|
TÜRKÜN SAVAŞLARI
BİRİNCİ
DÜNYA SAVAŞI
İtalyan ve özellikle Balkan savaşları,
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliği, bütün
dehşetiyle ortaya koydu. Siyasî yönden yalnızlığa itilmiş olmak, büyük bir
tehlike olarak, hemen Balkan savaşları akabinde tekrar ortaya çıkartılan "Ermeni
meselesi", dolayısıyla "reformu" ile belirdi. Bu, artık sıranın Anadolu'nun
parçalanmasına gelmesi demekti. Rusya'nın tazyiki, İngiliz ve Fransızların da
iştirakleriyle, Ayastefanos'un 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırıldı.
Ermenilerle meskûn olan altı vilâyetin (Vilâyât-ı sitte) iki gruba ayrılması
(birinci grup: Erzurum, Trabzon, Sivas; ikinci grup: Van, Bitlis, Harput,
Diyarbekir), başlarına iki yabancı umumî müfettiş tayini ve bunlara valiler
dahil bütün memurların tayin ve azil haklarının tanınması; Kürt Hamidiye
Alaylarının ilgası, Ermenice'nin, Kürtçe ve Türkçe ile yan yana kullanılması,
dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman çoğunluğa kıyasla
genelde, küçük bir nüfus oluşturan Ermenilere eşit oranda ve uluslararası
garantide üstün haklar verilmesi, bölgenin denetiminin elden çıkması demekti. Bu
durum, Rusya ile yapılan ikili antlaşma ("Muamele", 8 Şubat 1914) gereği
devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim
edildi. Böylece "Ermeni reformu" nihayet başarıya ulaşmış, uzun zaman
sürüncemede bırakılan Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla
ilgili hükümleri, hayata intikal ile tahakkuk etmiştir. Ermeni reformunun tatbik
safhasında, Cihan Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) patladı. 1914 senesi içinde
Almanya'ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa gözü kapalı olarak
girilmesinde, Ermeni meselesinin katettiği bu hayatî gelişmenin önemli bir âmil
(etken) olduğu kesindir. İngiltere ve Fransa'ya yapılan yakınlaşma ve acil
istikraz (borçlanma) teşebbüslerinden ümit kesilmesi ve devam eden siyasî
yöndeki yalnızlık, "Şark'a doğru yayılma" politikasında menfaat istikameti
bulunan Almanya'ya yaklaşılmasından başka bir tercihe yer bırakmamaktaydı.
Mağlup ordu, Doksanüç Bozgunu sonrasında olduğu gibi, yine Alman askerî
heyetleri ile düzenlenmek istendi. General Liman von Sanders başkanlığında gelen
(14 Aralık 1913) ve sayıları kısa zamanda -Golç Paşa'nın da iştirakiyle- artacak
olan Alman askerî heyeti, göreve başladı. Von Sanders'in İstanbul'da bulunan
Birinci Ordu'nun kumandanlığına getirilmesine Rusya karşı çıktığı gibi, diğer
iki büyük devlet de hoşnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Bu baskılar sonucu
Von Sanders görevinden alınarak, "genel müfettiş" sıfatıyla ordu tensikatına
memur edildi ve donanmanın ıslahı için bir İngiliz, jandarma teşkilatının
düzenlenmesi için de bir Fransız generalinin hizmete alınması, ortaya çıkan
krizi yatıştırdıysa da, siyasî havayı yumuşatamadı. Bir müddetin sonra genel
harbin çıkması (Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanı, 1 Ağustos 1914), İttihat ve
Terakkî diktasının Almanya saplantısını gözler önüne serdi. Devletin geleceğinin
Almanya'nın zaferiyle sağlanabileceğini, İtilaf devletlerinin galibiyetinin ise,
artık yalnızca, İmparatorluğun elinde kalan Arap topraklarının kaybıyla değil,
Anadolu'nun da paylaşılmasıyla neticeleneceğini gören İttihat ve Terakkî
liderleri, bir müddet tarafsız kalıp gelişmeleri izleyerek en uygun seçimi yapma
yerine, Alman harp gücü ve propagandasının etkisiyle kısa zamanda
gerçekleşeceğine inandıkları Alman zaferine geç kalmamak için, savaşa katılmakta
acele ettiler. Bu anlamda, kendileriyle aynı fikri paylaşmayan veya biraz daha
bekleme ve aklıselim tavsiye edenlere de söz hakkı tanımadılar.
