Türkmüsün.Net Portalı - Geçitteki Ülke: Gece Vakti Gündönümü, Türkün Günü mü? Ölümü mü?
   



Mesneviden Hikayeler

MESNEVİ'DEN HİKAYELER -CİLT 1-

ÇENK ÇALAN İHTİYAR

Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. İlham, vahiy ve sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi. Dedi ki: Tanrım, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lutuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Bu gün kazanç yok, senin konuğunum. Çengi sana çalacağım, gayrı seninim. Çengi omuzlayıp Tanrı aramağa yola düştü; ah ederek Medine Mezarlığına doğru yollandı. Tanrı'dan kiriş parası isteyeceğim. Çünkü o kendisine karşı halis olan kalplere kerem ve ihsanıyla eder dedi. Bir hayli çenk çalıp ağladı ve başını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara yaslandı. Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp sıçradı. Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu. Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı. Canım bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir, bu ovanın bu gayb laleliğinin sarhoşu olurdu. Başsız, ayaksız seferler eder, dişsiz, dudaksız şekerler yedim. Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederdim. Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar devşirirdim...Çalgıcı bir su kuşuydu; bu alem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı. Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı, pirüpak oldu. Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa yine bu alemin, hatta küçük bir cüz'ünü ihata edemezdi. Halbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu bir alemdir ki bana rüyada göründü; açıklığıyla kolumu, kanadımı açtı. Bu alemde bu alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lahzacık kalırdı. İhtiyar çalgıcıya Burada kalmaya tamah etme, mademki ayağından diken çıkmıştır, haydi git diye emir gelmekte. Can ise orada, Tanrı'nın rahmet ve ihsanı meydanında Durakla, bekle demekteydi. O sırada Hak Ömer'e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı. Bu mutat bir şey değildi. Bu uyku, gayb aleminden geldi. Sebepsiz olamaz diye taaccüpte kaldı. Başını koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu. Bu ses öyle bir sesti ki her sesin nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi sedadır. Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulağa, dudağa muhtaç olmadan bu sesi anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun... o sesi dağlar taşlar bile işitmiştir. Her dem Tanrı'dan  Elestü sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var olmaktadırlar. Gerçi bunlardan zahiren Bela sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var olmaları Bela demeleridir. Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik bunu anlatan şu hikayeyi dinle!  Hannane direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu. Peygamber, Ey direk, ne istiyorsun? dedi. O da Canım, ayrılığından kan kesildi. Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın dedi. Bunun üzerine Peygamber dedi ki: Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler. Yahut Tanrı, seni o alemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal dedi. Hannane Daim ve baki olanı isterim dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma! Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü. Bunu duy da bil ki Tanrı, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir. Kim, Tanrı'dan tevfika mazhar olursa o aleme yol bulmuştur. Bir kimsenin Tanrı sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder?

Evet der ama yürekten değil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar, zahiren tasdik eder. Eğer cemadat Tanrı'nın Kün-ol emrine vakıf olmasalar ( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık alemine gelmemiş bulunsalardı) bu söz alemde o vakit reddedilirdi. Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini, pek cüzi bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlalleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. O aşağılık Şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düşerler. İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır. Sebatiyle dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir. (İstidlale değer vermez). Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır sopa. Askerin, yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir! Gören padişah! Her ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada gözlükler ve padişahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi. Körler elinden ne demek gelir, ne biçmek gelir, ne alışveriş gelir, ne de kar ve kazanç. Tanrı onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlal değnekleri hemencecik kırılırdı. Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi? Gören Tanrı! Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz. Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören kişi alın! Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere Adem Peygamber istidlal ve isyan yüzünden neler çekti? Musa ve Muhammed'in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu? Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler. Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı? Akıl akla uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder. Bu bakir yolu, akla aykırı (akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlale sığmaz) gör ve bu görüş, her devlet sahibine makbuldür; buna da dikkat et. Şeytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız yerlere kaçtılarsa, münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup başlarını otların içlerine sokmuşlar. Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yaşamak, kim olduklarını, ne inanışta bulunduklarını sana bildirmemek istemişlerdir. Kalpazanlık, kalp paraya nasıl gümüş sürerler ve üstüne padişahın adını kazarlarsa,onları sözlerinin dış yüzü de tevhit ve şeriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer. Felsefecinin, dini inkara, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye girişirse Hak din, onu mahveder. Onun eli, ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkar ederse de elleriyle ayakları, bunun imkanına şehadet edip durur. Ebucehl'in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: Ey Ahmed, şu avucumdaki nedir? Çabuk söyle! Mademki göklerin sırlarına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı? Peygamber Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı doğru olduğumuzu söylesin, bizi tasdik etsinler; hangisini istersin? Dedi. Ebucehil Bu ikinci daha garip deyince Peygamber dedi ki: Evet, Tanrı ondan daha ilerisine de kadirdir. Derhal Ebucehl'in avucundaki taşların her biri, şahadet getirmeye başladı. İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak Tek Tanrı'ya tapılır dedi ve Muhammed, Tanrı elçisidir incisini deldi. Ebucehil, taşlardan bu sözü işitince hiddetle taşları yere vurdu. Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca. Ömer'e yine ses geldi! Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et. Ey Ömer, kalk. Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say! O parayı huzuruna götürüp O parayı huzuruna götürüp Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör.

