoldaşlarına aç. Bizden bu
kadar ikramlar gördüğü, sayısız lütuflarımıza nail olduğu halde hasisliğinden
altın gümüş biriktiriyor ha! Vefa gösterme de seviyorum demede, coşup köpürmede.
Hey gidi buğday gösterip arpa satan hey! Sevgide dirilik bulana kulluktan başka
her şey haramdır, dedi. Gece yarısı o bey, otuz tane güvenilir adamla Eyaz'ın
odasını açmaya gitti. Bunca yiğit meşaleler yakmışlar, sevinerek odaya
gidiyorlar. Padişahın emri bu. Odayı açacak, altın torbalarını alacağız
diyorlardı. Onların birisi hey gidi hey diyordu, altın da nedir? akik, lâl ve
inciden haber ver. Çünkü padişah mahzeninin en has kulu o. Hatta bu güz o
padişaha can mesabesinde. Böyle bir sevgiye karşı yakutun, lâl-in akikin sözü mü
olur? Padişahın ondan şüphesi yoktu. Sınama için bir latifeye girişmişti. Onu
her türlü gıllugıştan temiz biliyordu. Fakat yine de vehmimden gönlü titriyordu.
Allah esirgesin diyordu, ya böyle bir şey çıkarda bundan incinirse. Utanmasını
hiç istemem. Bunu yapmamıştır ya, yapsa bile pekala yapmış. O benim sevgilim, ne
dilerse yapsın! Sevgilimin yaptığını ben yaptım demektir. Ben perdeyim ama
hakikatte o benden ibarettir, ben de oyum. Sonra ondan diyordu, bu çeşit huylar
ne kadar uzak. Bu saçma bir söz beyhude bir hayal. Eyaz'ın böyle bir şey
yapmasına imkan yok. Çünkü o bir deniz ki dibini görmenin imkanı bulunmaz. Yedi
deniz de o denizin bir katrası. Bütün varlık onun dalgasından bir damla. Bütün
temizlikleri o denizden elde ederler. Katraları teker,teker birer sırça yapan
sanatkar. O padişahlar padişahı, hatta padişahlar meydana getiren o. Yalnız kötü
göz deymesin diye adı Eyaz olmuş. Kötü öz şöyle dursun, iyi gözler bile onu
nazarlar. Çünkü güzelliğinin haddi yok, elbette kıskanacaklar. Gökler kadar
geniş bir ağız isterim ki o meleklerin bile kıskandıkları güzeli öveyim. Hatta
bu çeşit bir ağza sahip olsam, yahut bunun yüz misli geniş bir ağız elde etsem
yine de feryat-ü figan o ağza sığamaz. Fakat ey dayandığım dost, bu kadar da
söylemesem gönül sırçası, zayıflığından çatlayacak. Gönül sırçasını pek nazik
gördüm de biraz teskin edebilmek için nice cüppeler yırttım. Güzelim; ben her ay
başı mutlaka üç gün deli olurum. Kendine gel bu gün o üç günün ilki. Bu gün
zafer günü firüze günü değil. Padişahın derdine düşen her gönle anbean ay başı
var. Deli oldum da Mahmut'un hikayesiyle Eyaz'ın vasıflarını söyleyemedim kaldı
gitti işte. Çünkü film rüyaya Hindistan'ı gördü. Köy harap oldu, haraçtan
ümidini kes. Aklım fikrim zayi olduktan sonra nasıl nazım düzebilir, kafiyeye
riayet edebilirim? Dertlerle deliliğim bir değil ki. Bende delilik içinde
delilik var, delilik içinde delilik. Yoklukta varlığı göreli bedenim gizli
işaretlerden eridi bitti. Ey Eyaz aşkınla kıla döndüm, hikayeyi söylemeden
kaldım, artık sen benim hikayemi söyle. Ben aşkla senin hikayeni çok söyledim.
