|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI
Şairin biri, padişahtan elbise
almak, rütbeye erişmek, ihsana nail olmak ümidiyle bir şiir yazıp götürdü.
Padişah ikram sahibiydi, şaire bin kırmızı altın verilmesini, bundan başka daha
da ihsanlarda bulunmalarını emretti. Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa
ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin! Hatta böyle bir şaire senin gibi
ihsanda avucu denize benzer bir padişahın ona bin altın vermesi bile azdır!
Vezir, padişaha, harmanın onda biri şaire verilsin diye geçmiş padişahların
ihsanlarına dair hikayeler söyledi, hikmetlerden bahsetti. Padişah da şaire on
bin altınla değerli elbiseler verdi... şairin içini şükür ve sena yurdu haline
getirdi. Şair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padişaha benim ehliyetimi kim
bildirdi diye araştırdı. Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok
mu, işte o buna sebep oldu. Şair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun
bir kaside yazdı, vezirin evine gidip sundu. (Bu kasidede padişahın methi hiç
yoktu. Çünkü padişahın nimetleri, hilatları, zaten dilsiz, dudaksız, padişahı
methedip duruyordu!) Birkaç yıl sonra şair, yine yok yoksun bir hale düştü,
muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin parası bulmak ümidiyle, dedi ki: Yokluk ve
darlık zamanında sınanmış şeyi aramak, ona başvurmak daha iyi... Kerem ve
ihsanda sınadığın kapıya gideyim de yine ihtiyacımı arz edeyim. Sibeveyh, Allah
sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona sığınır...İhtiyaçlarımızı
sana arz eder, sana sığınırız...hacetlerimizi senden diler, sen de buluruz
demektir” dedi. Binlerce akıllı kişi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle o tek
Tanrı'nın huzurunda ağlar, inler. Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizliğini
varsın da bir nekese arz etsin! Akıllılar, binlerce defa ihtiyaçlarının
giderildiğini görmeselerdi hiç o tapıya canla başla giderler miydi? Hatta deniz
dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuşlar bile... Fil,
kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan...Hatta toprak, su, yel ve her
bir kıvılcım bile kışın da dileğini ondan elde eder, baharda da! Bu gökyüzü, her
an, yarabbi, beni bir zaman bile aşağılatma diye ona yalvarır... Benim direğim,
senin korumandadır... bütün gökler sağ elinde dürülmüş, yayılmıştır, der. Bu
yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder. Hepsi
keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüşler... hepsi hacet vermeyi ondan
öğrenmişlerdir. Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin”
diye ondan berat ve ferman getirmiştir. Kendinize gelin; ondan isteyin...
başkasından değil. Suyu denizde arayın, kuru derede değil! Başkasından isteneni
de o verir...o kimsenin sana meyleden eline cömertliği ihsan eden yine
Allah'tır. İtaatından çekineni bile altınlara gark eder, Kanun yaparsa itaat
eder de ona yüz tutarsan neler yapmaz? Şair, bir kere daha ihsan sevdasıyla
yüzünü o ihsan sahibi padişaha tuttu. Şairin hediyesi ne olacak? Yeni bir
şiir... onu ihsan sahibine götürür, sunar, adeta rehin bırakır! İhsan sahipleri,
yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yığarlar, şairleri beklerler. Onlarca bir
şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler
çıkaran bir şairin şiiri olursa! İnsan, önce ekmeğe haristir... çünkü gıda ve
ekmek, cana direktir. Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce
hilelere, düzenlere başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır. Fakat az
bir şey elde eder de ekmek için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada
sana ve şairlerin methine aşık olur. İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını
övsünler... lutfunu, ihsanını anlatmada mimberler kursunlar... Bu suretle de
onun lutfu, ihsanı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun! Tanrı,
bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim
vasfımız da onun vasfından bir ödenektir. Yaratıcı Tanrı da, kendisine şükür ve
hamd edilmesini ister... bu yüzden insanın huyu da böyledir;o da kendisinin
övülmesini diler. Hele fazilette çevik ve üstün olan Tanrı eri, sağlam tulum
gibi o yelle doludur. Fakat insan, o methe layık değilse, o methin ehli olmazsa
yalancı yel, fayda vermez...tulumu yırtar, parlatır!
