|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
DEVİN SÜLEYMANLIĞI
Aklın varsa başka bir akılla dost ol, görüş, danış! İki
akılla bir çok belalardan kurtulur, ayağını göklerin ta yücesine korsun! Dev
kendine Süleyman adını taktı, devleti elde etti, ülkeyi hükmüne aldı.
Süleyman'ın yaptığı işleri görmüştü, onun gibi hareket ediyordu... fakat iç
yüzden yine devliği suratına vurmakta, devliği görünüp durmaktaydı! Halk, bu
Süleyman'da o nur o temizlik yok; Süleyman'dan Süleyman'a ne farklar var. O
uyanıklığa benziyordu, buysa derin bir uyku gibi. Adeta o Hasanla bu Hasan gibi
aralarında pek büyük bir fark var diyordu. Dev de, “ Tanrı benim şeklimde güzel
bir dev yaratmıştır. Bir dev'e benim suretimi vermiştir; sakın o, sizi
aldatmasın. Meydana çıkar da Süleyman benim diye davaya kalkışırsa sakın onun
suretine itibar etmeyin” diyordu. Dev, hileyle onlara bu sözleri söylüyordu ama
iyi adamların gönüllerinde bunun aksi görünmekteydi. İyiyi kötüyü fark eden
adamla oyun olmaz; hele o adamın bu fark edişi ve aklı, gaypları görür söylerse!
Onlar, kendi kendilerine “A eğri sözlü, tersine gidiyorsun... Böyle tersine
tersine gide gide ta cehennemin en dibine kadar gideceksin ya! Süleyman,
Süleymanlıktan kaldı, yoksul oldu ama alnında o aydın dolunay parlayıp durmada.
Sen, nihayet bir yüzüktür kapmışsın ama zemheri gibi donmuş kalmış bir
cehennemsin yine! Biz neredeyiz... ululuk, sayvan ve kök önünde secde etmek
nerede? Böyle şeylerin önüne baş komak şöyle dursun, hayvan tırnağını bile
komayız biz! Hatta gaflete düşer de baş komaya kalkarsak bile bir pençe gelir,
başımızı yerden iter, mani olur... Bu aşağılık kişiye baş komayın, kendinize
gelin... bu bayağı adama secde etmeyin der” demekteydiler. Ben, bu cana canlar
katan hikayeyi anlatmaya kalkardım ama Tanrı gayreti olmasaydı! Kanaat et, bu
kadarcığını kabul eyle de başka bir vakit bunu anlatayım! Dev, adını Süleyman
Peygamber taktı ama ancak çoluk çocuğu kandırmak için! Namuzsuzun suretini,
adını bırak... lakaptan addan kaç, manaya yürü! Onu halinden işinden sor... onu
halinde işinde ara! Her sabah Süleyman Mescid-i Aksa'ya gelir, tam bir ihlasla
Tanrı'ya ibadet ederdi. Her gün mescidde yeni bir otun bittiğini görür, adın
nedir, ne faydan var? Ne biçim ilaçsın, nesin, sana ne derler... kime ziyansın,
faydan kime? Diye sorardı. Her ot, adını, tesirini söyler; “Şuna can'ım, öbürüne
zehir...Buna zehirim, ona şeker... adım, kader levhinde şudur diye dile gelirdi.
Doktorlar Süleyman'dan o otu öğrenirler,bilgi sahibi olurlar, ona uyarlardı. Bu
suretle doktorluk kitapları düzdüler... bedenleri hastalıklardan kurtardılar. Bu
nücum ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir...yoksa akıl ve duygunun o
tarafa nereden yolu olacak? Cüz'i akıl, bir şeyden hüküm çıkaracak akıl
değildir. O, ancak fen sahibinden fenni kabul eder, öğrenmeye muhtaçtır. Bu
akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Ama vahiy sahibi ona öğretir. Bütün
sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir, fakat sonra akıl, onların
üstüne bazı şeyler katar! Dikkat ey de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı,
usta olmadıkça öğrenebiliyor mu? Hile kılı kırk yarar ama usta olmadıkça hiçbir
sanatı elde edemez! Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı ustasız bir sanat meydana
gelirdi! Mezar kazma, en bayağı bir sanat... düşünceden, düzenden, fikirden
doğacak değil ya! Fakat Kabilde bu anlayış olsaydı Habili başı üstünde taşır
mıydı? Ben bu ölüyü, bu kana, toprağa karışmış ölüyü ne yapayım, nasıl yok
edeyim der miydi? Bir de gördü ki bir karga, ölü bir kargayı ağzına almış, hemen
geldi... Havadan indi Kabile öğretmek için mezar kazıcılığına başladı.
