|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
PUTLARIN SECDESİ
Sana Halime'nin gizli hikayesini
söyleyeyim de gönlünden gam gitsin! Mustafa'yı sütten kesince fesleğen ve gül
gibi elini alıp bağrına basarak... Her iyi ve kötüden kaçırıp esirgeyerek o
padişahlar padişahını atasına teslim etmek üzere Mekke'ye geldi. O emaneti, zayi
etmeden korkarak Kabe'ye geldi, Hatim'e girdi. Fakat bu sırada havadan “ Ey
Hatim, sana pek büyük bir güneş doğdu...Ey Hatim, bugün sana cömertlik
güneşinden yüz binlerce nur isabet ediverdi... Ey Hatim, bugün sana, talih ve
bahtın, ardında çavuş olduğu ulular ulusu bir padişah gelip kondu... Şüphe yok
ki yeni baştan yücelikler alemine mensup canların konağı olacaksın... Tertemiz
canlar her yandan bölük bölük, takım takım, şevklerinden sarhoş olarak sana
gelecekler” diye ses geliyordu. Halime bu sese şaşırıp kaldı... ne önde kimse
vardı, ne artta! Altı cihette de kimse yoktu... fakat bu canlar feda olası ses,
ardı ardına gelip durmaktaydı. Halime, o güzel ses nereden geliyor, kim söylüyor
diye araştırmak üzere Mustafa'yı yere bıraktı. Her tarafa göz gezdirdi... o
sırlar açan, gizli şeyler söyleyen padişah nerede diye her tarafa baktı.
Yarabbi, böyle yüce bir ses sağdan, soldan gelmede... fakat söyleyen kim?
Diyordu. Kimseyi göremeyince şaşırdı, ümidi kesildi, söyleyeni bulamayacağını
anladı... söğüt dalı gibi her tarafı tir tir titriyordu. Tekrar o aklı başında
olan çocuğu bıraktığı yere döndü... bir de ne baksın, Mustafa, koyduğu yerde
yok! Büsbütün şaşırdı... Konağı dertlerle karardı adeta! Şu yana, bu yana koşup
bağırmaya, bir tanecik incimi kim aldı benim diye feryat etmeye başladı.
Mekke'liler biz bilmiyoruz... hatta orada bir çocuk olduğunu bile görmedik
dediler. Halime öyle bir feryat edip ağlamaya başladı ki onun ağlamasını görüp
başkaları da ağladılar! Göğsünü döverek öyle yanık yanık ağlıyordu ki ağlamasına
bakıp yıldızlar bile ağlamaya koyuldular! Bu sırada ihtiyar bir adam, elindeki
sopasını kaka kaka çıkageldi. Dedi ki: “A Halime, başına ne geldi senin ? Neden
böyle ağlıyor, yasla ciğerler dağlıyorsun?” Halime “Ben Ahmed'in inanılır,
güvenilir süt ninesiyim...onu atasına teslim etmek üzere getirdim. Fakat Hatime
gelince kulağıma havadan sesler gelmeye başladı. Gökten gelen o sesleri duyunca
çocuğu oraya bıraktım...Bu sözleri kim söylüyor, göreyim dedim... çünkü pek
latif, pek güzel bir sesti o. Ne etrafımda kimseyi gördüm, ne de bir an o ses
kesildi. Şaşırıp kaldım, şaşkınlıkla şuraya buraya giderken bir de baktım ki
çocuk, koyduğum yerde yok... eyvahlar olsun, yazık oldu bana!” İhtiyar,
“Meraklanma, kederlenme... ben sana bir padişah göstereyim. O sana çocuğun ne
olduğunu, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu söyler” dedi. Halime, canım feda
olsun sana ey güzel yüzlü, tatlı sözlü ihtiyar! Hadi, hemen bana o yüce bakışlı
padişahı göster de çocuğun halinden haber alayım, dedi. İhtiyar, Halime'yi
Uzza'nın yanına götürdü... dedi ki: “Bu put, kayıpları haber vermede tecrübe
edilmiştir.