Devleti savaşa götüren yolun ilk safhası, Almanya ile
akdolunan bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti. Almanya'nın Rusya'ya savaş
ilanından bir gün sonra, 2 Ağustos 1914'te imzalanan antlaşmanın müzakerelerine
26 Temmuz'da başlanmış bulunuyordu. Antlaşma, sadrazam ve Hariciye Nazırı Said
Halim Paşa,
Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil beyler
tarafından hazırlandı. Bu gelişme, o sıralarda böyle bir ittifaka taraftar
görünmeyen Cemal Paşa'dan gizli tutulduğu gibi, diğer vekillerin ve bizzat
padişahın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaşmanın 2. maddesi, Almanya ile
Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti'nin de katılmasını
öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali, bir gün
önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu. 3. madde, böyle bir gelişme halinde,
Osmanlı kuvvetlerini Alman askerî heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı.
Antlaşmada, savaşın zaferle sona erdirilmesi durumunda Osmanlı Devleti'nin elde
edeceği müşahhas menfaatlerin neler olacağı hususu, sükût ile
geçiştirilmekteydi. Akdeniz'de dolaşan Göben ve Breslau adlı iki Alman
gemisinin, İngilizlerin takibinden kaçmak bahanesiyle, Çanakkale Boğazı'na
yönelmeleri ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914), devletin savaşa
fiilen itilmesinde önemli bir gelişme oldu. Gemilerin kabulüyle oluşan kriz,
bunların kâğıt üzerinde satın alınmaları ve isimlerinin değiştirilmesiyle
geçiştirilmek istendiyse de, Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen
muhafaza edilmekte olması, müttefikleri teskin etmedi.
Bâbıâli'nin genel harp durumundan istifade ile attığı
diğer önemli bir adım, kapitülasyonların kaldırılmasını ilan oldu (1 Ekim'den
geçerli olmak kaydıyla, 9 Eylül 1914). İlgili devletler, şartlar gereği, durumu
kabullenmek mecburiyetinde kaldılarsa da, en şiddetli tepkinin "müttefik"
Almanya'dan gelmesi hayretle gözlendiği halde, bir uyarı olarak telakki
edilmedi.
Genel savaşın Alman-Fransız cephesinde, Alman ileri
harekâtının durdurulmasına karşılık, Rus cephesinde serî ve parlak zaferlerle
devam etmekte olması, İttihatçılara büyük ümitler vermekte ve hayaller
kurdurtmaktaydı. Yenilen ve ihtilal karışıklıkları içinde dağılma belirtileri
gösteren Rusya'nın elindeki Türk illerini, panturanist bir siyaset takibiyle bir
araya getirme, çökmekte olan imparatorluğun, yeni bir coğrafyada devam ve ihyası
olarak görülmeye başlandı. "Yavuz" ve "Midilli"nin de dahil oldukları Osmanlı
filosunun, Alman amirali kumandasında Karadeniz'e açılması ve Enver-Talat-Cemal
üçlüsü ve Alman genelkurmayının düzenledikleri bir planla, Rus limanlarına ani
bir saldırı tertipleyip topa tutmaları (29 Ekim 1914), Osmanlı Devleti'nin bir
oldubittiyle savaşa sokulmasıyla sonuçlandı. Padişah ve sadrazam dahil olmak
üzere hükümetin de bilgisi dışında cereyan eden bu olay, şaşkınlığa sebep oldu.
Müttefiklerse, Osmanlı Devleti'ne savaş ilanıyla karşılık verdiler (Rusya 3
Kasım, İngiltere ve Fransa 5 Kasım). 11 Kasım'da mukabil savaş ilanında bulunan
Osmanlı Devleti, 14 Kasım'da "cihâd-ı ekber" ilan ederek, bütün Müslümanları din
savaşına davet etti. Ancak, müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca
Müslüman'ın, direnişe geçip ayaklanacakları büyük olaylar tahakkuk etmediği
gibi, imparatorluk dahilinde yaşayan Arap ahalinin bile dinî hissiyatı,
İngilizler tarafından, önceden, daha kuvvetli bir şekilde siyasî ve maddî
kutuplara celbedilmiş olduğundan, hiçbir etkisi görülmedi. Bilakis, bunlarla ve
müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl
oldu. İngiltere, Arapları isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederken,
denetimi altında tuttuğu Mısır'ın da, Osmanlı Devleti ile mevcut hukukî
bağlılığına bir son vererek, burasını İngiliz hakimiyetinde bir "krallık" haline
getirdi (18 Aralık 1914).
