|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 5-
İNANANIN KAFİRDEN
FARKI
Kafirler, Peygambere konuk
oldular. Akşam vakti mescide geldiler. Ey bütün dünyadakileri yurdunda
konaklayan, ey padişah, biz sana konuk geldik. Azığımız yok uzaktan gelmişiz.
Hemencecik başımıza rahmet ve nur saç dediler. Peygamber, sahabeye, dostlarım,
dedi. Bunları paylaşın. Çünkü siz benimle benim huyumla dolusunuz. Her askerin
bedeni padişahla doludur. Padişahın mevki ve rütbesine düşman olanlara bu yüzden
kılıç vururlar. Sen padişah kızgınlığı ile kılıç sallarsın, yoksa kardeşlere
niye kızasın ki? Bir kardeşe, padişahın kızgınlığının aksiyle suçsuz olarak on
batmanlık gürzü vuruyorsun. Padişah bir candır ama ordu onunla doludur. Ruh su
gibidir, bu bedenler ırmağa benzerler. Padişahın can suyu tatlıysa bütün
ırmaklar tatlı suyla dolar. Çünkü halk, padişahlarının dinindedir, o “abese”
suresinin padişahı böyle buyurmuştur. Her dost bir konuk seçti, konukların
arasında pek iri ve misli görülmemiş biri vardı. Öyle iriydi ki kimse onu
götürmeye cesaret edemedi. Kadehteki posa ve tortu gibi o da mescit de kala
kaldı. O herkesten arda kalınca Mustafa, alıp götürdü. Sürüde yedi tane süt
verir keçi vardı. Keçiler yemek zamanı, sağılmak üzere eve gelmişlerdi. O kıtlık
babası Oğuz oğlu Uc, ekmeği de yedi, yemeği de. O yedi keçinin sütünü de sildi
süpürdü. Ev halkı, hep o keçilerin sütünü umuyordu. Bu yüzden hepsi de kızdılar.
O bedavacı herif, midesini davula çevirdi, yalnız başına on sekiz adamın
yiyeceğini yedi bitirdi. Yatacağı zaman odaya girdi. Halayıkta kızgınlıkla
kapıyı kapadı. Dışarıdan zincirini sürdü, bağladı. Ona pek kızmış ondan pek
dertlenmişti. Kafirin gece yarısı, yahut sabah vakti aptesi geldi, karnı
guruldamaya başladı. Yatağından kalkıp kapıya koştu, elini atınca kapıyı kapalı
buldu. O hileci herif kapıyı açmak için türlü türlü hilelere başvurduysa da
kapıyı açamadı. İyice sıkıştı oda dardı. Şaşırıp kaldı, ne bir derman bulabildi
ne bir hile. Nihayet bir hileye başvurdu, uyumaya bu buruntuyu geçiştirmeye
savaştı. Uyudu da. Rüyada kendisini bir viranede gördü. Hatırında virane vardı
ondan dolayı da virane gördü. Kendisini tenha bir viranede görünce aptes bozmaya
zaten ihtiyacı vardı, hemen işini beceriverdi. Uyanınca bir de baktı ki yataj
pislik içinde. Derdinden deliye döndü. Bu çeşit rezillik toprakla bile örtülemez
diye içinden yüzlerce defa coştu, köpürdü. Uykum uyanıklığımdan beter. Burada
yiyor orada pisliyorum dedi. Kafir, mezarın dibinde nasıl bağırırsa o da öylece
keşke geberseydim demeye koyuldu. Bu gece bir geçse de kapının açılmasını duysam
diye beklemeye başladı. Ok yayadan fırlar gibi kimsecikler görmeden kaçmayı
kurmaktaydı. Hikaye uzundur kısa kesiyorum. Nihayet kapı açıldı, o da dertten
gamdan kurtuldu. Mustafa sabahleyin gelip kapıyı açtı. Sabah o yolunu sapıtmış
kişiye yol gösterdi. Mustafa , o belalara uğrayan utanmasın diye gizlendi.