Tırnaklarıyla yerden bir toz kopardı, yeri kazıp hemen hemen ölü kargayı o
mezara koydu; gömüp üstünü toprakla örttü... bu suretle karga, Tanrı ilhamı ile
bilgi sahibi oldu. Kabil, bunu görünce yuh olsun benim aklıma dedi... bir karga
bile bilgide benden üstün! Tanrı, Aklıküll'e “Mazagalbasar” dedi... fakat cüzzi
akıl her yana baka durur. Has kişilerin nuru, Mazagalbasar aklıdır... karga
aklıysa ölülere mezar kazma üstadı! Karga, ardınca uçan canı nihayet mezarlığa
götürür! Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından git... Kafdağına, gönül
Mescid-i Aksa'nda yeni bir ot yeni bir kök bitmede! Süleyman gibi sen de onlara
dikkat et... onları izle, onların üstüne ret ayağını koyma! Çünkü bu durup duran
yeryüzünün halini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker kamışı mı bitmiş,
yoksa alelade kamış mı... her biten ot, bittiği yerin halini, kabiliyetini
bildirir! Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu
fikirler de gönüldeki sırları gösterir.
Mecliste bana söz söyleyecek
adam bulsam çimenlik gibi yüz binlerce gül bitiririm. Fakat söz söylerken de
nefes öldüren bir pezevenk olsa gönüldeki nükteler hırsız gibi kaçar. Herkes in
hareketi kendisini çeken ne yandaysa o taraftadır... doğru adamın çekişi,
yalancının çekişine benzemez. Gah sapık bir halde, gah doğru yolu bulmuş olarak
gider durursun...ne seni sürükleyen ip meydandadır, ne çeken adam! Kör bir
deveye benzersin... boynundaki yular seni yeder durur; fakat sen çekeni gör,
yuları değil! Kafir, köpeğin ardına düşüp gittiğini görseydi güçlü kuvvetli
Şeytan'a mazkara olur muydu?Hiç? Onun ardına bir namussuz gibi düşer miydi hiç?
Hemencecik ayağını çeker, kurtulurdu! Sığır kasapların ne yapacağını bilseydi
hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi? Yahut ellerinden kepek yer
miydi... yahut da onların yüze gülücüğüne aldanır onlara süt verir miydi? Hatta
ot yese bile, neden beslendiğini bilseydi o otu hazmedebilir miydi? Şu halde
alemin direği gafletten ibarettir...devlet nedir? Dev yani koş kelimesiyle let
yani dayak kelimesinden meydana gelme bir kelime! Önce koş... koş da sonunda
dayak ye! Bu yıkık yerde devlet sahibine eşekçesine ölümden başka hiçbir şey
yok! Sen, bir işe el atar, o işe iyice sarılırsın...o işteki ayıp ve noksan o
anda sana örtülüdür. Tanrı, senden o işin ayıbını örttüğünden canla başla o işe
girişebilirsin. Hararetle sahip olduğun fikrin de ayıbı senden gizlidir. Sana o
fikirdeki ayıp ve kusur belli olsaydı ondan kaçardın...canın, bu fikirle aramda
keşke mağriple maşrik arası kadar uzaklık olsaydı der! Nihayet ondan usanır,
pişman olursun ya...bu hal, evvel olsaydı hiç ona koşar mıydın? Şu halde ona
girişelim, kaza ve kadere uygun olarak o işi görelim diye önce ondaki ayıbı,
kusuru, bizden gizlemiştir. Kaza ve kader, hükmünü izhar edince göz açılır,
pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlıkta ayrı bir kaza ve kaderdir...bu pişmanlığı
bırak da Allah'a tap! Pişman olmayı kendine adet edinirsen boyuna pişman olur
durur, nihayet bu pişmanlığı da daha ziyade pişman olursun! Ömrünün yarısı
perişanlıkta geçer, öbür yarısı da pişmanlıkta heder olur gider! Bu fikri, bu
pişmanlığı terk et de daha iyi bir hal, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş
ara! Elinde daha iyi bir iş yoksa pişmanlığın neye? Neyi fevt ettin de pişman
oluyorsun ki? Eğer biliyorsan bilirsin ki doğru yol, Allah'a tapmaktan
ibarettir...yok bilmiyorsan herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki?
İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin...ey yiğit zıt zıddıyla görülebilir. Mademki
bu fikri terk etmekten acizsin... o vakit günah işlememekten de acizdin! Aciz
olduktan sonra pişmanlık neden? O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara! Alemde bir
kadir olmadıkça hiç kimse, ne bir acizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur...
bunu böyle bil! Böylece, olmasına çalıştığın her isteğin ayıbından bihabersin...
onun ayıbı ve noktası, sana örtülüdür! O istediğin ayıp ve noksanı sana
görünseydi canın o araştırmadan kaçıverirdi! O işin ayıp ve noksanı sence belli
olsaydı seni hiç kimse o işe, hatta çeke çeke bile olsa götüremezdi! nefret
ettiğin öbür iş yok mu? Ondan neden nefret ettin? Çünkü ayıbı, noksanı meydana
çıktı da ondan! Ey sırları bilen güzel sözlü Allah, kötü işlerin ayıbını,
noksanını bizden gizleme! İyi işleri de bize ayıplı gösterme de o işe gidelim
,sarılalım... çalışmamız heba olmasın, gayretimiz soğumasın! Yüce Süleyman,
adeti veçhile alaca karanlıkta mescide giderdi. Her gün, adeti veçhile mescitten
yeniden yeniye hangi ot, hangi kök bitmiş... o padişah,bunu arar araştırırdı.
gönül haktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle görür, tanır. Sofinin
biri, bir bağda neşelenip açılmak için soficesine yüzünü dizine dayamış,
varlığının derinlerine dalmış gitmişti. Her zevekilin biri onun bu uykusundan
usandı. Dedi ki: Ne uyuyorsun ya hu? Bir başını kaldır da üzüm çubuğuna, şu
ağaçlara, “Allah'ın rahmet eserlerine bakın” dedi... yüzünü şu rahmet eserlerine
çevir, seyret!
Sofi dedi ki: A heveskar kişi,
Allah eserleri gönüldür... dışarıdakilerse ancak ve ancak Allah eserlerinin
eserleridir. Bağlar, bahçeler, yeşillikler, gönüldedir... dışarıdakiyse akarsuya
vuran akislere benzer. O görünen bağ, suya akseden hayali bir bağdır... suyun
letafeti yüzünden oynar durur! Bağlar, bahçeler, meyveler, gönüldedir. Onların
letafetinin aksi, şu suya toprağa vurmuştur! O neşe selvisinin aksi olmasaydı
Allah bu aleme aldanış yeri demezdi. Bu aldanış şudur; yani bu hayal, erlerin
gönülleriyle canlarının aksinden hasıl olmuştur. Bütün aldananlar, cennet budur
sanarak bu akse gelmişlerdir. Asıl bağlardan, bahçelerden kaçarlar da bir
hayalle eğlenir kalırlar! Fakat bu gaflet uykusu başa geldi de uyandılar mı
doğruyu görürler ama o görüşte ne fayda var? Sonra mezarlığa bir feryadu
figandır, bir ahu vahdır düşer... kıyamete kadar bu yanılmalarına hasret çekip
dururlar!Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü... yani bu üzümün aslından bir
koku elde etti! Derken Süleyman bir bucakta başağa benzer bir yeni otun bitmiş
olduğunu gördü. Yeşil, taze, görülmedik bir ottu bu... adeta yeşilliği göz
alıyordu. Süleyman, o ota derhal selam verdi; o da selamını aldı; Süleyman, otun
güzelliğine şaştı kaldı. Dedi ki: adın ne... dilsiz dudaksız söyle bakalım! Ot
ey alem padişahı bana keçiboynuzu derler, dedi. Süleyman, sen de ne haysiyet
var? Dedi. Ot dedi ki: Bittiğim yer yıkılır viran olur. Ben keçiboynuzuyum...
