|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
PEYGAMBER TAKDİRİ
Peygamber, kafirlerle savaşmak,
abes şeyleri gidermek için bir ordu gönderiyordu. Huzeyl kabilesinden bir genci
seçti, orduya emir etti. Askerin aslı kumandandır... kumandansız kavim, başsız
bedene benzer! Şu ölüşün, solup gidişin, hep başbuğu terk etmendendir. Usançtan,
nekeslikten, benlikten baş çekmede, kendini başbuğ saymadasın! Tıpkı yükten
kaçan katır gibi... o da başını alır, dağları boylar! Sahibi, a sersem... her
tarafta eşek avlamak üzere sinmiş bir kurt var... şimdi gözümden kayboldun mu
her yandan kuvvetli bir kurt çıkagelir. Kemiklerini şeker gibi ezer, ufalar...
artık bir daha diriliği göremezsin bile! Hadi kurdu bir tarafa bırak... odsuz
kalırsın ya! Ateş, odun olmadı mı söner gider. Kendine gel de sahipliğimden
kaçma, yükün ağırlığından çekinme... senin canın benim diye ardına düşer, koşar
durur! Sen de bir katırsın... çünkü nefsin üstün. A kendisine tapan, hüküm
üstünündür. Fakat ululuk ıssı Tanrı, sana eşek demedi at dedi... Arap, arap
atına “Taal” der. Cefakar nefis katırlarını bakmak, yola getirmek için Mustafa,
Hakk'ın imrahorudur. Kerem ve ihsan çekişiyle “Kul tealev” dedi... “Gelin de
sizi riyazatla terbiye edeyim dedi, azgın ve serkeş atları alıştırır, yola
getiririm ben. Nefisleri azgınlıktan geçinceye dek bu katırlardan ne tekmeler
yedim. Nerede azgınları yumuşatan bir er varsa onların tekmelerinden
kurtulmasına bir çare yoktur! Hasılı belaların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü
ham kişileri yola getirmek, zaten bir beladır. Siz, kaidesiz, nizamsız
gitmektesiniz; sözüme uyun da rahvan gidin... bu suretle de uysal bir hale
gelin,padişahın bineceği bir at olun! Tanrı dedi ki: “onlara gelin de, ey
terbiyeye alışkın olmayan katırlar, gelin de! Fakat gelmezlerse gamlanma... o
iki temkinsiz için kinlenme! Bazılarının kulakları bu, gelin sözüne karşı
sağırdır... her hayvanın ayrı ahırı vardır. Bazıları bu sesten ürker,
kaçarlar...her atın ahırı ayrıdır. Bazılarının de bu hikayelerden canı
sıkılır...çünkü her kuşun kafesi başkadır. Melekler bile bir cinsten
değildirler; bu yüzden göklerde saf saf dururlar. Çocuklar, gerçi bir mektebe
giderler, giderler ama ders bakımından her biri, öbüründen üstündür. Doğuya
mensup olanın da duyguları var, batıya mensup olanın da... fakat görmek göze
kısmet olmuştur, mesnet ona verilmiştir. Yüz binlerce kulak saf saf düzülse yine
de hepsi aydın bir göze muhtaçtır. Sonra kulakların da can sesini, Tanrı
haberlerini, Peygamber buyruklarını duymada bir mesnedi var Yüz binlerce göze
ses duyma kabiliyeti verilmemiştir; hiçbir gözün ses duymadan haberi yoktur.
Böylece her duyguyu birer birer say... her biri, öbürünün işini göremez! Beş
tane dış, beş tane de iç duygusu... hepsi on tane duygu, ayakta saf kurmuştur.
Din safından baş çeken giden, gider, en son safa katılır! Sen, gülün sözünü terk
etme... söyleye dur! Bu söz pek büyük bir kimyadır. Bir bakır senin sözünden
nefret eder, kaçmaya kalkışırsa yine sen kimyayı ondan esirgeme! Büyücü nefesi
şimdi, bu söze uymadıysa sözün, belki sonunda ona tesir eder, bir fayda verir.
Oğul, gelin de gelin... sizi Tanrı esenlik yurduna çağırmada! Hocam, benliği
bırak, başbuğ olma sevdasından vazgeç! Bir başbuğ ara, ona uy... başbuğ olmaya
pek özenme!
