|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
HZ.MUSA'NIN TANRIYA
SORUSU
Musa dedi ki: Ey soru hesap
gününün sahibi Tanrı, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın? Cana, canlar
katan erler, dişiler yaratırsın... sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden?
Tanrı dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak
sormuyorsun, biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni
incitirdim. Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını
araştırıyorsun... bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu
suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek
için sormaktasın. Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden
dışarıda kalan bu soruyu soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... nitekim
diken de toprakla sudan biter, gül de! Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru
yolu buluş... nitekim acı da rutubetten hasıl olur, tatlı da! Bu nefret ve
sevgi, aşinalıktan gelir... hastalık da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Tanrı
Kelim'i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini
acemi yaptı. Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını
dinleyelim. Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine
adeta düşman olurlar, çekişir dururlar. Tanrı buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa,
madem ki sordun gel de cevabını duy. Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını
anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce,
düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı. Gaybtan kulağına bir ses geldi:
Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun? Musa dedi ki:
Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman
ambarına konması layık değil... saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu
ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayıt etmek lazım.
Tanrı dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?
Musa Tanrın bana bu temyizi sen verdin dedi... Tanrı dedi ki: Öyleyse bende
nasıl olur da temyiz olmaz? Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara
bulanmış kara ruhlar da. Bu sedeflerin hepsi bir değil... birisinde inci var,
öbüründe boncuk! Buğdayları samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de
ayırmak vacip. Bu alem halkı, hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın
diye yaratılmıştır. Ben bir hazineydim dedi Tanrı, hem de gizli... bunu duyda
cevherini kaybetme, meydana çıkar! Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk
cevherinde yalan da gizlidir. O yalanın, şu fani tendir... doğrun da Tanrıya
mensup olan can! yıllardır şu ten ayranı meydandadır da can yağı onda fani ve
değersiz bir hale gelmiştir. Nihayet Tanrı, bir elçi kulunu, ayranı yayığa koyup
döven birisini gönderir de, bende bir ben gizli olduğunu bileyim diye sıfatla
hünerle o yayığı döver. Yahut da zatından adeta bir cüz olan bir kulunun sözünü
izhar eder de o söz, vahiy arayan kişinin kulağına girer. Müminin kulağı,
vahyimizi kavrar, beller... öyle kulak, insanı Hakk'a davet edenin eşidir,
arkadaşıdır. Adeta çocuğun kulağına benzer; anasının sözleriyle dolar da söze
başlar, konuşur. Çocukta anlayan bir kulak olmazsa anasının sözünü duymaz,
dilsiz olur. Anadan doğma sağır, daima dilsizdir de... söyleyen kişi, sözü önce
anasından duymuştur. Bil ki sağır ve dilsizin kulağı, afetlerden bir afettir...
ne söz dinlemeye kabiliyeti vardır, ne de bellemeye. Belletilmeden söyleyen
Tanrıdır, çünkü onun sıfatları, sebeplerden ayrıdır. Yahut Adem gibi ana ve dadı
hicabı olmaksızın Tanrı telkini ile söyler. Yahut da Tanrı belletmesiyle Mesih
gibi doğar doğmaz konuşur. Doğuşundaki zina ve fesat töhmetlerini ret etmek,
zinadan doğmadığını anlatmak için dile gelir. Çalışmada bir hareket gerek ki
ayran, gönüldeki yağdan ayrılsın. Yağ, ayran içinde adeta yok gibidir de ayran,
varlık alemine bayrak dikmiştir. Sen de var olarak görünen deriden ibarettir...
fani görünen yok mu? Asıl var olan odur işte! Yağlanmamış, eskimemiş ayranın
varsa dövüp yağını çıkarmadıkça sakın harcama!
Hemen onu bilgiyle elden ele
alarak döndüre dur da gizlendiğini meydana çıkarsın. Çünkü bu fani ola şey,
bakinin delilidir... nitekim sarhoşların yalvarmaları da sakiye delildir!
Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlığından haber verir.