bittiğim yer perişan olur; şu suyun toprağın yıkıcısıyım ben! Süleyman, derhal
ecelinin geldiğini, göçme vaktinin göründüğünü anladı. Dedi ki:ben hayatta
oldukça şüphe yok ki bu mescit, yeryüzündeki afetlerden bozulup yıkılmaz. Ben
yaşadıkça nasıl olurda Mescid-i Aksa perişan olur, yıkılır gider? Şu halde şüphe
yok, mescidimiz, ölümümüzden sonra yıkılacak! Bedenin secdegahı olan mescit,
gönüldür... kötü dost da her yerde mescitte biten keçiboynuzudur! Sende kötü
dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel... ondan kaç, onunla az konuş, görüş!
Onu kökündeki sök, çıkar ... çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker,
mahveder, mescidini de! Ey aşık, eğrilik, sana keçiboynuzu gibidir...çocuklar
gibi niye eğriliğe doğru gider, sürtünürsün? Kendini suçlu bil suçlu
gör...korkma da o ders üstadı, senden dersi çalmasın. Cahilim, bana öğret demen,
bu çeşit insaf sahibi olman, namus ve şeref gözetmenden iyidir! Ey yüzü nurlu
çocuk, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” demeyi babandan öğren! O, ne
bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de düzen bayrağını yüceltti. Fakat
İblis, bahse girişti, bahse girişte, benzin kırmızı, beni sen sararttın... renk,
senin verdiğin renktedir...beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin,
uğradığım afetin, dağlandığım dağın da, dedi! Kendine gel de “Rabbi bima
agveyteni”yi oku...oku da cebri olma, ters bir kumaş dokumaya kalkışma! Cebir
ağacına ne vakte dek sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir yana bırakacaksın? İblis
ve soyu sopu gibi Allah ile savaşta, mübasedesin... Eteklerini çemrer de isyana
öyle koşar, gidersin... bu kadar hoşlukla, bunca istekle cebir olur muymuş? O
kadar istekle kim, kötülüğe gider... böyle oynaya oynaya kim sapıklığa koşar?
Sana başkaları öğüt verdikçe o işin iyiliğini söyler, belki yirmi erle bu
hususta savaşa girişir, yirmi ere karşı ayak direrdin! Doğrusu budur...yol ancak
budur...ve bundan ibarettir; adam olmayandan başka kim beni kınar ki? Dersin!
Mecbur olan adam böyle söz söyler mi? Yolsuz olan kişi, böyle savaşır mı? Nefsin
neyi isterse ihtiyarın var, fakat aklının istediği şeyde mecbursun ha! Bahtı
yaver ve talihi kutlu olan bilir ki akıl ve zeka taslamak iblis'tendir, aşk
Adem'den!
Akıl ve zeka denizde yüzgeçliğe
benzer... bundan az kişi kurtulur ve yüzgeçlikte bulunan nihayet gün gelir, gark
olur gider! Yüzgeçliği bırak, kibirden, kinden vazgeç...bu ırmak değil; denizdir
deniz! Hem de öyle sığınılacak bir yeri olmayan uçsuz bucaksız deniz ki yedi
denizi bir saman çöpü gibi kapı verir! Aşk, ileri gidenler için bir gemiye
benzer...gemiye binen kişinin bir afete uğraması nadirdir, çok defa kurtulur.
