|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
ZÜLKARNEYN'İN KAF DAĞI
ZİYARETİ
Zülkarneyn, Kaf dağına gitti... o dağın saf zümrütten
olduğunu gördü. Bütün alemi halka gibi çepeçevre çevirmişti... Zülkarneyn, o
dağı görüp şaşırdı.Dedi ki: Sen dağsan öbür dağlar ne? Onlar senin yanında bir
oyuncak adeta! Kaf dağı dedi ki: O dağlar, benim damarlarımdır... onlar,
güzellikte, alımda bana eş olmazlar. Benim her şehirde gizli bir damarım
vardır... alemin çevresi damarlarıma bağlıdır. Tanrı, bir şehirde yer deprentisi
yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan damarı oynatırım. O şehre ulaşan
damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir. Tanrı yeter deyince damarım
yatışır... durur görünürüm ama daima işteyim ben! Merhem gibi dururum ama hayli
iş görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz, ondan doğar, harekete gelir.
Fakat bunu aklı kavramaya göre yer deprentisi yerdeki buharlardan olur. Bir
karıncacık,kağıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi.
Dedi ki: O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip
şekiller yaptı.O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... şu kalem, yaptığı işte
parmaklara tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi. Üçüncü karınca dedi ki:
Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle o nakışları çizdi.
Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti. Nihayet birazcık anlayışı olan ve
karıncaların ulusu bulunan bir karınca, dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor
sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir. Suret elbise
ve sopa gibidir... bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz! Halbuki
o da, akılla canın, Tanrının döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir
şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu. Tanrı, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka
sahibi olan akıl, aptallılar yapar. Zülkarneyn, Kafdağı'nın konuştuğunu, söz
incilerini deldiğini görünce, dedi ki: Ey sırları bilen ve her şeyden haberi
olan, söz söyleyen dağ, bana Tanrı sanatlarından bahset. Kaf dağı dedi ki:
Yürü... Tanrı sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok üstündür. Yahut
kalemin ne haddi var ki sayfalara o sanatların nişanesini yazabilsin!
Zülkarneyn, ona ait küçük bir
hikaye olsun söyle... Tanrının şaşılacak kudretlerinden bahset ey iyi huylu alim
dedi. Kaf dağı dedi ki: “İşte sana üç yüz yıllık yol olan şu ova. Padişah, onu
kar dağlarıyla doldurmuştur. Dağ, dağın üstüne sayısız olarak yığılmıştır...
daha da her zaman oraya kar yağıp durmada! Bir kar dağının üstüne başka bir kar
dağı yığılıp durmada... karın soğukluğu, ta yerin dibine kadar işlemede! An be
an o uçsuz bucaksız, o büyük ambardan kardan meydana gelen bir dağ üstüne kardan
bir dağ daha yığılmada! Padişahım böyle bir ova olmasaydı cehennemin harareti
beni mahvederdi!” Gafilleri kar dağları bil! Tanrı, akılların perdeleri yanmasın
diye onları böyle soğuk yaratmıştır. Karlar yağdıran bilgisizliğin aksi
olmasaydı o Kafdağı, iştiyak ateşiyle yanar erirdi. Zaten ateş de Tanrı
kahrından bir zerredir... aşağılık kişileri korkutmak için adeta bir kamçıdır.
Fakat bu kadar büyük ve üstün olan kahrı ile beraber yine de bak... lütfunun
soğukluğu ondan ileri! Keyfiyetsiz ve manevi bir ileri oluştur bu... geri kalanı
da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör. Göremezsen bu aşağılık
anlayışındandır... zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak! O
takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kuş,
nasıl olur da gök yüzünü aşar geçer? Koşup dönüp dolaşacağı en yüce yer
havadır... çünkü onun meydana gelişi, şehvetten, heva ve hevestendir. Şu halde
sen evet, hayır demeksizin hayran ol da Tanrı rahmetinden önüne bir binek
gelsin! Bu şaşılacak şeyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır.
Evet demez de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden
Tanrının kahrı, senin pencereni kapatır. Şu hemen öylece hayran ol yalnız!
Hayran ol ki önden arttan Tanrı yardımı gelsin. Hayran olur şaşırır kalır,
varlığından geçersen hal dili ile “Yarabbi bizi doğru yola götür” dersin! Bu iş
pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye başladın mı o büyük şey, sana
yumuşar, dümdüz olur. Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... aciz oldun mu
lütuftur, ihsandır o. Mustafa Cebrail'e “Ey dost, suretin nasıl... Apaşikar
olarak bana öyle görün de seni göreyim, sana bakayım “ dedi.
Cebrail dedi ki: “Takatın yoktur
göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!” Peygamber “Görün bakayım da bu
beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz olduğunu anlasın” dedi. İnsanın
bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.