Yeller esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi? Aslanın
hareketlerinden rüzgarın sabah yeli, yahut cenup rüzgarı olduğunu anlarsın... bu
hareket, o gizli rüzgarı anlatır. Şu beden de bayraktaki aslana benzer...
düşünce onu her an oynatır durur! Doğudan gelen düşünce sabah yelidir... batıdan
gelen ufunetli cenup yeli! Bu düşünce yelinin doğuşu, başka doğudur... bu
düşünce yelinin batısı, o yandadır! Ay cansızdır, doğusu da cansız... fakat
gönlün doğusu canlar canının canıdır! Gündüzün doğan şu güneş yok mu... iç
alemini aydınlatan güneşin doğuşundan bir kabuktur, onun bir aksidir ancak!
Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık onca ne gündüz vardır, ne
gece! Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz bakidir, düzenlidir. Nitekim
göz, rüyada ay ve güneş olmadığı halde ayı da görür, güneşi de! Arkadaş uykumuz
ölümün kardeşidir... bu kardeşe bak o kardeşi anla! Sana, rüya ölümün fer'idir
derlerse sakın ha, hakikatine erişmedikçe bu sözü dinleme! Ruhun uykuda öyle
şeyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin! Rüyanı tabir ettirmek
için bir hayli zaman bilgiç padişahlara koşar, şu rüyanın tabiri nedir diye
sorarsın... böyle bir sırra fer'i demek köpekliktir! Bu söylediğimiz rüya,
alelade halkın gördüğü rüyadır... Tanrıya yaklaşmış erlerin rüyası ile Tanrı
seçmesinin, Tanrı yakınlığının ta kendisidir. Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında
Hindistan'ı görsün! Eşek, hiç Hindistan'ı rüyada görmez... çünkü Hindistan'dan
ayrılmamış, gurbete düşmemiştir ki! Fil gibi adam akıllı bir can gerek ki
uykusunda iştiyakla Hindistan'a gitsin! Fil Hindistan'ı arar, ister... o yüzden
bu istek bu anış geceleyin bir surete bürünüp ona görünür. “Tanrıyı anın” emrine
uymak, bir herzevekilin işi değil... “Tanrına dön “ emrine uymak, her kalleşin
ayağının harcı değil. Fakat sen meyus olma; file benze! Fil değilsen bile fil
olmaya çalış. Alemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların
seslerini duy! Onlar gök boşluğuna suretler düzerler... benim için senin için
işler yaparlar! Ey tavuk karasına uğramış adam! Yeni yakası misler kokan erleri
görmüyorsan şu sana dokunan şeyleri gör bari! Toprağından her an yeniden yeniye
otlar biter; onları gör... her an anlayışına yeni bir şey dokunur; onlara bak!
İbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan'ını gördü de,
zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu! Şu iş
Hindistan'ı görmenin nişanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli
divane olur. Bütün tedbirlerin başına toprak saçar... zincirlerin halkalarını
kırar geçer! Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nişanesini söylediği
gibi hani... Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nişanesi şudur: İnsan bu yalan yurttan
uzaklaşır, neşeler yurdu olan ahiretten de geçer! Ey temiz dost, Mustafa'nın bu
hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyeceğiz, dinle. Bir padişahın yiğit bir
oğlu vardı... zahiri de hünerlerle bezenmişti, batını da. Bir gece rüyasında
çocuğunun ansızın öldüğünü gördü. Padişaha alemin arılığı tortulu bir hal oldu.
Yanışının tesiri ile gözyaşları bile kurudu, ağlamaya bile iktidarı kalmadı.
Öyle dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!
Ölüm isteği ile cesedi, iş
görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemiş, ömrü varmış; uykudan uyandı. Bu
sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç görmemişti.
Sevinçten ölecekti adeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında tomruğa
vurulmuştu! Bu ışık gam soluğu ile de söner, neşe soluğu ile de... işte sana bir
alay, işte sana bir eğlence! O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruğa
vurulmuş olduğu halde gülünecek bir şey! Padişah kendi kendine dedi ki: bu
neşeye sebep, o gamdı; Tanrı sebep ihsan etti, sevindim. Ne şaşılacak şey! Bir
hadise bir yönden ölüm, öbür yönden dirim ve sevinç. Şu bir yönden tatlıdır,
zevk vericidir. Diğer bir yönden de öldürücü, azap vericidir. Ten sevinci
dünyaya mensup olana göre yücelik... fakat ahiret gününe göre noksan ve zeval!