Kapıyı açanı görmesinde serbestçe dışarı çıksın diyordu. Ya bir şeyin ardında
gizlendi, yahut da Tanrı eteği Mustafa'yı ondan gizledi. Tanrı boyası, bazen
örter, neliksiz niteliksiz Tanrı perdesini, bakanın önüne örüverir. Bu suretle
düşmanını kendi yanındayken bile göstermez. Tanrı kudreti, bundan da artık,
bundan da üstün.
Mustafa onun geceki halini
görüyordu. Fakat Tanrı fermanı, ona hatasını bildirmeden bir yol açmasına, o
kötülükle bir kuyuya düşmesine mani olmaktaydı. Tanrı hikmeti ve gökten inen
emir, onun kendisini o halde görmesini istemekteydi. Nice düşmanlıklar vardır ki
yapılmaya döner. Bir herzevekil, o pis yatağı, inadına Peygamberin yanına
getirdi. Ve gör hele, konuğun bu işi işlemiş dedi. Alemlere rahmet olan Mustafa,
bir güldü. Getir o ibriği dedi, hepsini kendi elimle yıkayayım dedi. Herkes
Tanrı hakki için yapma, canımız da sana kurban olsun, tenimizde. Sen bırak bu
pisliği biz yıkayalım. Bu iş, el işidir, gönül işi değil. Ey hakkında “Le amruka-ömrün
için” diye Tanrı'nın and içtiği zat, Tanrı sana ömür dedi. Seni halife yaptı,
kürsüye oturttu. Biz sana hizmet için yaşıyoruz, sen hizmet etmeye kalkışırsan
biz ne oluruz? Dedi. Peygamber dedi ki: “Ben de biliyorum, fakat şimdi bunu ben
yıkayacağım. Bunu bizzat yıkamamda bir himmet var.” Bu söz Peygamber sözü diye
hepsi sustular, bu sır nedir, hele bir çıksın diye beklemeye koyuldular.
Peygamber o pisliği, bilhassa Tanrı buyruğu ile adamakıllı yıkamakta idi, riya
ile değil. Çünkü, gönlü bunu sen yıka bunda kat kat hikmetler var diyordu. O
kafirciğin bir armağan heykeli vardı. Onu kaybolmuş görünce kararı kalmadı. Dedi
ki gece kaldığım odadadır haberim olmadan orada bıraktım. Utanıyordu ama hırsı
da onu, o yana çekiyordu. Hırs ejderhadır küçücük bir şey değil. Heykelin ardına
düşüp koşa koşa geldi, onu Mustafa'nın odasında gördü. Gördü ama Tanrı eli
bizzat o pisliği yıkamaktaydı, kötü gözler ondan ırak olsun; kafir bunu da
gördü. Gördü de heykeli hatırından çıktı. Onda bir coşkunluktur baş gösterdi,
yakasını yırttı. İki elini yüzüne, başına vuruyor, kafasını duvara kapıya
çarpıyordu. Bir halde ki burnundan, başından kanlar revan olmaya başladı. O ulu
Peygamber, ona acıdı. Naralar atıyordu. Halk başına toplanınca, Ey halk sakının
diyordu. Ey akılsız kafa diye başına vuruyor, ey nursuz göğüs diye göğsünü
dövüyordu. Ey yeryüzünün küllü, senden şu aşağılık cüz-ü, utanmaktadır diye
secde ediyordu. Sen kül olduğun halde O'nun emrine baş eğiyorsun da ben cüzü
olduğum halde zulmediyor kötülükte bulunuyor, azıyorum. Sen kül iken Tanrı'ya
karşı hor hakir oluyor, O'ndan titriyorsun da ben cüzü iken O'na aykırı hareket
ediyorum diyor: Her an yüzünü göğe kaldırıp Ey cihanın kıblesi, yüzüm yok diye
feryat ediyordu. Halden artık titreyip çarpınınca Mustafa onu kucakladı.
Yatıştırdı pek iltifat etti, gözlerini açtı, ona kendini tanıttı. Bulut
ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar? Bir günlük
çocuk bile yolu bilir. Ağlayayım da esirgeyen dadı gelip yetişsin der. Sen
bilmiyorsun; dadılar dadısı da sen ağlamadıkça bedavaca sütü az verir. Kulak
ver, “Çok ağlayın” dedi. Ağlayın da yaratıcı Tanrı'nın ihsan sütü aksın.