İnsanın bedeni ile ruhu taşla demire benzer. Fakat bu taşla demir, sıfat ve eser
bakımından bir çakmaktır. Ateş, taşla demirden doğar... doğar da bu iki babaya
kahırlar yağdırır! Ateş, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder,
alevler çıkarır! Öyle olduğu halde yine bedende öyle bir ışık vardır ki ışık,
İbrahim gibi ateş burcunu kahreder! Hasılı o bilgili peygamber “Biz, ileri
gidenlerin artta gelenleriyiz” remzini söyledi. Görünüşte bu ikisi de bir örse
zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir madenlerinden bile üstündür. İşte
insan da görünüşte cihanın fer-i dir... fakat sıfat bakımından insanı, cihanın,
aslı bil! İnsan zahiren bir sivri sineğin tesiriyle mustarip olur; fakat içyüzü,
yedi kat göğü bile kaplamıştır. Peygamber, Cebrail'in asli suretiyle görünmesine
ısrar edince Cebrail, birazcık göründü... fakat öyle heybetliydi ki dağ bile
görse paramparça olurdu. Bir kanadı doğuydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa,
görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrail Mustafa'yı korkusundan baygın bir
halde görünce kucakladı, bağrına bastı. O heybet, yabancıların nasibi... bu
lütufsa dostların kısmeti! Padişahlar, tahtlarına, oturdular mı çevrelerinde
ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuşlar bulunur. Bu çavuşlarda sopalar,
mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse heybetlerinden
titrerler. Çavuşların seslerinden, çevganlarından canlar ürker, heybetlerinden
herkes korkar! Fakat bu yoldaki alelade, yahut ileri gelen halka, padişahlar
padişahından haber vermek içindir. Bu heybet, halk ululanmasın, kimse başına
ululuk külahını giymesin diyedir, halka bir gösteriştir. Bu suretle onların
benliğinin kırılması, kendini görüp beğenen nefsin, az fesatta bulunması, az
kötülük etmesi istenir. Padiaşhın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulunduğu bu
suretle halka bildirilmiş olur da şehir emniyette kalır. Böyle nefislerdeki
kötülük hevesleri ölür... padişahın heybeti, o kötülüklere mani olur. Fakat
padişah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi kalır, kısas mı? Padişah
orada pek halimdir; merhametleri coşar... alemde ancak çenkle neyin coşkunluğunu
işitirsin. Savaş zamanında heybetli davullar, kösler çalınır... işret zamanında
da ileri gelenlerle konuşulur, çenk sesi duyulur. Halka soru, hesap divanı...
peri yüzlü güzellere de şarap kadehi! O zırh, o tulga savaşta giyilir... bu
ipekli kumaşlarla çalgı padişahın sayvanında giyilip çalınır. Ey cömert er, bu
sözün sonu yoktur... Tanrı, doğruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü.
Hazreti Ahmet'teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta...
saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş... doğruluk makamında! Değişenler bedene
ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir güneş. O hiç değişmez, hiç başka bir
hale gelmez... çünkü ne doğudandır ne batıdan! Hiç güneş zerreden kendini
kaybeder mi? Hiç ışık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi?
Hazreti Ahmet'in bedeninin o
yüce ruhla alakası vardı... bu değişme bil ki bedene ait bir haldir. Hastalık
gibi, uyku ve ağrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır. Anlatamam... yoksa canın
vasfına bir girişsem bu dünyaya da deprenti düşer, olmuş altmine de! Onun
tilkisi bir an perişan olduysa can aslanı o anda uykuda olmalı herhalde. Uykudan
münezzeh olan o aslan uykudaydı. İşte sana hem yumuşak ve hilm, hem de korkunç
ve heybetli bir aslan! Aslan kendini öylece uyur gösterir... bütün bu köpekler
de sahiden uyuyor, hatta ölmüş sanırlar! Yoksa alemde kimin ne kudreti olurdu ki
bir zayıftan en ehemmiyetsiz şeyi bile çalıp çırpsın! Cebrail'e baktı da Hazreti
Ahmet'in ancak köpüğü yaralandı... denizi köpük sevgisiyle coştu, köpürdü. Ay,
baştan başa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne
zararı var ki? Varsın olmasın! Hazreti Ahmet eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa
Cebrail, ebedi olarak kendisinden geçip gider. Ahmet, sidreden ve Cebrail'in
gözetme yerinden, makamından sınırından geçince, Cebrail'e “Hadi ardımca uç”
dedi. Cebrail dedi ki: “Yürü, yürü ben senin eşin, eşitin değilim!” Hazreti
Ahmet tekrar “Ey perdeleri yakan, gel... ben daha kendi yüce makamıma gitmedim
ki” dedi. Cebrail dedi ki: “A benim güzel nurlu arkadaşım, bir kanat çırpıp
buradan ileriye geçsem kolum kanadım yanar!” Bu hikayeler hayret içinde
hayrettir... Tanrı hasları, daha has olanların ahvalini görünce kendilerinden
geçerler. Bütün kendinden geçişler, burada oyundan ibarettir... ne kadar canın
var ki senin? Burası can verme makamıdır! Ey Cebrail, ister yüce ol, ister
büyük... sen ne pervanesin ne de mum! Mum yanınca pervaneyi çağırdı mı
pervanenin canı yanmadan çekinmez! Bu ters sözü göm de aksine olarak aslanı,
yaban eşeğine av yap. İçinden sözler alıp aleme saçtığın tulumun ağzını kapa...
saçma sapan sözler dağarcığını açma! Gözleri yeryüzünden geçememiş, yükselmemiş
olan kişiye bu sözler ters ve saçma gelir. Onlara aykırı harekette bulunma;
onlarla hoş geçinmeye bak ey garip olarak onların evlerine konmuş olan sevgili.