Peygamber, Tanrı yardımına nail
olan askerine Huzeyl kabilesinden olan o genci başbuğ yapınca, bir herzevekil,
hasedinden dayanamadı... itiraza bunu kabul edemeyiz bayrağını kaldırmaya
kalkıştı. Halka bak hele... bunlar karanlık alemindendir...geçici bir matah için
nasıl geçici bir hale düşer, nasıl itiraza kalkışırlar! Ululuk yüzünden hepsi
dağınıklığa düşmüşler, canlarını vermişler, ölü bir hale gelmişlerdir. Fakat
savaşta, diridir onlar! Şaşılacak şey şu: Zindanın anahtarı, bu çeşit adamın
elindedir de yine kendisi zindanda mahpustur! O genç tepeden tırnağa kadar
pisliğe batmıştır... fakat akarsu, eteğine dokunup akmaktadır!Dilediği ile daima
yan yanadır da yine de bir dayanacak, huzur bulacak kişinin yanına varabilsem
diye ne sabrı vardır, ne kararı! Nur gizlidir... arayıp sormak, gizliliğine
şahit. Fakat gönül, saçma sözlerden kurtuluş dilemez ki! Fakat dünya zindanında
bir kurtuluş yeri olmasaydı gönül ne sıkılırdı, ne de halas olmayı araştırır,
isterdi! Sıkılıp üzülmen, seni bir memur gibi “ Hadi ey sapık, ey yolsuz... bir
doğru yol ara” diye çekip çekiştirmededir... Doğru yol vardır... fakat pusuda
gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden delicesine aramak gerek; böyle
arayan bulur! Dağınıklık, pusuda topluluğu arar... sen hemen bu isteyende
istenenin yüzünü gör! Bağdaki cansız mahsulat, köklerinden sürmüş,
yetişmiştir... onlara diriliği vereni anla! Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu
zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır mıydı? Irmak olmasaydı yüz
binlerce ırmağa batıp ıslanan olur muydu? Yanını yere koyup yatamıyor, rahatsız
oluyorsun... bil ki evde bir yatağın, yorganın var! Karar edilecek bir yer
olmadıkça karasız kişi olmaz...sersemliği gideren bir şey bulunmasa sersemlik
bulunmaz! O adam dedi ki: “Hayır hayır ey Tanrı elçisi. Askere ihtiyar birisini
başbuğ yap! Ey tanrı elçisi, genç, aslan oğlu aslan bile olsa askere ,
ihtiyardan başkası kumandan olmasın! Zaten sen söyledin...şahidim senin sözün:
Kendisine uyulacak kişi pir olmalıdır, pir! Ey tanrı elçisi, şu askere bak!
Ondan daha yaşlı daha ileri bunca kişi var! Bu ağaçtaki şu sarı yaprağa bakma da
onun olgun elmalarını devşir! Onun sarı yaprakları nasıl olur da bomboş olur...
zaten yaprağının sararması, olgunluk ve kemal alametidir. Yüzün sararması, saçın
sakalın ağarması, olgun aklı müjdeler! Yeni sürmüş, yeni yeşermiş yapraklarsa
meyvenin hamlığına delalet eder. Azıksızlık azığı her şeyden vazgeçiş, ariflik
nişanesidir. Altının sarılığı, sarrafın yüzünü kızartır,benzine kan getirir. Gül
yüzlü, sakallı, bıyığı yeni terlemiş genç, henüz mektepte okuma, yazma
öğrenmededir. Yazısı, yazısının harfleri eğri büğrüdür... gürbüz olsa bile
delikanlıdır, aklı azdır onun! İhtiyarın ayağı, hızlı adım atmasa da aklının iki
kanadı vardır, yücelerde uçar! Örnek istiyorsan Cafer'e bak! Tanrı, ona elinin,
ayağının yerine iki kanat verdi! Altını bırak... bu söz örtülüdür, gönlüm civa
gibi ıstıraplara düştü! İçimizden güzel sözlü, güzel sesli yüzlerce sükut, elini
ağzına komada, yeter artık demede! Sükut denizdir, söylemek ırmağa benzer...
deniz seni aramada, sen ırmağı arama! Denizin işaretlerinden baş çevirme... sözü
bitir doğrusunu Tanrı daha iyi bilir! O edepsiz, Peygamberin huzurunda o soğuk
dudaklarından sözler çıkarmada, böylece söylenip durmadaydı. O bihaber, söz
fırsatını bulmuştu, boyuna söylenip duruyordu...zaten haber de görüşe göre saçma
sapan bir şeydir! Bu haberler, hep görüş yerine geçer, görüş olmayınca habere
ehemmiyet verilir...göz önünde olandan haber verilmez; göz önünde olmayandan
haber verilir!
