|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
BAHİS
Arap beyleri toplanıp
Peygamberin yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki: Sen bir beysin...
bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana düşen
kısmını al! Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim
hissemizden el yıka. Peygamber dedi ki: Bana beyliği Tanrı verdi... o, bana
başbuğluk ve mutlak bir beylik ihsan etti. Buyurdu ki: Bu devir, Ahmed'in
devridir, bu zaman, Ahmed'in zamanı... kendinize gelin de onun emrine uyun!
Kavim, biz de Tanrının takdiri ile hükmediyoruz... bize de beyliği veren
Tanrıdır dedi. Peygamber fakat dedi... Tanrı, bana beyliği bir mülk olarak
verdi, sizeyse bir vesileyle iğreti. Benim beyliğim kıyamete dek bakidir...
iğreti beylikse çabucak geçip gider! Kavim ey emir... çok söyleme; üstün
olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir? dediler. Derhal Tanrının kahır emri ile
gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o civarı kapladı. O pek
korkunç sel şehre yüz tuttu... şehirliler feryat ederek korkudan kaçışmaya
başladılar. Sınama zamanı gelmişti... şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık ortaya
çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki: Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!
Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım! Hepsi
mızraklarını attılar. Mustafa'da elindeki sopayı, o buyruklar yürüten
inanmayanları aciz bırakan sopayı attı. O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o
mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu...
sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde duruyordu! O sopanın himmetiyle o şiddetli
sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa akıp gitti. Bu büyük işi gören Arap
beyleri, korkularından hep Mustafa'nın beyliğini tasdik ettiler. Yalnız
hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı... inatlarından büyücü ve kahin
dediler. İğreti beylik böyle zayıf olur... Tanrı vergisi olan beylikse böyle
yücedir işte. Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o
beylerin adları ile peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli
ölüm seli sildi süpürdü... fakat Ahmed'in adı ve devleti baki. Onun nöbetini
günde beş defa vuruyorlar... bu, kıyamete kadar her gün böyle sürüp gidecek!
Aklın varsa sana lütuflarda bulundum... eşeksen eşeğe de asayı getirdim. Seni bu
ahırdan öyle bir çıkarırım ki sopayla başını, kulağını kanlara boyarım! Bu
ahırdaki eşekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda! İşte sevilmeyen
her eşeği yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben! Seni kahretmek
için o sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de işte ve huyda bir ejderha
kesilmişsin. Sen amansız bir dağ ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak! Bu
sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlığa kaç. Yoksa benim
dişlerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz
demektedir. Tanrının cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken şimdi
ejderha olmuştur. Tanrı, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün
yücelerini kuşa ökse ve tuzak haline getirir. Dişlerine bir ağrı verir ki bu diş
ağrısı cehennem, ejderha dersin. Yahut da tükürdüğünü bal haline kor... bu,
cennet ve cennet elbiseleri dersin! Dişlerinin dibinden şeker bitirir... bu
suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!
Şu halde dişlerinle suçsuzları
ısırma... çekinemeyeceğin, kurtulamayacağın silleyi düşün. Tanrı Nil'i
Kıpti'lere kan haline getirdi... İsrail oğullarını da beladan korudu. Buna bak
da Tanrının yoldaki aklı başında kişiyle sarhoşu ayırt ettiğini anla. Nil bu
ayırt edişi Tanrıdan öğrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bağladı.
Tanrı lütfu, Nil'e akıl verdi... kahrı ise Kabil'i sersemleştirdi. Keremi ile
cansız şeylerde akıl yarattı... kahrı ile aklının aklını aldı. Lütfuyla cansız
şeyde akıl peydahlandı... kahrı ile bilgi akıllardan kaçtı. Emri ile oraya
yağmur gibi akıl yağdı... bunun aklıysa Tanrı hışmını görüp kaçtı gitti! Bulut,
güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler.