Diledikleri, istedikleri şeyi ver, onları razı et, ey onların yurtlarına konmuş,
orayı yurt edinmiş olan dost! Padişaha ulaşıncaya dek, onun güzelim naz ve
edalarını görünceye kadar ey Rey'li, Maragal'lıyla hoş geçim! Ey Musa zamane
Firavun'unun tapısında yumuşak söz söylemek gerek! Kaynayan yağın üstüne su
dökersen ocağı da yakarsın tencereyi de! Yumuşak söyle ama sakın doğrudan gayrı
bir şey söyleme... yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma! İkindi oldu,
sözü kısa kes ey ikindisi, asrı uyandıran er! Toprak yemeyi adet edinmiş adama
bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme... şeker daha iyidir de!
Harfle sesle alıverişin yok ama yine de can sözlerine can bahçesisin sen! Şeker
kamışına asılakonan şu eşek başı, nice kişileri hor hakir bir hale koydu! Onu
uzaktan gören, orada ancak o var sandı... hani mağlup olan koç kıçın kıçın geri
gider ya; o da öyle geri gitti. Harf suretini mana bağına, yüce ve güzelim
bahçeye konan eşek başı bil! Ey Hak Ziyası Hüsameddin, bu eşek başını kavun
karpuz bostanına getir. Getir de eşek başı, salhanede nasıl öldüyse bu çiğ erin
piştiği yer de ona başka bir hayat versin! İşte bizden suret düzmek, senden can
vermek... hayır, yanlış söyledim... bu da senden, o da! Ey apaçık alemi
aydınlatan güneş, gökyüzünde övülmüşsün sen... yer de seni tanısın, yeryüzünde
de ebediyen övül! Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle gönülleri bir,
kıbleleri bir, huyları bir olsunlar! Ayrılık kalksın, şirk ve ikilik kalmasın!
Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır. Benim canım senin canını tanıdı mı
görüp geçirdikleri şeylerin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar. Yeryüzünde Musa ve
Harun kesilirler... sütle bal gibi güzelce birbirlerine karışır, kaynaşırlar.
Fakar azıcık tanır, bilir de inkar ederse bu inkar edişi de birliği örten bir
perdeden ibarettir. Nice tanıyıp bilenlerde sonra yüz çevirdiler... İşte o ay
yüzlü, bu çeşit adamın şükretmeyişine kızdı ya!
Bunların hepsini okudun,
bildin... şimdi “Lem yekün” suresini de oku da bu eski kafirin inadını, ısrarını
bil! Hazreti Ahmet'in sureti, bu aleme ziya salmadan önce onun vasıfları, her
kafirin muskasıydı. Böyle bir zat var, gelecek derlerdi... yüzünün hayaliyle
yürekleri çarpardı! Secde ederler, ey insanların Rabbi, onu ne kadar mümkünse o
kadar tez meydana çıkar diye yalvarırlardı. Hazreti Ahmet'in adı ile fetih
dilerler... düşmanları, bu yüzden baş aşağı gelirdi. Nerede bir korkunç savaş
olsa Hazreti Ahmet'in döne döne hücumu, onlara yardım ederdi. Nerede müzmin bir
hastalığa uğrasalar onu anarlar da bu suretle şifa bulurlardı. Sureti
gönüllerinde, kulaklarında, ağızlarında ve yollarındaydı. Fakat onu hakiki
suretini her çakal bulabilir mi hiç? O suret, ancak, onun fer'iydi, yani
hayalden ibaretti. Onun sureti duvara aksettiyse duvarın gönlünden kan damlar.
Sureti, duvara öyle bir kutlu gelir ki duvar, derhal iki yüzlülükten kurtulur.
Temiz ve pak kişilerin temizliğine nispetle o iki yüzlülük duvara ayıptır
doğrusu. Fakat nihayet onu görünce bütün bu ululamayı, yüceltmeyi... bütün bu
sevgiyi adeta yel aldı, götürdü. Kalp akçe ateşi görünce hemen karardı... hiç
kalp, kalbe yol bulabilir mi ki? Kalp, mihenk taşına iştiyakını söyler durur,
kendisine uyanları bu suretle şüphelere salar... adam olmayan, onun hilesine
kapılır gider. Zaten bu şüphe her bayağı kişide baş gösterir! ki: Eğer bu ayarı
bütün akçe olmasa, sınama taşını ister mi? O mihenk ister ama kalplığını meydana
çıkaracak mihenk değil! Kalpın vasfını gizleyen, açığa vurmayan mihenk, ne
mihenktir, ne bilgi nuru! Yüzün ayıbını, her kaltabanın hatırı için gizleyip
göstermeyen ayna. Ayna değildir münafıktır... kudretin yeterse böyle ayna arama
sen!
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|