Biz, ona tapı kılarak vardık mı
binlerce kaybımızı bulmuştur.” İhtiyar, puta secde edip derhal “Ey Arabın
velinimeti, ey cömertlik denizi! Ey uzza! Sen bize nice lutuflarda bulundun da
biz tuzaklardan kurtulduk. Lutufların yüzünden Arap'ta hakkın var... Arab'ın
sana ram olması farz olmuştur. Sad kabilesinden olan Halime, derdine derman
olacağını umarak senin gölgene gelip sığındı. Onun bir küçük çocuğu kaybolmuş...
adı Muhammedmiş!”dedi. Arap, Muhammed derdemez derhal bütün putlar yere
kapandılar, secde ettiler. “A ihtiyar, Muhammed'i ne çeşit arayış bu? Biz onun
yüzünden işten kalacak, hor hakir olacağız! Biz onun yüzünden yüz üstü
düşeceğiz, taşlanacağız... onun yüzünden karımıza kesat gelecek, ayarımız
mahvolacak! Fetret zamanında heva ve heves ehlinin arada bir bizden gördükleri o
hayaller, Onun devri gelince yok olacak... su görününce teyemmümüm hükmü
kalmayacak! A ihtiyar, uzaklaş bizden sınama ateşini alevlendirme; Ahmed'in
kıskançlığıyla bizi yakma! Allah aşkına uzaklaş ey ihtiyar... uzaklaş da takdir
ateşi, seni de bizimle beraber yakmasın! Biliyor musun ki bu, adeta ejderhanın
kuyruğunu sıkmaktır... hiç biliyor musun, bu ne çeşit haber getiriştir? Bu
haberden denizin de yüreği coşar, madenin de ... bu haberden yedi kat gök bile
tir tir titrer!” dediler. O gün görmüş, yaş yaşamış ihtiyar, taşlardan bu
sözleri duyunca sopasını yere attı. Titremeye başladı... o seslerden korkmuştu;
dişleri takır takır birbirine vuruyordu. Kışın çıplak adamın titremesi gibi
titremekte “ Eyvahlar olsun, helak olduk” demekteydi. Halime ihtiyarın bu halini
görünce büsbütün şaşırdı, ne yapacağını unuttu. Dedi ki: “ A ihtiyar, ben de
mihnetteyim ama şimdi temelli şaşırdım kaldım! An olur rüzgar bana hatiplik
eder, zaman gelir taşlar edep öğretir! Rüzgar, bana söz söyler... taş ve dağ,
eşyanın hakikatını anlatır! Gah olur gayb erleri, gökyüzünün yeşil kanatlı
melekleri çocuğumu kaparlar! Kime ağlayıp sızlanayım... kime şikayet edeyim?
Yüzlerce gönülle sevdalara kapılanlara döndüm şimdi. O çocuğun gayreti, gayb
sırlarını söyletmiyor, ağzımı yumuyor benim...şu kadar söyleyeyim: çocuğum
kayboldu! Fakat şimdi başka bir şey söylesem halk, beni delirdi sanır,
zincirlere vurur!” İhtiyar dedi ki: “Halime, şad ol... şükür secdesine kapan,
yüzünü pek yırtma. Gam yeme... o kaybolmaz, belki bütün alem onda kaybolur! Her
an onun önünde, ardında yüz binlerce gözcü bekçi var; onu korurlar. Görmedin mi?
O hünerli putlar, çocuğun adını duyunca nasıl yerlere kapandılar, secde ettiler!
Bu devir yeryüzünde acayip bir devir... ben ihtiyarladım gittim de buna benzer
bir şey görmedim. Bu haberden taşlar nasıl feryada geldiler ? Bilmem artık
suçlulara neler olur? Taşa biz mabut diyoruz, mabut oluşta onun bir suçu yok ...
sen de ona kul olmaya mecbur değilsin! ( Fakat ona sen mabut diyorsun, o da bunu
reddediyor, kabul etmeye mecbur.) O, mecburken bu derecede korkarsa artık
suçluya neler olacak, bir düşün! Mustafa'nın ceddi, Halime'nin halini, halk
içinde ağlayıp sızladığını, sesi, bir millik mesafeye yetişecek kadar feryat ve
figan ettiğini duyunca, işi anladı... eliyle göğsünü yumruklamaya, bağırıp
ağlamaya koyuldu. Derken yana yakıla Kabe kapısına gelip dedi ki: “ Ey gece
sırlarını da, gündüzün gizlenen işleri de bilen Tanrı! Kendimde bir hüner, bir
marifet görmüyorum ki senin gibisiyle sırdaş olayım. Kendimde bir ehliyet
görmüyorum ki bu kutlu kapıda makbule geçeyim. Ne başımda bir değer var, ne
secdemde... ne de ağlamamla bir devlet gülümser benim.