Artık ben hikayeye döndüm, sen benim hikayemi oku. Ey uyduğum zat, zaten
okursun, ben okuyamam. Ben Tur dağına benzerim, sen Musa'sın bu da ses. Biçare
dağ söz nedir, ne bilsin? Dağ, bomboştur, sözü Musa bilir. Dağ bilse,bilse
kadrince bilir. Beden ruh letafetinden çok az bir şeye maliktir.
Ten hesaplarsan usturlaba
benzer, güneşe benzeyen ruhun bir delilidir. Gözü iyi görmeyen müneccimin
usturlaba müracaatı zaruridir. Güneşi usturlapla hesaplaması lazımdır ki güneşin
nerede bulunduğundan bir koku alsın. Doğruyu usturlapla arayan can, gökyüzünü ve
güneşi ne kadar bilebilir? Sen göz usturlabı ile bakıp gördükçe alemi pek dar
görürüsün. Sen alemi gözünün alabildiği kadar görebilirsin. Halbuki alem nerede,
sen neredesin? Niye bıyığını buruyorsun ya? Ariflerin bir sürmesi vardır, onu
ara da dereye benzeyen şu gözün deniz kesilsin. Zerrece aklım fikrim varsa bu ne
sevdadır, bu ne dağınık söz? Aklım, fikrim başımda yoksa benim bunda ne günahım
var? Benim günahım yok ama aklımı alan sevgilinin de günahı yok. Bütün akılların
aklı onun huzurunda ölüp gitmede. Ey akıllara fitne salan, onları hayran eden,
akılların senden başka sığınacağı yer yok. Beni çıldırttığın demden beri aklı
hiç arzulamadım. Beni süsleyip bezediğin zamandan beri güzelliğe hiç haset
etmedim. Senin sevdana düşüp çıldırmam hoş ve iyi değil mi? Tanrı sana hayırlar
versin, evet iyi de! O ister Arapça söylesin ister Farsça. Nerede bir kulak
nerede bir akıl ki o sözleri anlasın. Onun şarabı, her aklın harcı değil. Onun
küpesi her kulağın oyuncağı değil. Bir kere daha delicesine geldim işte. Yürü,
yürü ey can, çabuk bir zincir getir. Fakat sevgilimin zülfünden başka iki yüz
tane zincir olsa kırarım ha. Yine Eyaz'ın aşk hikayesine dön. Çünkü o hikaye
sırlarla dopdolu bir hazinedir. Her gün o güzelim odaya çarığını postunu görmeye
giderdi. Çünkü varlık, insanı adamakıllı sarhoş eder, aklını başından alır,
utancını gönlünden. Önce gelenlerden nice yüz binlerce taifeyi varlık
sarhoşluğu, bu geçitte yere yıktı. İblis de neden Adem benden üstün olsun ki
deyip Azazil kesildi. Ben hem hocayım hem hoca oğlu. Yüz binlerce hünere
kabiliyetim var, her şeyi yapabilirim. Hüner ve marifette kimseden aşağı değilim
ki hizmet etmek üzere düşmanın önünde ayak üstü durayım. Ben ateşten doğdum, o
balçıktan. Ateşe karşı balçığın ne değeri vardır ki? Ben alemin en ulusu,
zamanın övünülecek kişisiyken o vakit o neredeydi? Dedi. Şeytanın can ateşi
alevlenmede. O bir ateştir ki aslı gibi. “Çocuk babasının sırrıdır” denmiştir.
Hayır yanlış söyledim. O ateş Tanrı kahrıdır. Bu hususta bir sebep göstermeye ne
hacet? Sebepsiz ve sebeplerle hiçbir münasebeti olmayan bir iş, ezelden beri
daima olagelmektedir. Onun sebepsiz ve illetsiz pak sanatına, ne sonradan
yaratılan bir şeyin sebebi sığar, ne de sonradan yaratılan bir şey. Baba sırrı
da ne oluyor? Babamız onun yaratışı. Yaradılış içtir, babaysa deriye benzer bir
suret. Bil ki ey aşk fındığı, dostun aşktır. Canını iç haline getirmek ister de
derini yırtar, döker. Sevgilisi deri olan kişinin derisini Tanrı, her an
değiştirir durur. Manen için, ateşe hakimdir. Fakat kabukların, ateşe ancak odun
olabilir. Ateşin kudreti, içinde su olan tahta testinin dışındadır. İnsanın
sırrı ateşten üstündür. Hiç cehennemin maliki ateşe helak olur mu? Şu halde sen,
bedenini çoğaltma, mananın fazla olmasına bak ki Malik ateşten üstün olasın.