Aklı zekayı sat da hayranlığı satın al... akıl ve zeka zandır, hayranlıksa bakış
görüş! Aklı Mustafa'nın önünde kurban et...Hasbiyallah de, yani Allah'ım bana
yeter! Kenan gibi gemiden baş çekme... ona da zeki aklı bu gururu vermiş
aldatmıştı. Ben yüce bir dağın üzerine çıkar kurtulurum, neden Nuh'a minnet
edeyim? Dedi. A akılsız nasıl olurda onun minnetini çekmezsin! Allah bile onun
mihnetini çekmekte. Nasıl olur canımız ona minnettar olmaz! Tanrı bile ona
şükretmede, minnet etmede! A hasetle dolu mağrur kişi, onun minnetini Allah bile
çekiyor! Keşke o yüzme öğrenmeseydi de Nuh'a minnet etse, gemiye girmeye tamah
etseydi! Keşke çocuk gibi hilelere cahil olsaydı da çocuklar gibi anasına el
atsa, anasına sarılsaydı! Yahut da nakli bilgi ile az dolu olsaydı da gönlü bir
veliden vahiy ilmini kapsaydı! Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsın vahiy
ile dinlenen ruhunda seni azarlar! Zamanın kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil
ki su varken teyemmüm etmeye benzer! Kendini aptal yerine koy, ona uy da
yürü...ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin! Babam, insanların padişahı, bunun
için “cennetliklerin çoğu aptaldır” dedi. Akıl ve zeka sana kibir ve gurur
verir... aptal ol da gönlün doğru kalsın! Aptallık dediğim halka iki kat maskara
olan adamın ahmaklığı değildir... bu aptallık, ona hayran olan adamın
aptallığıdır! Kendilerini unutup Yusuf'un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp
kalanlar... bu yüzden ellerini doğrayanlar yok mu işte onlar aptaldır! Aklı,
dost aşkında kurban et...akılların hepside o taraftandır, odur!Akıllılar
akıllarını o tarafa göndermişlerdir. Yalnız sevgili olmayan ahmak, bu tarafta
kalmıştır! Hayretle şu baştan aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir
akıl kesilir! O tarafta akla, beyne düşünce zahmeti yoktur...çünkü orada her
ova, her bahçe akıl ve beyin bitirir! Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya
gelirsen nükteler duyarsın... oradaki bağlara, bahçelere gelirsen hurma fidanın
sulanır, yeşerir! Bu yoldaki köşkü, sayvanı, şöhreti şanı terk et... kılavuzun
hareket etmedikçe hareket etme! Başsız hareket eden, kuyruk olur... böyle adamın
hareketi akrebin hareketine benzer! Eğri gider, geceleri görmez, çirkindir,
zehirlidir... işi gücü, temiz bedenleri dalamak ,sokmaktır! Başını ez
onun...huyu hep budur, ahlakı hep bu ...bu huyundan vazgeçmez o! Onun için en
iyi şey, başının ezilmesidir...çünkü bu suretle can kırıntısı da o kötü tenden
kurtulmuş olur! Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!
Fakat elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini... yoksa yüzlerce zarar
yapar. Kötü yaradılışlı kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkiyanın eline
kılıç vermeye benzer! Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, adam olmayana bilgi
belletmekten yeğdir. Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin
elinde fitnedir. Savaş delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere
farz olmuştur. Onun canı delidir, teni de elindeki kılıçtır... o çirkin huylunun
elindeki kılıcı al! Bilgisizlere, geçtikleri mevkiinin yaptığı fenalığı,
yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz! Çünkü ayıbı gizliyken meydan bulur da
yılanı, delikten çıkar, sahralara uğrar! Cahil kötü hükümler yürüten bir padişah
oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar!