Ancak o eşi bulunmaz tek incinin
yüzünde senin lutuf eserlerini görmüşüm ey kerem sahibi Tanrı'm. O bizden ama
bize benzemiyor... biz hep bakırız, Ahmet kimya! Onda gördüğüm şaşılacak şeyleri
ne bir dostta gördüm ben, ne bir düşmanda! Bu çocuğa ihsan ettiğin faziletleri,
birisi yüzyıl mücadelede bulunsa elde edemez”, nişanesini bile bulamaz. Senin
ona olan inayetlerini iyice gördüm... anladım ki o senin denizinin biricik
incisi! Ben de işte sana onu şefaatçı getirmedeyim... onun yüzü suyu hürmetine
ey herkesin halini bilen Tanrı, o ne haldedir; bana bildir! Kabe içinden derhal
bir ses geldi: “şimdi sana yüz gösterecek ! O yüzlerce devletle bizden nasip
almıştır... yüzlerce bölük melek, onu korumadadır. Onun zahirini, aleme meşhur
edeceğiz... batınını da herkes den gizleyeceğiz! Su ve toprak altın madeniydi;
bizse kuyumcuyuz... gah onu halhal yaparız, gah yüzük! Gah kılıç bağı yaparız...
gah aslanın boynuna tasma! Gah onu tahtı bezeyen turunç yaparız, gah devlet
isteyen padişahların başına taç ederiz!... Bu toprakla aşklarımız vardır
bizim...çünkü o rıza ka'desine oturmuştur. Gah ondan böyle bir padişah
çıkarırız... gah o padişahı da bir padişaha aşık ederiz! O topraktan yüz
binlerce aşık, yüz binlerce maşuk yaratırız... hepsi de feryad-ü figandadır,
arayıp taramadadır! Bizim işimize candan meyli olmayanın körlüğüne işimiz budur
işte! Nevaleyi azıksızlar üzerine koruz...işte o yüzden toprağa bu faziletleri
veririz biz. Çünkü toprak, tozlu ve kapkara görünür ama içinde nurlu sıfatlar
vardır. Dış yüzü iç yüzüyle savaştadır... iç yüzü inci gibidir, dışı taşa
benzer. Dışı, biz, ancak buyuz der... içi, dikkat et, işin önüne, ardına iyi bak
der! Dışı içimizde hiçbir şey yoktur diye inkarda da bulunur... içi hele dur da
sana hakikatimizi gösterelim der. Dışıyla içi savaştadır... ve içi, dışına
sabrettiğinden Tanrı yardımına nail olur. İşte biz bu ekşi suratlı topraktan
suretler düzer onun gizli gülümsemesini meydana çıkarırız. Çünkü toprağın dışı
kederden, ağlayıştan ibarettir ama içinde yüz binlerce gülüşler vardır. Biz
sırları açığa vururuz... işimiz budur bizim!bu gizli şeyleri pusudan çıkarır
dururuz! Hırsız inkardan gelir, susar bir şey söylemez ama sahne onu sıkıştırır,
hırsızlığını meydana çıkarır! Bu topraklarda da nice nimetler çalmıştır...onu
belalara uğratır, ikrar ettirir. Onun nice şaşılacak çocukları var... Fakat
Ahmet hepsinden üstün! Yerle gök, bizim gibi iki çiftten böyle bir tek padişah
doğdu diye gülmekte, sevinip neşelenmektedir. Gökyüzü neşesinden yarılmada ...
yeryüzü, azadeliğinden süsene dönmektedir! Ey güzel toprak, mademki dış yüzün iç
yüzünle savaşta, çekişte... kim kendisiyle savaşa girişirse nihayet hakikati,
bulur, rengin, kokunun ( görünüşün ) düşmanı olur. Karanlığı nuruyla muharebeye
girişenin can güneşine zeval yoktur. Bizim için sınamalara giren, bizim için
çalışan kişinin ayağına gök bile sırt verir! Zahirin karanlıklardan feryat
etmede ama içyüzün gül bahçesi içinde için de gül bahçesi! O, ekşi suratlı
sofiler gibi nur söndüren kişilerle karışıp uzlaşmamak niyetinde. Ekşi suratlı
arifler, kirpiye benzerler...sert dikenlerin dibinde gizlice zevki safadadır
onlar. Bahçe gizlidir de bahçenin çevresindeki diken meydanda... yani ey düşman
hırsız, bu kapıdan uzaklaş derler! Ey kirpi, kendine dikeni bekçi yapmışsın...
başını, sofiler gibi içine çekmişsin. İstiyorsun ki şu gül yüzlü, fakat diken
huylu kişilerden hiç kimse, senin azıcık bir zevkine bile ilişmesin! Senin
çocuğun, çocuk huylu ama iki alam de onun yavrucağı... onun için yaratılmış!