Halbuki sen deri üstüne deriye bürünüyor, derilere bürünmüş bir kurda
dönüyorsun. Ateşin yiyeceği ancak deridir. Tanrı kahrı kibrin derisini yırtar,
yüzer. Bu kibirlenme, derinin bir neticesidir. Kibrin mevkii, malı, o
sevgiliden, deriden meydana gelir. Bu kibirlenme nedir? içten haberdar olmamak.
Donan suyun güneşten gafil oluşu gibi. Fakat su güneşten haberdar oldu mu buzu
kalmaz, yumuşar, ısınır akıverir. İçi görmek, bütün bedeni hor etmek, aşık
olmaktır. Çünkü bu taktirde bütün beden tamahtan ibaret olur. “Tamah eden
alçalır” denmiştir. Fakat içi görmeyen, deriyle kanaat eder. “Kanaat eden
yüceldi” bağı, ona zindan olur. Burada yücelik kafirliktir alçalmak din. Taş
taşlıktan fani olmadıkça yüzüğe takılır mı? Hem hala taşsın, hem de ben diyor,
varlık güdüyorsun. Halbuki senin yoksullanmanın, yok olmanın tam zamanı.
Kafir, daima mal ve mevki arar.
Çünkü külhan, fışkı ile tavlanır. Bu iki dadı, mal ve mevki, deriyi şişirir,
yağla etle, kibirle, benlikle doldurur. Kafirler gözlerini işin içine atmadılar
da o yüzden deriyi iç sandılar. Bu yola kılavuz İblistir. Çünkü mevki tuzağına
ilk avlanan odur. Mal yılana benzer mevki ise ejderhadır. Tanrı erlerinin
gölgesi bu ikisine de zümrüttür. Yılanın o zümrütten gözü kamaşır, kör olur;
yolcu da kurtulur. O ulu, yani İblis, önce bu yola diken döşemiştir. Onun için
her incinen, lanet şeytana der. Yani bu dert, bana onun hilesinden geldi. Hilede
ilk önce ayak olan odur demek ister. Ondan sonra nice zamanlar geçmiş, niceleri
gelip gitmiş, fakat herkes, onun yoluna ayak basmıştır. Yiğidim kim bir kötü
adet koysa, ondan sonra halk körlüğünden o adete uysa. Bütün o adeti
işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o, baştır öbürleri
kuyruk. Fakat Adem, ben topraktan yaratıldım diye o çarıkla postu önüne
koymuştur. Eyaz gibi o da çarığını göz önünde tuttu, sonunda akibeti Mahmut
oldu. Mutlak varlık yoklukları meydana getirip durur. Yokluktan başka var
yaratan iş yurdu var mı? Adam, yazılmış kağıda yazı yazar mı, yahut fidan
dikilmiş fidanlığa tekrar fidan diker mi? Yazmak için yazılmamış bir kağıt arar.
