|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
PEYGAMBER TAKDİRİ
Bir kandil yoktur ki önünde
tutsun, önünü görsün... hatta yarım bir ışık bile bulamaz ki ondan bir nur
dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki ölsün,
kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hale gelsin de kendisini
aşağılık yerden dama yüceltsin! Tam aklın yoksa kendini ölü hale getir... sözü
diri bir akıllıya sığın. Böyle olmayan adam diri değildir ki İsa'ya hemdem
olsun... ölü değildir ki İsa'nın ölüleri dirilten nefesine mazhar olsun. Kör
canı her yana adım atar, sıçrar durur ama bir türlü kurtulamaz. A inatçı, bu,
içinde üç büyük balık bulunan gölcüğün hikayesine benzer. “Kelile” de
okumuşsundur ama o kabuktan ibarettir, bu anlatışımızsa canın ta içidir. Birkaç
balıkçı, o gölcüğün yanından geçtiler, o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ
getirmeye gittiler. Balılar bunu anladılar... içlerinden akıllı olan yola düştü;
hiç de gidilmesi istenmeyen o güç yola yürüdü. Bunlarla danışmayayım dedi türlü,
türlü fikirlerde bulunur, azmimi gevşetirler. Yurtlarının sevgisine kapılırlar;
tembellikleri, bilgisizlikleri bana da sirayet eder. Danışmak için bir iyi ve
diri kişi lazım ki seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri? Ey yolcu
yolcuyla danış, kadınla değil... çünkü kadının reyi seni topal eder. Vatan
sevgisinden dem vurma; durma,yürü... vatan oradadır, burada değil canım efendim!
Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç... bu doğru hadisi eğri ve yanlış okuma!
Hadiste aptes alınırken yıkanan her uzuv için ayrı dua rivayet edilmiştir.
Burnunu yıkar, burnuna su çekerken gani Tanrıdan cennet kokusu iste. İste de bu
koku, seni cennete çeksin götürsün... gül kokusu gül bahçesinin delilidir. Aptes
bozduktan sonra yıkanırken de okunacak virt edilecek dua şudur: Yarabbi sen beni
bu pislikten arıt. Benim elin buraya yetişti, burasını yıkadı... elim canımı
yıkamada gevşek. Adam olmayanların canları, ihsanınla adam olmuştur... canlara
erişen, senin lütuf ve kerem elindir. Ben aşağılık bir kişiyim... buna kudretim
yetişti. Ey kerem sahibi Tanrı, arıtmaya kudretim olmayan iç pisliğimi de sen
temizle! Rabbim ben pislikten derimi yıkadım, arıttım... içimi de hadiselerden
sen yıka, arıt! Birisi aptes bozduktan sonra temizlerken “Yarabbi, beni cennet
kokusu ile eş et” diye dua etti. Birisi duyup dedi ki: “Güzel dua ettin ama
deliği kaybetmişsin! Bu dua, apteste burna su verilirken okunacak dua... sen
burun duasını oturak yerini yıkarken okuyordun!” Hür kişi cennet kokusunu
burnundan duyar... hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir mi? Ey aptal kişilere
karşı alçaklık gösterip de padişahlara karşı ululanan, o ululuk, aşağılık
adamlara karşı olursa güzeldir, iyidir... fakat kendine gel, tersine hareket
etme; bu, senin yolunu bağlar! Gül, burun için bitti,yetişti... a hoyrat adam
koku almak burnun işidir. Ey yiğit, gül kokusu burun içindir... bu aşağıdaki
delik, o kokunun yeri değildir. hiç buradan sana cennet kokusu gelir mi? Sana
koku lazımsa yerinden ara! Bunun gibi “Vatanı sevmek imandandır” hadisi de doğru
ama hocam, önce iyice vatanı tanı! O akıllı balık dedi ki: Bir yol bulayım da
gönlümü şunlarla danışmadan, şunların reyine uymadan çekip çevireyim. kendine
gel şimdi danışma zamanı değil; yola düş... Ali gibi kuyuya ah et. O ahın
mahremi pek azdır... geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü. Bu gölcükten
denize doğru git... denizi ara, şu girdabı bırak. Göğsünü ayak yaptı da yola
düştü... çekingen balık, o tehlikeli yerden ta nur denizini kadar yürüdü, denize
ulaştı. Ardına köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile kalsa koşar ya...
işte o da onun gibi koşmaktaydı. Artık köpek varken tavşan uykusuna dalmak
hatadır... zaten korkan adamın gözüne uyku girer mi?