Bu meseli kendiliğimden
söylemedim arkadaş; aklın başındaysa ve ehilsen serserice dinleme! Bunu
hakkındaki hicivleri duyunca, müşriklerin “ Ahmet neden medihten hoşlanıyor,
neden medihten memnun oluyor?” dediklerini işitince söyledi. Şair, ihsan ölmedi
ya diye evvelce nail olduğu ihsana şükran olarak yazdığı şiiri alıp padişaha
götürdü, sundu. İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı... ne mutlu o kişiye ki
bu merkebi sürdü! Zalimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı...
vay o cana ki bu hileyi, bu kötülüğü yaptı! Peygamber “ Ne mutlu o adama ki
dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir. İhsan sahibi öldü ama ihsanı
ölmedi ki... Tanrı indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz bir şey değildir!
Eyvahlar olsun o kişiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı... sakın, öldü de canını
kurtardı sanma ha! Bırak bunu şimdi...şair, yol üstünde borçlu ve paraya pek
ihtiyacı var! Şair önceki ihsana nail olurum ümidiyle söylediği şiiri götürüp
padişaha sundu. Güzelim incilerle dolu olan o latif ve nefis şiiri, evvelki
ihsan ve ikramın ümidiyle arz etti. Padişahın adetiydi , yine adeti veçhile bin
altın verin dedi. Fakat bu sefer bu cömert vezir yücelik Burak'ına binmiş,
dünyadan göçüp gitmişti. Onun yerine başka birisi vezir olmuştu... bu vezir pek
merhametsiz, pek hasisti. Dedi ki: Padişahım, masraflarımız var... bir şaire bu
kadar ihsanda bulunmak layık değil! Ben, o şairi bu ihsanın onda on da birinin
dörtte biriyle hoşnut ve razı ederim. Oradakiler, önce o, padişahtan tam on bin
altın almıştı. Şeker yedikten sonra şeker kamışını nasıl çiğner... padişahtan
sonra nasıl olur da dilencilik eder? Dediler. Vezir dedi ki: Ben onu öyle bir
sıkarım ki nihayet beklemeden usanır, bizar olur... Yoldan toprak alıp versem
yeşillikten gül yaprağı veriyorum gibi kapar. Bunu bana bırakın... Bu işte
üstadım ben; işe girişen ateş bile olsa ben yatıştırmasını bilirim! Süreyya
yıldızından saraya dek uçsa yine beni görünce yumuşar! Padişah, peki dedi... ne
yaparsan yap, hüküm senin. Yalnız onu sevindir, çünkü bizim iyiliğimizi söyler.
Vezir, onu da, onun gibi daha iki yüz tane ümitlenip duran kişiyi de bana bırak
sen, dedi. Vezir, şairi bekletti durdu... kış geldi geçti de bahar geldi! Şair
bekleye bekleye ihtiyarladı...bu dertle bu tedbirle adeta zebun oldu. Dedi ki:
Altın yoksa bari bana söv de canımı kurtar, kölen olayım! Bekleme beni öldürdü,
bari git de, yoksul canım rehinden kurtulsun! Nihayet vezir, şaire o bin altının
onda birinin tam dörtte birini, yani yirmi beş altın verdi... şair derin bir
düşünceye daldı. Kendi kendisine önce verilen ihsan, hem peşindi, hem de o kadar
çoktu. Bu ise hem geç kaldı. Hem de açılınca gördüm ki bir deste diken, dedi.