Biz, alemi onunla diriltir,
feleği onun hizmetine kul, köle ederiz! Abdulmuttalip “ şimdi nerede ey
gizlileri bilen, bana ona varacak doğru yolu göster” dedi. Kabe içinden
Abdülmuttalib'e ses geldi: “Ey o aklı başında olan çocuğu arayan, filan vadide,
falan ağacın altında!” O iyi bahtlı, bu sesi duyunca hemen yürüdü. Ardınca da
Kureyş emirleri gidiyorlardı. Çünkü Peygamber'in atası Kureyş ulularındandı.
Adem Peygambere kadar bütün geçmişleri, mecliste de en ulu kişilerdi, savaşta
da! Bu soy, zahiri soyuydu... ulu padişahlar padişahından süzülmeydi. İçiyse
zaten soydan, soptan uzaktı, paktı... balıktan “simak” denilen yıldıza kadar
onunla cins ve eşit olacak kimse yoktu! Hak nurunun kimden doğduğunu, nasıl
vücut bulduğunu kimse aranmaz. Tanrı halkının nescini arayıp sormaya ne luzum
var? Tanrı'nın sevap karşılığı olarak verdiği en bayağı hil'at bile güneş
ziyasından daha parlak, daha üstündür! Hani bir köpek, çukur içinde kör
dilenciyi gördü de saldırdı, hırkasını yırttıydı ya! Bunu söyledik ama tenkit
için bir kere daha söylüyoruz. Kör dedi ki: Senin dostların şimdi dağlarda av
arıyorlar... Hısımların dağda yaban eşeği avlıyorlar... sense köy ortasında kör
tutuyorsun! A yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü
toplamış acı suya benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir...ben de acı
suyum. Benden içerler de böyle kör olurlar diyorsun! Suyunu Ledün denizinden
tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk, yaban eşeği
avlayan Tanrı aslanlarını gör... sen, neden köpek gibi hileyle kör avlamadasın?
Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim... fakat yaban eşeği de nedir ki? Onlar
sevgiliden başkasını avlamazlar... hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur
sarhoşudur! Avı ve padişahın avcılığını seyrederken hepsi de avlanmayı
bırakmışlar, hayran olup can vermişlerdir! O cinsten olan kuşları avlamak için
avcılar nasıl ellerine ölü bir kuş alırlarsa sevgili de onları eline almıştır. O
ölü kuş vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “ Kalp, Tanrı'nın iki
parmağı arasındadır” hadisini okumadın mı? Ölü kuşa avlanan dikkat ederse görür
ki padişaha avlanmıştır. Bu ölü kuştan baş çeken, asla avcının elini bulamaz!
Ölü kuş der ki: benim murdarlığıma bakma padişahın bana olan aşkına bak... bak
da beni nasıl görüp gözetmekte, bir gör! Ben pis değilim... beni padişah
öldürdü; suretim, ölüye benzedi. Bundan önce kanadımla uçuyordu; şimdiyse
hareketim, padişahın elinden. Fani hareketim, derimden çıktı gitti... şimdiki
hareketim baki, çünkü ondan! Benim hareketime karşı eğri harekette bulunanı,
simurg bile olsa perişan eder, ağlatır, inletir, öldürürüm! Diriysen aklını
başına topla da beni ölü görme... kulsan benim padişah elinde olduğumu gör! İsa,
keremiyle ölüyü diriltti... halbuki ben, İsa'yı yaratanın elindeyim. Tanrı
elinde oldukça hiç ölü kalır mıyım? İsa'nın elinde bile olsam buna imkan yok!
İsa'yım ama nefesimden can bulan bir daha ölmez, ebediyen diri kalır. İsa'nın
nefesiyle dirilen, tekrar öldü... fakat bu İsa'ya can verene ne mutlu! Ben,
Musa'mın elindeki asayım... Musa'm gizli de ben, önünde görünüp durmaktayım.
Müslümanlara deniz üstündeki köprü kesilir, sonra da Firavun'a ejderha olurum!