O balık gitti deniz yolunu
tuttu... pek uzun olan o yola düştü. Bir hayli zahmetler çekti, fakat sonun da
emniyet ve afiyet makamına yetişti. Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir yandan
kıyısı görünmez denize attı. Derken balıkçılar ağ getirdiler... yarı akıllının
neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi ki: Fırsatı teptim, nasıl oldu da o yol
gösterene arkadaş olmadım? O ansızın gitti... gitti ama benim de hararetle
ardına düşmem gerekti. Fakat geçene acınmak hatadır... gitti mi gitti gider!
Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur. Birisi hileyle tuzağına bir kuş
düşürdü. Kuş, ona dedi ki: Ey ulu hoca. Sen birçok öküzler, koyunlar yedin...
birçok develer kurban ettin. Dünyada onlarla bile doymadın... benimle de
doymazsın sen! Beni bırak da sana üç öğüt vereyim... bak bakalım aptal mıyım,
akıllı mıyım? Birinci öğüdü elimdeyken vereyim, ikincisini samanla karışık
balçıktan yapılma damının üstünde. Üçüncüsünü de ağacın üstünde veririm... bu üç
öğütle bahtın iyileşir. Elindeyken vereceğim öğüt şu: Olmayacak söze kim
söylerse söylesin inanma. Bu ulu öğüdü elindeyken verip azat oldu, duvarın
üstüne konup, dedi ki: Geçmiş gitmiş şeye gam yeme... fırsatını kaybettin mi
üzülme artık! Sonra “Şu küçücük bedenimde on dirhem ağırlığında paha biçilmez
bir inci var. Seni de oğullarını da devlete eriştirdi... o inci senin
hakkındı... fakat kısmetin değilmiş, kaçırdın... öyle bir inci dünyada bulunmaz”
dedi. Adam gebe kadın doğururken nasıl feryat ederse öyle bağırmaya başladı. Kuş
dedi ki: Sana geçmiş şeye gam etme diye nasihat etmedim mi, mademki geçip gitti,
neden gam yersin? Ya öğüdümü anlamadın, yahut da sağırsın sen. Sonra bir de sana
sapıklığa düşme olmayacak söze sakın inanma demedim mi? Bu ikinci öğüdüm değil
miydi? Ben, kendim üç dirhem gelmem aslanım... içinde on dirhemlik inci nasıl
bulunur? Adam, bu söz üzerine kendine geldi, hadi dedi... o üçüncü güzel öğüdü
de ver bakalım. Kuş dedi ki: Evet. Allah için o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü
sana bedava söyleyeceğim ha! Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak
yere tohum saçmaktır. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez... ey
öğütçü, ona hikmet tohumunu pek saçma. Öbür balık, o bela çağında aklının
gölgesinden ayrı düştü de dedi ki: O, denize vardı, gamdan azat oldu... ben öyle
bir iyi arkadaştan ayrıldım. Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir
çare bulayım... şimdi kendimi ölü göstereyim ben... suyun üstüne çıkıp karnımı
yukarıya, sırtı mı aşağıya verip kendimi Salı vereyim... su, nereye götürürse
gideyim. Yüzen kişi gibi değil de adeta bir saman çöpü gibi su üstünde
sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım... ölümden önce ölmek,
azaptan kurtuluştur. Ey yiğit ölümden önce ölmek emniyettir... bize Mustafa
böyle buyurdu. Dedi ki: Size ölüm, sınamalarla gelmeden hepiniz ölün. Balık,
güya öldü, karnını yukarıya çevirdi... su, onu gah yukarıya çıkarıyor, gah
aşağıya alıyordu. Balıkçıların her biri eyvah dediler... en iyi balık öldü...
hepsi de pek kederlendi. Balık onların eyvah demelerinden sevindi... bu oyunla
kılıçtan kurtuldum galibi dedi. Balıkçının biri onu yakaladı... tuh yazıklar
olsun deyip fırlattı, torağa attı. Balık çırpına çırpına gizlice suya fırladı
gitti. Öbür ahmak, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak sıçrayıp kilimini
kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu.
Fakat avcılar ağı attılar...
ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde tava içinde ahmaklıkla
eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona “sana hiç korkutucu bir
zat gelmedi mi?” diyordu. O da, o işkencenin, o belanın içinde kafirlerin
canları gibi “Evet, geldi” demekteydi. Sonra da eğer bu sefer, şu boynumu kıran
mihnetten kurtulursam, denizden başka yerde yurt tutmam... bir gölcükte oturmam
artık. Uçsuz bucaksız bir su ararım da emin olayım... ebediyen emniyet ve sıhhat
içinde ömür süreyim diyordu. Akıl, ona diyordu k: Ahmaklık, seninle değil mi?
Ahmaklıkla ahde vefa edilmez. Ahitlerde vefa etmek, akılla olur... sense aklın
yok a eşek değerli. Akıl, ahdini hatırlar... akıl, unutkanlık perdesini yırtar.
Aklın olmadı mı unutkanlık, sana hakim olur... sana düşmanlık eder, tedbirini
bozar. Aşağılık pervane, aklının azlığından kendini ateşe vurur... ateş, ateşin
yakıcılığı, ateşin sesi, aklına bile gelmez. Fakat kanadı yandı mı tövbe eder
ama hırsı ve unutkanlığı yine onu ateşe atar. Bir şeyi kavramak, anlamak,
hıfzetmek ve hatırlamak, aklın işidir... akıl bunların derecesini yüceltir. İnci
olmayınca parlaklığı nasıl olur da bulunur? Hatırlatan olmayınca adam, o işten
nasıl kaçınır? Bu vakitsiz istek de sahibinin akılsızlığındandır. Çünkü
ahmaklığın nasıl bir huyu vardır? Göremez ki! O, nedamet zahmetinin sonucudur...
define gibi aydın olan aklıdan gelmez. Zahmet geçti mi o nedamet de yok olur
gider... o tövbe ve nedamet, toprak değerinde bile değildir. o nedamet, gam ve
elem karanlığı yüzünden yükünü bağladı... fakat gündüz geldi mi gecenin sözünü
mahveder. O gam karanlığı gitti de hoşluk vakti geldi mi gönülden de onun
neticesi, o derdin doğurduğu nedamet geçip gider. O adam, tövbe eder ama akıl
piri ona “Tekrar dünyaya döndürülseler yine yapma denen şeylere bulaşırlar.
Onları yaparlar” diye bağırıp durur. Ey yiğit, akıl, şehvetin zıddıdır...
şehveti dokuyan akla akıl deme. Şehvete mağlup olana vehim de... vehim, halis
akıllar altınının kalpıdır. Vehimle akıl, mihenk olmadıkça meydana çıkmaz. Her
ikisini de hemen mihenge vur. Bu mihenk de KURANDIR. Peygamberlerin halidir...
mihenk kalpa gel der. Gel de benim yüzümden ne hale girdiğini gör... çünkü sen
benim ne inişimin ehlisin ne çıkışımın. Aklı bir testere ikiye biçse o ateşteki
altın gibi yine gülümser. Vehim, alemleri yakan Firavundur; akıl, canları
parlatan aydınlatan Musa'nındır. Musa, yokluk yoluna gitti... Firavun, ona dedi
ki: Sen kimsin? Musa, ben akılım... ululuk ıssı Tanrının elçisiyim... Tanrının
ulu burhanıyım, azgınlıktan insana emniyet veren kişiyim ben. Firavun dedi ki:
Sus, huyluyu bırak da sen bana eski adını söyle. Musa dedi ki: Benim nispetim,
Tanrının şu toprak yurdunadır... asıl adım da onun kullarının en aşağısı. Ben o
Tanrının kulunun oğluyum... onun cariyesiyle kulundan doğmuşum. Asıl mensup
olduğum topraktır; su ve balçıktır... Tanrı suya toprağa canla gönül vermiştir.
Bu toprak bedeninim dönüp gideceği yer de yine toraktır... senin gideceğin yer
de topraktır a mağrur. Bizim de bütün serkeşlerin de aslı topraktır. Hepimiz
topraktanız... buna da yüz türlü nişane var. Bedenine toraktan yardım
gelmededir... boynun toraktan biten gıdalarla düzelip kalınlaşmadadır. Can gitti
mi beden o korkunç, mezar da toprak olur gider. Sen de, biz de, sana
benzeyenlerde hep toprak olurlar... senin mevkiin rütben de kalmaz. Firavun dedi
ki: Bundan, bu soydan başka bir adın daha var senin...sana ne ad daha ala
yaraşır. Firavunun kulu kullarının kulu... bedeni, canı, önce onun nimetleriyle
beslenip yetişen kul. Asi, azgın ve pek zalim kul... kötü işi yüzünden yurttan
kaçan kul. Kanlı katil, gaddar,hak bilmez kul... artık sen bu sıfatlara bak da
var kıyas et nesin? Gariplikte hor, yoksul, çıplak bir kul, öyle bir kul ki ne
bizim hakkımızı tanır,ne bize şükreder.