Şaire dediler ki: O cömert vezir dünyadan gitti, Tanrı rahmet etsin! O ihsan,
onun yüzünden kat kat artmıştı... onun zamanında ihsanlarda yanlışlık pek az
olurdu. Şimdi o gitti, ihsanı da beraber götürdü... o ölmedi, doğrucası kerem ve
ihsan öldü! O cömert, o akıllı vezir geçip gitti. Yoksulların derisini yüzen bu
vezir gelip çattı. Yürü, bunu al da hemencecik bu gece buradan kaç... yoksa bu
inatçı, seni yakalar, elindekini de alır! Senin bizim çalışmamızdan haberin bile
yok...biz, ondan bu hediyeyi de yüzlerce hileye başvurduk da aldık! Şair, yüzünü
onlara çevirdi de dedi ki: “ Ey beni esirgeyenler, bu kötü vezirler nereden
geldi? Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne? Söyleyin bana! Onlar
“Hasan” dediler. Şair, Yarabbi dedi... Onun adı da Hasan, bunun adı da... Ey din
rabbi, yazıklar olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir oluyor? Onun adı
Hasan... fakat onun kaleminin bir yazısıyla yüzlerce cömert kişi padişaha vezir
ve muhasip olabilirdi... Bunun adı da Hasan... fakat bu Hasan'ın çirkin
sakalından yüzlerce ip örebilirsin! Padişah, böyle bir vezirin sözünü dinlerse
kendisini de rezil rüsvay eder, devletini de!
Firavun, Musa'nın sözlerini
işittikçe kaç defa yumuşadı, ram oldu. Musa'nın sözleri, öyle sözlerdi ki o
eşsiz sözlerin güzelliğini duysa, taştan süt akardı. Fakat huyu kinden ibaret
olan veziri Haman'la görüşüp danışınca, Haman, ona “Şimdiye kadar padişahtın...
şimdi bir yamalı hırka giyenin hilesine kapılıp kul mu oldun?” derdi. Bu söz,
mancınıktan atılan taş gibi gelir, Firavun'un sırçadan yapılma sarayını
kırıverirdi! Güzel sözlü Kelim'in yüz gün uğraşıp yaptığını o, bir anda yıkar
giderdi! Senin aklın da vezirdir ve heva ve hevesine mağluptur... vücudun da
Tanrı yolunu kesip durmaktadır... Tanrı'ya mensup bir öğütçü, sana öğüt verse o
sözü, bir hileyle tesirsiz bırakmakta; Bu, yerinde bir söz değil, kendine gel de
yerinden, yurdundan olma... iş öyle değil, kendine gel, delirme demektedir. Vay
o padişaha ki veziri budur... her ikisinin yeri de kin güden cehennemdir Ne
mutlu o padişaha ki müşkül işe düştü mü elini tutacak Asaf gibi bir veziri
vardır. Adaletli padişah, Asaf'a eş oldu mu “Nur üstüne nur” olur... “Padişah
Süleyman” veziri de Asaf oldu mu nur üstüne nurdur, amber üstüne amber! Fakat
padişah Firavun, veziri de Haman olursa ikisi de talihsizlikten, kötülükten
kaçamazlar, çaresiz perişan olur giderler! Karanlıklar üstüne çöken karanlıklara
düşerler de ne akıl, onlara yar olur, ne de kıyamet günü devlete erişirler! Ben
kötülerde kötülükten başka bir şey görmedim... sen gördüysen var selam söyle!
Padişah cana benzer, vezir de akla... fesatçı akıl, ruhu kötülüklere götürür.
Akıl meleği Harut'laşınca yüzlerce kötü kişiye sihir öğretir! Cüz'i aklı kendine
vezir yapma. Aklı küllü vezir yap padişahım. Heva ve hevesini kendine vezir
yapma da pak canın namazdan, niyazdan kalmasın. Çünkü bu heva ve heves,
hırslarla doludur ve içinde bulunduğu hali görür... aklın düşüncesiyse din
gününün düşüncesidir. Aklın gözleri işin sonunu gözetir... Akıl, bir gül için
diken zahmetini çeker durur! Fakat o gül, öyle bir güldür ki ne solar, ne de
güzün dökülür... koku almayan her kötü kişinin burnu ondan uzak olsun!
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|