Tohum ekmek için ekilmemiş bir yeri aktarır. Sen de kardeş tohum ekilmemiş bir
yol ol, yazılmamış beyaz bir kağıt kesil de, “Nun vel kalem” yazısı ile şeref
kazan, sana da o kerem sahibi tohum eksin. Bu palüzeden tatmamış ol. Gördüğün
mutfağı görmezlikten gel. Çünkü bu palüze insana sarhoşluk verir de postla çarık
hatırından çıkar. Can verme ve ölüm zamanı gelince sonra ah eder, o zaman
hırkanı çarığını anarsın. Fakat çirkinlik dalgasına dalmadıkça, sana bir
sığınacak bulunmadıkça, o doğru düzen gemiyi aklına bile getirmez, çarık ve
pöstekine göz bile atmazsın. Fakat yokluk denizine daldın da aciz oldun mu sevgi
davasına düşer, “Rabbimiz kendimize zulmettik” demeye kalkışırsın. Şeytan der
ki: Hele şu hama bakın. Şu vakitsiz öten horozun kesin başını. Bu huy Eyaz'ın
zekasından uzaktır. Yalvarıp yakarmadan namaz kılmaz o. O, önceden de gökteki
horozdur. Onun nazarları tam zamanındadır. Ey horozlar, ötmeyi para için değil,
Tanrı için ötenden öğrenin. Yalancı sabah gelir, onu aldatamaz. Yalancı sabahı,
ona iyilik ve kötülük alemidir. Dünya ehlinin aklı, noksan olduğundan yalancı
sabahı, sahici sabah sanırlar. Yalancı sabah, nice kervanın yolunu vurmuştur.
Kervancılar, o yalancı aydınlığı sabah sanıp yola çıkmışlardır. Yalancı sabah,
halka kılavuz olmasın. Çünkü nice kervanları yele vermiştir. Ey yalancı sabaha
kapılan, sahici sabahı da yalancı görme. Nifaktan, kötülükten kurtulduysan neden
kardeşin hakkında kötü zanna düşüyor, münafıklık diyorsun? Kötü zanda bulunanın
işi, daima çirkindir. Dostun hakkında da kemdi kitabını okur o. Eğrilikte kalan
aşağılık kişiler, peygamberlere de büyücü ve eğri adam dediler. O kötü düşünceli
aşağılık beyler de Eyaz'ın odası hakkında böyle kötü düşünceye saptılar. Orada
definesi, hazinesi var dediler. Başkalarını kendi aynanda görme. Padişah onun
temizliğini biliyordu. O araştırmayı onlar için yaptırıyordu. O beye, odayı gece
yarısı aç da haberi olmasın. Bu suretle düşünceleri meydana çıksın. Ondan sonra
ona yapılacak şeyi biz biliriz. O altınları mücevherleri de size bağışladım.
Yalnız neler çıktığını bana haber verin, o kadar dedi. Dedi ama eşi olmayan Eyaz
için de içi titremekteydi. Bunları ben mi söylüyorum? Bu sözleri duysa ne hale
gelir? Diyordu. Sonra da diyordu ki: Dini hakkı için onun temkini bundan da
artıktır. Benim sitemime kızmaz, benim sözümden alınmaz, maksadımı sırrımı
anlar.
Bir belaya uğrayan, o dertten
perişan olmaz, bir çok tevillerde bulunur. Eyaz'da sabırlıdır, tevillerde
bulunur. O işin sonuna bakar. Yusuf gibi, bu zindandakilerin rüyalarını tabir
eder, tabiri onca aşikardır. Rüyasını yoramayan başkasının rüyasını nasıl
yorabilir? Ben onu sınasam, sınama yüzünden ona yüzlerce kılıç vursam yine o
merhametli sevgilinin sevgisi eksilmez. Bilir ki o kılıcı kendime vuruyorum.
Ayrılık derdinden Mecnun, ansızın hastalandı. İştiyak aleviyle kanı kaynadı,
nihayet boğaz illetine tutuldu. Tedavi için hekim geldi. Gördü ki damarını
yarmak ve kan almaktan başka çare yok. Kanı defetmek için hacamat lazım dedi.