Dünyanın direği bulutun ağlamasıdır, güneşin yakması. Sen bu iki ipe iyi sarıl.
Güneşin hararetiyle bulutun gözyaşı olmasaydı beden ve araz, nasıl olur da
semirir, gelişirdi? Bu hararetle bu ağlayış, temel olmasaydı şu dört mevsim
nasıl mamur olurdu? Güneşin hararetiyle alem bulutunun ağlaması, nasıl cihanın
ağzının tadını getiriyor, nasıl alemi hoş bir hale sokuyorsa, sen de akıl
güneşini yak, gözünü göz yaşları saçan bir bulut haline getir. Küçük çocuk gibi
sana da ağlayan bir göz gerek. O ekmeği az ye ekmek senin şerefini giderdi. Ten,
gece gündüz onunla gelişir, yapraklanırsa can dalı, yapraklarını döker, göz
mevsimine düşer.
Beden azığı, derhal canın
azıksız kalmasıyla neticelenir. Bunu azaltmak omu çoğaltmak gerek. “Tanrı'ya
borç verin.” Sen de bu ten ağzından borç ver de karşılığında gönlünde
yeşillikler bitsin. Borç ver de bu ten lokmasını azalt, bu suretle de “Gözlerin
görmediği” yüz görünsün. Ten kendisini pislikten arıtırsa ululuk misk ve
incileriyle dolar. Böyle adam şu pislikten kurtulur, temizliğe ulaşır, bedeni,
“Tanrı sizi, kirlerden temizlemeyi diler” sırrına ulaşır. Fakat Şeytan, “Sakın
sakın bundan pişman olur hüzne düşersin. Bedeninden bu hevesleri giderir,
bunları eritirsen çok pişman olur derde düşersin. Şunu ye hararet verir, mizaca
devadır; şunu da faydalanmak için iç, ilaçtır. Hem de şu niyete düş. Bu beden
binektir, neye alıştıysa vermek, daha doğru bir iştir. Sakın açlığa alışma;
sıhhatin bozulur, beyninde, kalbinde yüzlerce illet meydana gelir” der. O alçak
Şeytan, bu çeşit tehditlerle gelir, halka yüzlerce afsun okur. Kendisini tedavi
eden Calinos gösterir. Bunu da senin hasta gönlünü aldatmak için yapar. “Bu sana
dertten, gamdan kurtulmak için bir ilaçtır” der. Adem'e de buğday için böyle
demişti ya. Heybelerle heyhatlarla gelir, dudaklarını, azgın atın, nallanırken
kıstırdıkları iki, tahta parçası ile kıstırır. Aşağılık taş lal göstermek için
at nallanırken dudaklarını kıstırdıkları gibi senin dudaklarını da kıstırıp,
atın kulağından tutar gibi kulaklarını tutup seni hırs ve kazanca öeker. Şüphe
etme ki ayağına nalı vurur, sende onun derdi ile yoldan kala kalırsın. Onun nalı
seni iki iş arasında tereddüde düşürmektir. Bunu mu yapayım dersin, onu mu?
Aklını başına alda kendine gel. Peygamber'in seçtiği işi yap, deliyle çocuğun
yaptığını yapma. “Cennet çevrilmiştir.” Neyle çevrilmiştir? “İnsanın istemediği,
hoşlanmadığı şeylerle.” Çünkü, ekin bunlarla çoğalır, gelişir. Şeytan'ın
hileyle, zeyreklikle yüzlerce afsunu vardır. Ejderha bile olsa adamı sepete kor.
İnsan akar su olsa bağlar, zamanın en akıllı, en bilgin adamı olsa onu yanıltır,
güler. Aklı bir dostun aklına dost et de “Onların işi danışmakladır” ayetini oku
ona göre iş yap! Bu sözün sonu yoktur. Arap o padişahın lütfuna şaşırıp kaldı.
Deli oluyordu aklı kaçayazdı. Mustafa'nın akıl eli onu geri çekti. Bu yana gel
dedi, bir kişi ağır bir uykudan nasıl uyanırsa uyandı. O tarafa geldi. Mustafa
bu yana gel, bu işi yapma, kendine gel. Bu yanda sana bir çok işler var dedi.