Musa şöyle cevap verdi: Haşa...
o padişaha, padişahlıkta kimse şerik olamaz. Mülk ve devlette tektir, eşi yok.
Kullarına ondan başka başbuğ yoktur. Halkına ondan başka kimse sahip değildir.
helake düşmüş kişiden başka kimse ona şeriklik davasına kalkışamaz. Beni
nakşeden, bana bu sureti veren odur; nakkaşım odur benim... başkası bu davaya
kalkışırsa zalimdir. Sen benim kaşımı bile yaratmaya kadir değilsin... böyleyken
Nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin? Asıl o gaddar, o azgın sensin ki
Tanrıya şerik olmak davasına düşmüşsün. Ben bir kötü kişiyi öldürdüysem ne
nefsime uyduğumdan öldürdüm, ne de eğlence için. Ben bir yumruk indirdim o da
derhal ölüverdi... zaten canı yoktu can verdi geberdi gitti. Ben bir köpek
öldürdüm... fakat sen peygamber oğullarını, yüz binlerce suçsuz, ziyansız
çocukları öldürdün ya! Onları öldürdün; hepsinin kanı senin boynundadır...
bakalım hele, bu kan içmeden başına neler gelecek? Yakup soyunu öldürdün...
maksadın da hep beni öldürmekti, bunu umuyor, bunu istiyordun sen! Tanrı, seni
kör etti de beni seçti... nefsinin pişirip kotardığı hile, baş aşağı geldi.
Firavun dedi ki: Bunları bırak hele... şüphesiz benim hakkım, tuz ekmek hakkı
buydu ha. Beni halkın önünde rezil rüsvay edesin... aydın günü gönlüme
karartasın... sen de olan hakkıma karşılık yapacağın bumu senin? Musa, kıyamet
gününün horluğu daha güçtür... hayırda, şerde bana riayet etmezsen kıyamette
halin bundan beter olur. Bir pirenin acısına tahammülün yok; yılanın acısına
nasıl tahammül edeceksin? Görünüşte senin işini yıkıyorum ama bir dikeni gül
bahçesi haline getiriyorum dedi. Birisi geldi yeri bellemeye, sürmeye başladı.
Aptalın biri dayanamayıp feryat etti. Dedi ki: Bu yeri neden yıkıyorsun... neden
yarıyor dağıtıyorsun? Adam dedi ki: A ahmak, yürü git... benimle uğraşma! Sen,
yapılmayı yıkılmada bil. Bu yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe nasıl
olur da gül bahçesi, buğday tarlası haline gelir. Düzeni alt üst olmadıkça nasıl
olur da bostanlık, ekinlik olur; mahsul ve meyve yetiştirir? Yarayı neşterle
deşmedikçe iyileşir onulur mu hiç? Ahlatın, ilaçla yıkanmadıkça hastalığın nasıl
geçer, nasıl şifa bulursun? Terzi kumaşı paramparça eder... bir kimse çıkıp da o
sanatını bilen terziye, bu canım atlası neden bu hale getirdin... neden kestin;
ben kesik kumaşı ne yapayım der mi? Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski
yapıyı yıkmazlar mı? Marangoz, demirci ve kasap da bunun gibi yıkıp yakıp harap
etmezler mi? O halileyi, belileyi dövmek, onları adeta telef etmek, bedenin
yapılmasıdır. Buğdayı değirmende ezmeseydin ondan ekmek yapabilir miydi? A
balık, yediğim tuz ekmek, seni ağından kurtarmak için beni böyle uğraştırıyorsun
ya! Musa'nın öğüdünü kabul edersen sonu kötü olan böyle bir oltadan kurtulursun!
Kendini hayli zamandır heva ve hevese kul, köle ettin... yeter artık! Küçücük
bir kurdu ejderha haline getirdin. Ben de senin ejderhana karşı ejderha
getirttim... onunla anbean seni ıslah etmek niyetindeyim. Onun nefesi, bunun
nefesiyle tutulsun... ejderham, o ejderhayı mahvetsin!
Sonraki Sayfaya Devam
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|