Düş yorucu rüyada gülmeyi ağlamaya, hayıflamaya, kederlenmeye yorar. Ağlamayı da
sevince, feraha verir ey şen, esen kişi! Padişah, bu gam geçti gitti ama can, bu
çeşit şeylerden kötü şüphelere düşer diye düşünceye daldı. Gül gider de dedi,
ayağıma böyle bir diken batarsa hiç olmazsa ondan bana bir yadigar kalmalı!
Yokluğa sayısız, sonsuz sebepler var... hangi yolu kapayalım ki? Isırıcı ölüme
yüzlerce pencere var, yüzlerce kapı var... açılırken her biri cik cik etmekte! O
ölüm kapılarının acı cik ciklerini haris kişinin kulağı, mal ve mülk hırsından
duymaz. Bir taraftan bedenin dertleri, kapıların sesi... bir taraftan
düşmanların cefası kapıların sesi. Canım efendim, hele bir tıp fihristini oku
hastalıların yalımlı ateşini gör! Bütün o alillerden bu eve yol var... her iki
adımda akreplerle dolu bir kuyu var! Rüzgar şiddetli, ışığım sönmek üzere...
çabuk davranayım da onun ışığından bir ışık daha uyandırayım. Bari bu ikisinden
biri kalsın da yel, ışığın birini söndürürse onunla eğleneyim. Arifler gibi
hani... arif de bu noksan beden kendiliğinden kurtulmak için gönül kandilini
yakar da günün birinde ansızın bu kandil sönerse onun yerine can kandilini
koyayım der. Padişah bu işi anlamadı da aldandı... fani kandilin yerine başka
bir fani kandile kapıldı! Padişah bunun üzerine, evlensin de soyu sopu üresin
diye şehzadeye bir kız almak istedi. Bu doğan, tekrar yokluk alemine yüz tutarsa
o doğanın yerini yine bir doğan tutsun... Bu doğanın sureti, eğer şu alemden
giderse manası, oğlunda baki kalsın dedi. Onun için o uyanık padişah, Mustafa
“Çocuk babanın sırrıdır” buyurdu. İşte bu yüzden bütün halk, sevgilerden
çocuklarına sanat öğretirler de, onların kalıpları gözden gizlenince o manalar
alemde baki kalsın derler. Tanrı, hikmetiyle istidat sahibi olan her küçük
çocuğun doğru yolu bulması için onların hırsına bir ciddiyet vermiştir. Ben de
kendi soyumun devamı için oğluma mezhebi meşrebi iyi bir kız alacağım. Fakat
alacağım kızın kötü bir padişahın soyundan değil, temiz bir kişinin soyundan bir
kız olmasını isterim. Padişah, zaten bu temiz kişidir... hür olan da odur... ne
şehvetin esiridir, ne boğazının. Fakat halk, aksine olarak esirlere padişah
adını taktılar... Zenciye Kâfur adı takıldığı gibi hani! Kanlar içen çöle
kurtuluş yeri, bayağı, nekes ve kutsuz kişiye kutlu adını verirler ya! Şehvet,
kızgınlık ve istek esirine bey, yahut “Sadr ecel – en ulu vezir” dediler. O ecel
esirlerine halk, şehirlerde beyler ve “Emirani ecel – Ulu beyler” adını
taktılar. Canı, ayakkabıcıların safında alçalmış, yani mevkiye mala kapılıp
kalmış olma “Sadr – Ulu ve baş köşeye geçen vezir” derler. Padişah bu zaidi
seçince bu haber, kadınların kulağına vardı! Şehzadenin anası, aklının noksan
oluşundan itiraz ederek dedi ki: Evlenmede gerek akıl, gerek nakil, eşit olmayı
şart koşmuştur. Halbuki sen nekesliğinden, cimriliğinden kurnazlık ederek
oğlumuzu bir yoksulla akraba yapıyorsun?