Yüzüne su serpti, ey Tanrı şehidi, dedi, dile gel şahadet getir. Ben de şehit
olayım da dışarı çıkayım. O uçsuz bucaksız çölde bulundukça canımdan beziyorum.
Biz takdir kadısının şu dehlizinde Bela ve Elest davalarını görmek için
duruyoruz. Biz bela dedik sınama yönünden işimiz ve sözümüz, bunu görmek, bunu
bildirmekten ibarettir. Neden kadının dehlizinde durmaktayız? Biz şahit olmak
için gelmedik mi? Ey şahit niceye bir kadının dehlizinde hapis olacaksın? O
şahadeti ver de kurtul. Seni buraya şunun için çağırdılar ki inat etmelisin, o
şahadette bulunasın. Halbuki sen, inadından şu daracık yerde oturmuş, elini
bağlamış, dudağını yummuşsun. Ey tanık, sen bu şahadette bulunmadıkça şu
dehlizden nasıl kurtulabilirsin? İş bir anda biter, yap, bitir. Kısa işi kendine
uzatma. İster yüzyılda ister bir anda olsun; şu emaneti ver de kurtul! Bu söze
son yoktur, Mustafa, ona iman etmesini söyledi, o da kabul etti. O kutlu şahadet
bağlanmış düğümleri çözdü. İmana geldi. Mustafa ona dedi ki: Bu gece de bizim
konuğumuz ol. Adam vallahi dedi, ebedi olarak senin konuğunum. Nerede olursam
olayım, nereye gidersem gideyim sana misafirim. Beni dirilttin, senin azatlın,
senin kapıcınım.
Bu alemde senin sofranın
başında, o alem de. Bu seçilmiş sofradan başka bir sofra seçen kişinin boğazını,
nihayet kemik yırtar deler. Kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki
Şeytan, onunla bir kâseden yemek yer. Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok
ki Şeytan, ona komşu olur. Kim sensiz uzak bir yola giderse Şeytan onula yoldaş
olur, onunla bir sofraya oturur. Yüce ve güzel bir ata binse haset eder; Şeytan
da ona arkadaş olur. Nazlı karısı ondan bir çocuk doğursa Şeytan onun soyundan
ona ortak kesilir. Tanrı Kur'anda “Ey Mümin, Şeytana kafirlerin mallarında,
evlatlarında ortak ol” buyurmuştur. Peygamber bunu Ali'ye değer biçilmez sözleri
arasında açıkça söylemiştir. Konuk dedi ki: “Ey Tanrı elçisi, bulutsuz bir güneş
gibi peygamberliği sen tamamladın, apaydın bir hale koydun. Senin bu yaptığını
iki yüz ana yapamaz. İsa bile bunu Azer'e yapmadı. Senin yüzünden canım
hemencecik ecelden kurtuldu. Azer de dirildi ama o anda yine öldü. Arap o gece
Peygambere konuk oldu, bir keçiden sağılan sütün yarısını ancak yiyebildi,
ağzını silip çekildi. Peygamber süt iç, yufka ekmeği ye diye ısrar ettiyse de
Vallahi dedi, riyasız doydum. Bu ne tekellüf, ne sıkılma, ne de hile. Dün
geceden daha ziyade doydum. Bütün ev halkı şaştılar. Bu kandil, şu bir kara
zeytin yağı ile nasıl doldu diye hayretlere düştüler. Bir ebabil kuşunun gıdası,
böyle bir fili nasıl doyurdu dediler. Kadın, erkek, o fil bedenli, bir sineğin
yiyeceğini yiyor diye fısıldaşmaya başladılar. Kafirliğin hırs ve vehmi baş
aşağı düştü, ejderha bir karıncanın gıdası ile doydu. Kafirliğin aç gözlülüğü
ondan gitti, iman gıdası onu semirtti geliştirdi. Öküz açlığı illetine tutunan
adam, Meryem gibi cennet meyvesini gördü. Cennet meyvesi, bedenine koştu,
ulaştı. Cehennem gibi olan midesi, yatıştı rahatladı. Ey imandan yalnız bir lafa
kanan, ununla kanaat eden kişi, zaten iman yüce bir nimettir, büyük bir gıdadır.
5.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|