Oğul, yalnız bu asayı görme... Tanrı elinde olmasa asa, bu işleri yapamaz! Tufan
dalgası da asa kesildi... o dertte büyücülere tapanların şatafatlarını sömürüp
yedi! Tanrı asalarını saymaya kalkışsam şu Firavun'a mensup olanların hilelerini
yutarım ya... Fakat bırak, bu zehirli tatlı otu birkaç günceğiz otlasınlar hele!
Firavun'un mesnedi ve başlık, başbuğluk, olmasaydı cehennem nereden beslenecekti
ki? A kasap, önce semirt de sonra kes... çünkü cehennemdeki köpekler azıksız!
Dünyada düşmanlar olmasaydı halktaki kızgınlık yatışır, geçer giderdi!
Cehennem dediğin o
kızgınlıktır... düşmanlık gerek ki yaşasın. Yoksa merhamet, onu söndürüverirdi!
O vakit kahırsız ve kötülüksüz lutuf kalırdı; bu takdirde padişahlığın kemali
nasıl zahir olurdu ki? O münkirler, öğütçülerin sözlerine, getirdikleri
misallere aldırış etmediler, onların sakallarına güldüler! İstersen sen de
gül... fakat a murdar, ne vakte dek yaşayacaksın, ne vakte dek? Ey sevenler,
niyaza başlayın, şad olun, bu kapıda yalvarın... çünkü bu kapı, bugün açılacak!
Bahçede soğan, sarımsak vesaire gibi sebzelerin her birine ayrı bir evlek
vardır. Her biri, kendi cinsiyledir, kendi evleğindedir...yetişip olmak için
orada rutubetten gıdalanır durur! Sen safran evleğisin, safran olur... başka
sebzelerle karışıp uzlaşma! Ey safran, sudan gıdanı al da safran ol, zerdeye
gir! Şalgam evleğine girip ağzını açma da onunla aynı tabiatta, aynı huya sahip
olma! Sen bir evleğe konmuşsun, o bir evleğe... çünkü “Tanrı'nın olan yeryüzü
pek geniş!” Hele o yeryüzü yok mu? O kadar geniş ki sefere çıkan devler, periler
bile orada kaybolmada! O denizde, o ovada, o dağlarda vehim ve hayal bile yol
alamaz; kaybolur gider! Şu ova, o yeryüzündeki ovada uçsuz bucaksız denizdeki
bir kara kıl gibi kalır! Orada öyle durgun sular var ki akmaları gizlidir...
hepsi de akarsulardan daha taze, daha hoştur! İçten içe can ve ruh gibi gizli
gizli akarlar, akıp giden ayakları vardır!dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey
hatip... su üstüne yazı yazmayı bırak gayri! Kalk ey Belkıs, alışveriş pazarı
kızıştı...şu kesatçı hasislerden kaç! Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan şimdi
ihtiyarınla kalk! Sonra ölüm, kulağını öyle bir çeker ki hırsız gibi can çekişe
sahneye gelir, teslim olursun! Bu eşeklerden ne vakte dek nal çalıp duracaksın?
Eğer bir şey çalacaksan bari gel de laal çal! Kız kardeşlerin ebedilik mülkünü
elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın! Ne mutlu ona ki bu yurttan
sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder! Kalk, gel ey
Belkıs de bir kerecik olsun din padişahlarıyla din sultanlarının yurdunu gör!
Onlar, görünüşte dostlar arasında nağmelerle deve sürüyorlar ama iç aleminde gül
bahçesinde oturmuşlar, zevki safa ediyorlar. Bahçe, onlar nereye giderse beraber
gitmekte...fakat bu halktan gizli! Meyveler, beni topla, beni devşir diye
yalvarmada... abıhayat, benden iç diye niyaz etmede! Gel de güneş gibi, dolunay
gibi, hilal gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!.. yürümeye başladın mı
ruh gibi ayaksız yürürsün... çiğneme zahmetine uğramadan yüzlerce yemekler
yersin! Ne gemime gam timsahı çarpar...ne ölümden kötüleşirsin! Sen hem
padişahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem
bizzat baht ve talih kesilirsin! Fakat zahirde bahtın iyi olursa, yüce bir
sultan olursa ne fayda... bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın
döner! Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düşersin... ey seçilmiş kişi, sen
baht ol, sen devlet kesil! Ey manevi er, kendin baht olur da bu bahtı, bu talihi
kaybedersin? Ey güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl
olur da kaybedersin... imkan mı var buna?
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|