Padişah dedi ki: Temiz bir
kişiye yoksul demek hatadır... çünkü onun kalbi ganidir ve bu da Tanrı
vergisidir. Böyle adam, takvasında kanaat bucağına kaçar, yoksul gibi
nekesliğinden, tembelliğinden değil! Kanaattan meydana gelen darlık,
takvadandır... bu, aşağılık kişilerin yokluğundan, darlığından apayrı bir
şeydir. Nekes, bir habbe bulsa başını bile verir... halbuki temiz kişi,
himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, terk edip gider! Hırsından, her çeşit
harama kasten padişaha ulu kişiler, yoksul derler. Kadın dedi ki: Nerede onda
çeyiz olarak verecek şehir ve kaleler... yahut saçı olarak saçacak inciler,
paralar pullar? Padişah, yürü yahu dedi... kim, din gamına düşerse Tanrı, öbür
dertleri artık ondan alır. Nihayet padişah üstün geldi, ona yaradılışı güzel ve
bir temiz kişinin soyundan bir kız aldı. Kızın güzellikte eşi yoktu... yüzü,
kuşluk güneşinden daha parlaktı! Kızın güzelliği buydu, huyu da güzelliği
gibiydi... hasılı ahlakı o kadar iyiydi ki anlatmaya imkan yok! Dini avlamaya
bak ki onunla beraber güzellik, mal, mevki ve sana fayda veren baht da senin
olsun! Ahiret, bil ki deve katarıdır; dünya malı devenin yükü ve tüyü. Katara
sahip oldun mu yünü, tüyü de onunla beraber gelir. Fakat yünü alırsan deve senin
olmaz ki... deve senin olursa yünün ne değeri kalır? Padişah temiz ve riyasız
soydan gelen o kızı nikahla oğluna aldı. Fakat kaza ve kader bu ya... o güzelim
şehzadeye bir ihtiyar büyücü de aşık olmuştu. O Kabil'li kocakarı, şehzadeye
öyle bir büyü yaptı ki Babil büyücüleri bile bu büyüye haset ederler. Şehzade, o
çirkin kocakarıya aşık oldu... gelinden de geçti güveylikten de! İşte böyle bir
kara ifrit, böyle bir Kabil'li karı ansızın şehzadenin yolunu vuruverdi! O ferci
kokmuş doksanlık kocakarı, şehzadenin ne aklını bıraktı, ne ağzını, zavallıda
konuşacak iktidar bile kalmadı. Şehzade tam bir yıl o karıya esir oldu... o
kokmuş karının ayakkabısının tasmasını öpüp durdu. Kocakarının sohbeti,
şehzadeyi kesip biçmekte, eritip mahvetmekteydi... adeta yarı canlı bir hale
gelmişti. Başkaları onun zayıflığından derde düşerken o büyünün tesiri ile
kendisinden bilen bihaberdi. Dünya padişaha zindan kesildi... şehzade ise babası
ve akrabası ağlarken gülmekteydi! Padişah pek çaresiz kaldı... gece gündüz
kurbanlar kestirmede, sadakalar vermekteydi! Ne çare varsa hepsine başvurdu...
fakat oğlan, kocakarıya gittikçe daha fazla aşık oluyordu. Padişah, bunda
mutlaka bir sır, bir hikmet olduğunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir
çare bulunabileceğini iyice anladı. Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür...
Tanrı mülkünde Tanrıdan başka kimin hükmü geçerki? Fakat bu yosul çocuk öd ağacı
gibi yanıp duruyor... ey merhametli Tanrı, elini tut” demeye başladı. Nihayet
onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta bir
büyücü çıkageldi. O büyücü uzaktan o çocuğun bir ihtiyar karıya esir olduğunu
duymuştu. Bu karının büyüde eşsiz örneksiz olduğunu ve bir ikincisinin
bulunmadığını işitmişti. Yiğidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de
el elin üstündedir arşa varınca! Ellerin sonu Tanrı elidir... deniz, şüphe yok
ki sellerin varıp döküldüğü son yerdir. Bulutlar da suyu denizden alır... seller
akıp gider nihayet ona varır. Padişah bu oğlan elden gitti dedi. Adam dedi ki:
İşte ulu bir derman olarak geldim ya! Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya
eşit olamaz... ancak ben, o yandan geldim, büyüde bilgim çoktur... onunla ben
başa çıkarım! Musa'nın eli gibi Tanrı izniyle onun büyüsünü kökünden yıkar,
mahvederim. Çünkü bana bu bilgi Tanrı tarafından verildi... hor hakir büyücülere
şakirtlik ederek öğrenmedim. Onun büyüsünü bozmak şehzadenin benzinin sarılığını
gidermek için geldim ben! Seher çağında mezarlığa git de orada duvarın yanında
kireçle boyanmış bir ak mezar var. Orasını kıbleye doğru kaz; Tanrının
kudretine, kuvvetine bak!
Sonraki Sayfaya Devam
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|