Bu kadarcık para sana ancak ibrişim (kirşi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel de. Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak için mezarlığa yüz tuttu. Mezarlığın etrafını bir hayli döndü, dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Bu olmasa gerek deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu, fakat yine o ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine Hak, bana dedi ki: bizim saf, makbul ve mübarek kulumuz var; İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Tanrı haslarından olur? Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş ve garip! Ava çıkan aslanın dönüp dolaşması gibi bir kere daha mezarlık etrafını dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimsenin olmadığını iyice anlayınca  karanlıklar içinde parlak gönüller çoktur dedi. Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar uyanıp sıçradı. Ömer'i görünce şaşırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremeğe başladı. İçinden dedi ki: Yarabbi senin elinden eleman! Şimdi de çalgıcı ihtiyarcağıza muhtesip geldi, çattı. Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış çehresini sararmış görünce, Benden korkma, ürkme; çünkü sana Hak'tan müjdeler getirdim. Tanrı, senin huylarını o derece methetti ki nihayet Ömer'i, senin cemaline aşık etti. Otur şöyle önüme; uzaklaşmağa kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim. Tanrı sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden, kederlerden, ne haldesin? Buyuruyor. Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak al, harca da bitince yine buraya gel! O ihtiyar, bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmağa, elbisesini yırtmaya başladı. Ey naziri olmayan Tanrı! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su kesildi diye bağırmağa koyuldu. Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere çalıp parça parça etti. Dedi ki: Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp sapıtan! Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara eden! İhsan ve vefa sahibi Tanrı, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı! Tanrı bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü, her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim. Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Küçük makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü. Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamının sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey, Tanrı, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet! Şikayetim en çok kendimden... Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık, her an ondan gelmekte... Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm, başkasını değil.Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil; bu da ona benzer. Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna delalet eder. Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı'ya perdedir,geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olamaz. Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça nasıl olur da Kabeye gelmiş sayılırsın? Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin, söyle! Gah sır nağmesini kıble edinirsin; gah ağlayıp inlemeyi öper durursun.

Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi, ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarda kaldı, gökten de ( bütün alemi unuttu). Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum; sen biliyorsan söyle! Halden de öte, kaalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kaale erişti; ululuk sahibi Tanrı'nın cemaline dalıp kaldı. Ama tek bir kurtuluş imkanı bulursun... Yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun... Hayır bu çeşit dalış değil. Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta. İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti, ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı. Bu ayşü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can ormanında doğanki avcılıkta doğan ol; cihanın güneşi gidip canla oyna! Yüce güneş, can vere gelmiştir; her nefeste boşaldıkça (nurla ) doldururlar. Ey manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh, gayb aleminden akar su gibi gelmekte. Peygamber dedi ki: Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir surette nida ederler: Ey Tanrı, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur, verenleri doyur, verdikleri her dirheme karşılık yüz bin ihsan et! Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme! Fakat nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Tanrı malını Tanrı'nın buyurduğu yerden gayriye verme, ki halde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle kafirlere, küfranı nimet edenlere katılmayasın. Kafirler; kılıçları, Mustafa'ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi. Tanrı emrini, Tanrı'ya ulaşmış birisinden sor, öğren. Her gönül, Tanrı emrini anlayamaz. (Yersiz ihsan), asi bir kölenin, güya adalet ediyorum, ihsanda bulunuyorum diye padişahın malını asilere dağıtmasına benzer. Kuranda onların bütün ihsanları hasretten ibarettir diye gaflet ehlini korkutan bir ayet vardır. Şu asinin adlü ihsanı, onu padişahtan daha ziyade uzaklaştırır, gözden düşürür ve ancak yüzünü kara eder. Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Tanrı tarafından kabul edilir ümidiyleydi. İşte bunun için mümin tevfika mazhar olamamak korkusundan daima namazda İhdinas sıratal mustakim der. O para veriş cömert kişiye layıktır. Can vermekse esasen aşıkın vergisidir. Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can bahşederler. Şu çınarın yaprakları dökülürse Tanrı, ona yapraksızlık azığı bağışlar. Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Tanrı'nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi? Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur. Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler. Bu cihan tamamiyle fanidir; aradığını sebatlı, kararlı alemde ara! Suretin sıfırdan ibarettir; dilediğini mana aleminde dile! Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al!

1.CİLT ANA SAYFASI

MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI


Türkmüsün.net

Copyright © 2005 Türkmüsün.net    Tüm hakları saklıdır.