Adam olmayanın eline bir mal ve
mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini dileyen kendisidir. Çünkü o ya
hasisliğe kalkışır, az verir... yahut cömertliğe girişir, yersiz ihsanlarda
bulunur! Şahı, beydak hanesine kor... ahmak, ihsanda bulundu mu ihsanı, buna
benzer işte! Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte
kuyuya düşmüş demektir! Yol bilmez ,kılavuzluk etmeye kalkışır... kötü ruhu,
cihanı yakar, yandırır! Yokluk yolunun çocuğu, pirlik etmeye girişirse ardına
düşenler, devletsizlik gulyabanisine çatarlar! Gel de sana ayı göstereyim der
ama o nursuz pirsiz, ayı hiç görmemiştir ki! Ömrümde ayın aksini suda bile
görmemişken nasıl olurda gösterebilirsin a hamhalat, a bön! Ahmaklar baş oldular
da akıllılar başlarını kilime çektiler! Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen,
ey ürküp kaçan, kilimden çık! Kilime baş çekme, yüzünü örtme... çünkü alem
şaşkın bir beden, sense bu aleme akılsın! Kendine gel de davaya kalkışanlardan
arlanıp gizlenme... çünkü sende vahiy mumunun nurları var! Kendine gel de
geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur! Senin nurun
olmadıkça aydın gün bile gecedir...sana sığınmadıkça aslan bile Tavşan kesilir!
Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... çünkü sen, ikinci Nuh'sun!
Akıllılara bir yol gösterici lazım... Hele yol, deniz yolu olursa! Kalk da yolu
vurulmuş kervana bak...her yanda kaptan kesilmiş gül yabanileri gör! Sen, vaktin
Hızır'ısın, her geminin imdadına yetişen sensin... Ruhullah gibi yalnız yürümeyi
adet edinme! Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe
benziyorsun... bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı
değil topluluğa gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sense Hümasın!
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür... köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü
bırakmaz. Kınayanlar, senin dolunayına karşı köpeklere benzerler... sana karşı
yürüyüp dururlar! Bu köpekler, “ Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar...
ahmaklıklarından senin dolunayına karşı hav havlayıp durmaktalar! Ey şifa,
hastayı terk etme... Ey şifa hastayı terk etme... sağıra kızıp körün sopasını
bırakma! Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Tanrı'dan yüzlerce ecir
alır, yüzlerce sevaba girer! Kim bir kötü kırk adım yederse günahları
bağışlanır, doğru yolu bulur!” Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru
yolu gösterensin... ahir zamanın yasına neşesin sen! Ey takva sahiplerinin
imamı, bu hayallere kapılanları, yakın makamına kadar götür! Kim gönlünden sana
karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma,
neşelen, neşeli neşeli yürü! Onun körlüğüne körlükler katarım... o, şeker sanır
ama ben ona zehir veririm! Akıllar benim nurumla parlar, aydınlanır... hileler,
benim hilemden öğrenilir! Alemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmenin kara
çadırı nedir ki? Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karşı nedir?
Derhal korkunç sur sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın! Sen vaktin
israfilisin; doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Ey mihnetlere
düşmüş de soru soran kişi, dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce alem
kopmada! Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmağın sorusuna verilecek cevap sükuttan
ibarettir padişahım! Duamız kabul edilmeyince Tanrı göğünden isteğimize sükutla
cevap verilir canım! Harman devşirme zamanı geldi ama yazıklar olsun... gün
bahtımız yüzünden geçti gitti! Gün dar... halbuki bu söz, o kadar geniş ki bütün
bir ömür bile ona az gelir! Bu daracık çukurlarda mızrak oyununa girişmek, bu
oyunu oynayanları utandırır! Vakit dar... fakat oğul, halkın hatırı ve anlayışı
da vakitten yüz kere daha dar! Ahmağın cevabı, mademki sukuttur... ne diye sözü
uzatıp durursun? Tanrı rahmetinin yüceliği ve kerem denizinin dalgalanması
yüzünden her çorak yere yağmur yağdırıp ıslatmada!
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|