Çağırdılar hünerli bir hacamatçı geldi. Kolunu bağladı, şiş olan yeri deşeceği
sırada o huyu, aşktan ibaret olan aşık, bir nara attı. Dedi ki: Paranı al git,
hacamat etme. Ölürsem öleyim, bu köhnemiş beden bırak ölsün! Hacamatçı dedi ki:
Bundan ne korkuyorsun sen kükremiş aslandan bile korkmazsın. Geceleyin aslan,
kurt, ayı, yaban sığırı gibi hayvanlarla bütün yırtıcı hayvanat, saf,saf çevrene
toplanırlar. Onlar sende aşk ve vecitten başka hiçbir şey görmezler. Senden
insan kokusu almazlar. Kurt, ayı ve aslan bile aşk nedir, biliyor. Artık aşktan
kör olan kişi köpekten de aşağıdır. Köpekte aşk damarı olmasaydı Ashabı kehf'in
köpeği, kalp erbabını arar mıydı hiç? Şöhret olmamıştır ama alemde onun
cinsinden çok köpekler vardır. Sense kendi cinsinden olandan bile bir koku
almadın. Artık kurtla koyundan aşk kokusunu nereden alacaksın? Aşk olmasaydı,
varlık nereden olurdu? Ekmek nasıl olur da gelir senin vücuduna katılırdı? Ekmek
varlığa katıldı neden? Aşktan, istekten. Yoksa ekmeğin can olmasına yol var mı?
Aşk ölü olan ekmeği can haline getirmede, fani olan canı ebedileştirmede. Mecnun
dedi ki: Ben yaradan korkmuyorum. Sabrım, taştan yapılma dağlardan da fazladır.
Yarasız durmaya hayatta tahammülüm yok. Yaralara aşığım, onlara koşa,koşa
giderim. Fakat vücudum Leyla ile doludur. Bu sedef o incinin sıfatları ile
dolmuştur. Ey hacamatçı, korkarım beni hacamat ederken Leyla'yı yaralarsın.
Gönlü aydın olan akıllı kişi, bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yok. Bir
sevgili aşkını sınamak istedi de bir seher çağı dedi ki: Ey falan oğlu falan, ey
dertlere uğramış aşık, beni mi daha çok seversin kendini mi? Doğru söyle. Aşık
dedi ki: Ben, sende öyle bir fani olmuşum ki tependen tırnağa kadar seninle
doluyum. Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda
senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke bal denizinde nasıl yok olursa ben
de sende öyle yok oldum. Hani taş halis lal haline gelir, güneşin sıfatları ile
dolar ya, artık onda taşlık kalmaz. Onun önü de güneşin sıfatıyla dolar, ardı
da. Ondan sonra kendini severse o güneşi sevmektir civanım. O, canla başla
güneşi sever yine şüphe yok ki kendisini sevmiş olur. Halis lal, ister kendisini
sevsin, ister güneşi. Bu iki sevgide zaten fark yoktur. Her iki tarafta da doğu
ışığından başka bir şey yoktur ki. Fakat taş lal olmadıkça kendisine düşmandır.
Çünkü orada bir varlık değil, iki varlık vardır. Çünkü taş karanlıktır, gündüz
bile kördür. Karanlıksa hakikatte nurun zıddıdır. O, kendisini sever, kafirdir.
Çünkü, büyük güneşi men eder durur. Şu halde taşın “ben” demesi yaraşır bir şey
değil. O, daima karanlıktadır, yokluktadır. Firavun ben Tanrıyım dedi alçaldı.
Mansur Ben Hakkım dedi kurtuldu. O “Benim” deyişin ardından hemen Tanrı laneti
ulaştı. Fakat ey seven kişi, bu “Benim” deyişin ardından hemen Tanrı rahmeti
ulaştı. Çünkü, o kara taştı, bu akik. O, nura düşmandı bu aşık. Bu “Benim”
demek, a boşboğaz, hakikatte odur demektir. Fakat iki nurun birleşmesi gibi de
değil,, bir şeyin bir şeye sızması gibi de değil. Çalış da taşlığın azalsın, lal
ol da taşın nurlansın. Savaşta, zahmet çekmede sabırlı ol da anbean yoklukta
varlık bul. Sende her zaman taşlık sıfatı azalsın, lal sıfatı kuvvetlensin.
Bedenden varlık sıfatı gitsin, başındaki sarhoşluk çoğalsın. Kulak gibi tamamı
ile kulak ol da sana lal küpe takılsın.
Sonraki Sayfaya Devam
5.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|