Birisi görüş makamına vardı mı
artık bu haberlerin onca hiçbir değeri yoktur. Sevgiliye ulaştın, onunla düşüp
kalkmaya başladın mı kılavuzları affet artık! Çocukluktan geçip adam olan kişiye
mektup da soğuk gelir, kılavuzluk eden kadın da! Mektubu okusa bile bilmeyenlere
öğretmek için okur...söz söylerse bile anlatmak için söyler! Gözlüler önünde
haberden bahsetmek hatadır...çünkü bu bahis bizim gafil olduğumuza
noksanlığımıza delalet eder. Gözlünün önünde susmak, sana fayda verir. “Kuran
okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir. Can gözü açık olan kamil,
sana söyle derse güzelce, edeplice söyle, sözü uzatma! Uzat diye emrederse yine
emre uy, utanarak söyle! Nitekim şimdi ben de bu güzelim Mesnevi'yi yazarken
öyle yapıyorum ey Hak Ziyası Hüsamettin! Akıllı davranıp kısa kesmeye kalkıştım
mı,o, beni yüz çeşit vesileyle söyletmeye kalkışır. A ululuk ıssı Tanrı'nın
ışığı Hüsamettin, görüyorsun mademki; sözden ne istersin ki? Bu herhalde fazla
iştahtan olacak... hani şair de “Bana hep şarap sun, hem de işte bu, şaraptır”da
demiştir ya! Şu anda onun kadehi, senin ağzında... fakat kulak da kulağın
nasibini ver, diyor! Ey kulak, senin nasibin hararetlenip kızarmaktır... işte
hararet, işte sarhoşluk! Fakat kulak, ben bundan daha fazlasını istiyorum,
harisim ben demekte! Şeker huylu Mustafa'nın huzurunda o Arap, sözü haddinden
aşırınca, O “Vecnecmi” padişahı, “Abese” sultanı, o soğuk nefesiyle “ Sözün kafi
artık” diye dudağını ısırdı. Söylemesin diye elini ağzına koydu... gizlileri
bilen kişinin yanında nice bir söyleyip duracaksın? Kuru fışkıyı gözü açık erin
önüne götürmüş, bunu misk yerine satın al diyorsun! Deve pisliğini burnunun
altına koyuyor, bir de oh oh diyorsun a beyni kokmuş kişi! A akılsız şaşı! Kötü
kumaşın revaç bulsun diye bir de oh ohtur tutturmuşsun!Bu suretle bu tertemiz
burnu aldatmak, o göklerin gül bahçelerinde yayılan eri kandırmak istiyorsun!
Onun yumuşaklığı, kendisini ahmak göstermede ama senin de kendini bir parçacık
bilmen lazım! Bu gece de tencerenin ağzı açık kaldıysa kedinin de utanması icap
eder! O ışığı güzel arif kendisini uyuyor göstermede ama adamakıllı uyanıktır...
sakın sarığını aşırmaya kalkışma! A pis inatçı, bu Şeytan masalını Mustafa'nın
huzurunda nice bir söyleyeceksin? Bunların yüz binlerce hilmi vardır...bir tek
hilmleri bile yüzlerce dağa bedeldir! Hilmleri, uyanık adamı bile aptal eder...
yüz binlerce gözü olan zeka sahibini şaşırtır, yolunu kaybettirir, sapığa
döndürür! Hilmleri, güzel ve latif bir şarap gibi tatlı ta beynin üst yanına
gider, bütün bedene yayılır! O sert şaraptan sarhoş olana bak! Sarhoş Ferzin
gibi eğri büğrü gitmeye başladı!o adamın çabuk alan şarabın tesiriyle genç, bir
ihtiyar gibi yol üstünde düşüp kalmada! Hele şu “Bela” küpünün şarabı yok mu...
öyle sarhoşluğu bir gecelik şarap değil bu! Ashabı kehf, o şarabı içtiler de tam
üç yüz dokuz yıl akıllarını kaybettiler, ne mezeye el sundular, ne bir yere
kıpırdadılar! Mısır kadınları bu şaraptan bir kadehçik içtiler de ellerini
şahrem kesip doğradılar! Büyücüler de Musa'nın sarhoşluğuna
düştüler...darağacını sevgili sandılar! Cafer-i Tayyar, o şaraptan sarhoş oldu
da elini, ayağını feda etti! Peygamber hadsiz sarhoşluğundan o aptala bir ışık
vurmuş, onu neşelendirmiş, sarhoş etmişti. Neşesinden çok konuşmaya başladı.