Her biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip
çatar. Bunu nasıl oldu da peygamberlerden anlamadın sen? Onlar, taşa sopaya
bilgi ihsan ettiler. Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde
sopaya, taşa kıyas et! Taşla sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız
şeylerin halinde de haber verir... onlar da “Biz, Tanrıyı biliriz, ona itaat
ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes şeyler değiliz” derler. Nil
suyuna bak da anla... boğarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya! Yer, nasıl
Karun'u kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil'i de öyle bilgi sahibi bil. Ay
da öyle... emri duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya. Nerede bir
ağaç ve taş varsa Mustafa'yı görünce apaçık selam verdi ya! İşte cansızların
hepsini de böyle bil, böyle tanı! Dün birisi, alem, sonradan yaratıldı... bu
gökyüzü fanidir, varisi Hak'dır diyordu. Bir filozof dedi ki: Sonradan
yaratıldığını nasıl biliyorsun? Yağmur bulutun sonradan yaratıldığını nasıl
bilir? Bu değişip duran alemden sen, bir zerre bile değilsin... öyle olduğu
halde güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin ki? Pislik içinde gömülü olan
bir kurtcağız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek? Sen bu sözü babandan
duydun... taklitle aptallığından ona sarıldın? Sonradan yaratıldığına delil
nedir? söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma! Adam dedi ki: Bu derin denizde
bir gün iki bölük halkın bahse giriştiklerinin gördüm. Onlar çekişir bahsederken
halk onların başına üşüştü. Ben de kalabalığın arasına karıştım, onların
sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim. Bir bölüğü alem fanidir...
şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu. Öbür bölüğün bu alem kadimdir,
evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile kendisidir diyordu.
Tanrıya inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve
rızk veren Tanrıya münkir oldun, dedi. Filozof ben dedi... delilsiz sözü
dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! Hadi delilini göster... yoksa bu
alemde delilsiz söz dinlemem ben! Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın
içinde gizli delilim var! Senin gözün zayıftır, hilali göremezsin; fakat ben
görüyorum, bana kızma. Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmiş
alemin başına, sonuna hayran olup kaldılar. Mümin dostum dedi... gönlümde bir
delil var... bence, bu, alemin sonradan yaratıldığına bir alamet! İyice
inanmışım... inancımın nişanesi de şu: İyice inanan ateşe bile girse, aşılardaki
aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz, mahvolmaz! Sözlerinin sırrı, ancak
yüzümün sarılığından, zayıflığından anlaşılır. Yanaklara akan kanlı göz yaşları,
sevgilinin güzelliğine delildir. Filozof, ben halkın hepsine de delil olamayan
bu şeylere ehemmiyet vermem, bunları delil saymam, dedi.
Mümin dedi ki: Kalp akçe ile
halis akçe bahse girişseler... halis akçe, sen kalpsın; ben halisim, iyiyim
dese, son sınama ateştir... bu iki arkadaş ateşe düştüler mi. Halkın ileri
gidenleri de hallerini anlar, alelade olanları da... herkes, şüpheden kurtulur,
onların ne olduklarını iyice anlar bilir. Canım, su ve ateş de gizli olan halis
akçayla kalpı sınamak, için yaratılmıştır. Sen ve ben... ikimiz de ateşe
girelim... bu işe şaşıp kalanlara baki bir delil olalım! Ben de, sen de birden
denize dalalım... çünkü ben de bu halka bir delilim sen de! Öyle yaptılar; ateşe
girdiler... ikisi de kendilerini kızgın ateşe attılar. Tanrı var diye iddia eden
kurtuldu öbür haramzede yandı, mahvoldu. Bu haberi müezzinden duy... ham ruhun
körlüğünü bir kat daha arttırır! Ecelle ölümle Mustafa'nın adı yanmamıştır...
çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi uludan ulu. Bu devirde bahse girişenlerin
yüz binlercesi münkirlerin perdelerini yırtmıştır. Müminle filozof bu işe karar
verdiler... mucizelerin devam ettiği zuhur etti; doğru olan galip oldu... bu
cevaptan anladım ki alemin evveli vardır, bu gök kubbe sonradan yaratılmıştır
diyen haklıdır. Münkirin getirdiği delilin yüzü daima sarıdır... o inkarın
doğruluğuna nerede bir nişane? Münkirlerin övüldüğü bir minare nerede? Alemde
böyle bir minare göster bana da onların doğruluğuna nişane olsun. Hani nerede
bir mimber ki oraya birisi çıksın da bir münkirin zamanını ansın. Paraların
üstüne basılan peygamber adları, kıyamete kadar onların doğruluğuna alamettir.
Padişahların paraları değişir duru... fakat Ahmed'in parası, kıyamete dek sürer
gider! Altın olsun, gümüş olsun... bir paranın üstünde bir münkirin adını
gösterene! Hadi bunu mucize sayma! Peki bir de güneş gibi apaydın olan ve adına
Ümmül Kitap denen yüz dilli Kuran'a bak! Kimsenin ondan bir harfi çalmaya, yahut
sözüne bir söz katmaya ne haddi var, ne kudreti. Üstünün dostu ol ki üstün
olasın... kendine gel be hey azgın, mağluplara dost olma! Münkirin delili, ancak
ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey görmüyorum! Hiç düşünmez ki
nerede bir görünen şey varsa o, gizli hikmetleri haber vermededir. Her görünen
şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|