Sarhoş, ebedi bırakır, baş aşağı düşer! Fakat her yerde kendinden geçen, kötülük
etmez... şarap zaten edepsiz olanı edepsiz eder. Şarap içen akıllıysa daha
ziyade akıllı olur... kötü huylu ise büsbütün berbat bir hale gelir. Fakat
insanların çoğu kötü ve ahlaksız olduğundan şarabı herkese haram ettiler.
Hüküm üstündür halkın çoğu da
kötüdür; bu yüzden kılıcı yol kesicilerin elinden aldılar. Peygamber dedi ki: Ey
işin dış yüzünü gören, sen onu genç ve hünersiz görme. Nice kara sakallı
ihtiyarlar vardır... nice de gönülleri, zift gibi kapkara ak sakallılar. Onun
aklını defalarca denedim... o genç işlerde ihtiyarlık etti. İhtiyar, akıl
ihtiyarıdır oğlum... saçın, sakalın ağarmasıyla adam, adam olmaz. İblis'ten daha
ihtiyar kim var? Fakat değil mi ki aklı yok, hiçbir şeye yaramaz. Birisi
çocuktur ama İsa nefesli, gururdan, nefesten arınmış olursa ona nasıl çocuk
diyebilirsin? Saç ağarması, ancak gözü bağlı ne kısa görüşlü kişiye göre
pişkinlik alametidir. O mukallit, alamet olarak delilden başka bir şey bilmediği
için daima buna yol arar. Onun için bir işe girişeceksen o pire danış dedi.
Çünkü o, taklit perdesinden çıkmış kurtulmuştur da ne varsa her şeyi Tanrı nuru
ile görür. Onun pak nuru delilsiz, beyansız deriyi yırtar, içi meydana çıkarır.
Yalnız dışı görene göre kalp nedir, geçer altın ne? Hurma sepetinde ne var? O
bilir. Nice altınları, hasetçi hırsızların elinden kurtulsun diye dumanla
karartmışlardır. Nice bakırlar vardır ki aklı kıt olanlara satsınlar diye onları
altın suyuna batırmışlar, altın yaldızla yaldızlamışlardır. Biz bütün ülkelerin
iç yüzünü görenleriz... gönlü görürüz, dış yüzüne bakmayız biz! Zahirin
etrafında dönüp dolaşan kadılar, zahiri görünüşe göre hükmederler. Birisi
şahadet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptı mı bunlar, derhal o adamın mümin
olduğuna hükmederler. Bu suretle de nice münafıklar, zahire sığınmışlar...
böylece de yüzlerce iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir. Çalış çabala da
akıl ve din piri ol... bu suretle aklı kül gibi iç alemini gör. O güzelim akıl,
yokluktan yüz gösterince Tanrı ona bir elbisedir giydirdi, binlerce de ad taktı.
Bu güzel adların en aşağısı işte şu: O, hiç kimseye muhtaç değildir. Akıl bir
kere yüz gösterse, suretini şu aleme izhar etse gündüz bile, onun nuruna karşı
kapkaranlık kalırdı. Ahmaklık da mesela, meydana çıkıverse gecenin karanlığı,
onun yanında apaydın kalır. Çünkü o, geceden daha karanlıktır, daha karadır.
Fakat ne fayda? Kötü yarasa karanlıların satın alır. Yavaş, yavaş gündüzün
ışığına alış... yoksa yarasa gibi nura kavuşmaz, kalakalırsın! Yarasa nerede bir
güçlük, bir müşkül varsa orasını sever... nerede bir devletlinin ışığı yanıyorsa
oraya düşman kesilir. Bilgisi görgüsü daha fazla görünsün diye gönlü daima
müşküller arar. O her müşkülle seni oyalar... kendi kötü tabiatına karşı gaflete
daldırır. Akıllı ona derler ki elinde meşalesi vardır... kafilenin önünde gider,
onlara kılavuzluk eder. o önde giden kendi nuruna uymuş, onun ardına
düşmüştür... o kendinden geçmiş bir halde yola düşüp giden, kendisine tabidir. O
kendisine inanmıştır... sizde onun canının yayıldığı nura. O nur alemince
inanın. Yarım akıllıda kendisine bir akıllıyı göz etmiş, göz diye bu akıllıyı
bilmiş tanımıştır. Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıştır... bu
suretle onunla göz sahibi olmuş,çevikleşmiş ululaşmıştır. Bir arpa ağırlığınca
bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk etmiştir.
Az,çok... bir yol da bilmez. Fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten
sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde gah topallayıp meyus
olarak, gah koşup yortarak gider durur.
Sonraki Sayfaya Devam
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|