Cihan Harbi'nde Osmanlı Orduları; Rus, Irak,
Filistin-Suriye, Sînâ-Mısır, Arabistan, Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde
savaşmak zorunda kaldı. Kuvvetlerini, genelde Almanların görüşleri, onların harp
hedefleri ve cephe sıkışıklıklarını gidermek doğrultusunda kullandı. Sırf Alman
cephesini rahatlatmak uğruna ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın Rus cephesi
açıldı ve Enver Paşa kumandasında, teçhizatı noksan kuvvetlerin, Sarıkamış
felâketinde 90 000 askerin feda edilmesiyle sona erdi (Kasım-Aralık 1914).
İngiliz cephesini oluşturan Mısır üzerine, Cemal Paşa'nın kumandasında yapılan
Süveyş Kanalı harekâtı (27 Temmuz 1916'da Albay von Kres komutasında yapılan
ikinci Kanal harekâtı gibi), aynı anlamda, millî harp hedeflerine hizmet etmeyen
bir macera, gereksiz can kayıpları ile dolu bir fiyasko olarak kaldı (Ocak-Şubat
1915). Aynı tarihte müttefikler, Çanakkale Boğazı'nı donanma harekâtıyla yarıp
İstanbul'u ele geçirerek Osmanlı Devleti'ni saf dışı etmek ve acil yardım
bekleyen Rusya'nın imdadına yetişmek üzere harekete geçtiler (Ocak 1915).
Muazzam donanmanın, deniz yolunu açamaması ve hezimeti üzerine (18 Mart 1915),
savaş, kara harplerine dönüştü ve yüzbinlerce askerin boğazlaşması biçiminde,
çok kanlı bir şekilde cereyan etti. Müttefikler, büyük fedakârlıklar ve
kahramanlıklar sayesinde burada da ağır mağlûbiyete uğratıldılar. (Bkz.
Çanakkale Zaferi) Rus cephesinde Sarıkamış felâketiyle oluşan zâfiyetin daha
büyük boyutlarda yol açtığı, bölgedeki Ermeni nüfusa karşı mevcut olmayan güven
meselesi, müttefiklerin Çanakkale Boğazı'na yaptıkları büyük saldırı esnasında,
bütün vehameti ile ortaya çıktı. Bölge Ermenilerinin daha 1828-1829 Osmanlı-Rus
Savaşı arefelerinde tesbit edilen, düşmanla işbirliğini önlemek ve düşmana karşı
bölge güvenliği açısından zorunlu bir tedbir olarak, daha iç bölgelere
nakledilmesi hususu tekrar gündeme geldi (27 Mayıs 1915). Rus işgaline uğramaya
başlayan bölgelerde, Ermeni ahalinin, Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerle
sürdürdükleri katliâm, bölgede oturan Müslüman ahali ile bir "sivil savaş"
haline dönüştü. Müslüman ve Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin, zayi
olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılagelen mübalağalı
Ermeni nüfusundan çok daha fazla oranda bir Müslüman nüfusun katline ve kaybına
yol açtığı ise dikkatlerden özenle kaçırılır ve sözü edilmez.
Hicaz ve Necid emîrlerinin İngilizlerin yanında yer
almaları ve isyan ederek silahlı eylemler girişmeleri, Hicaz ve Mekke'nin
kaybına yol açtı (1916). Yalnız, Medine, Fahri Paşa tarafından, harp sonuna
(Ocak 1919) kadar, İngiliz ve Araplara karşı savunuldu. Irak ve Suriye
cephelerinde, Alman birliklerinin de gönderilmesiyle takviye edilmiş olarak
Yıldırım Orduları Grubu teşkil edildi (Mayıs 1917). Ancak, Irak, Suriye ve
Filistin bölgelerindeki kayıpların telâfi edilemeyeceği ve çöküntünün
önlenemeyeceği anlaşıldığından, Sadrazam Said Halim Paşa'nın istifası kabul
edilerek yerine Talat Paşa geçti (3 Şubat 1917). 1917 senesi, genel savaşın
gidişatını etkileyen iki önemli gelişmeye sahne oldu: Rusya'da komünist ihtilali
patladı ve Amerika Birleşik Devletleri, bilfiil müttefiklerin yanında savaşa
iştirak etti (Almanya'ya savaş ilanı, 6 Nisan 1917). Rus ihtilali, bu ülkenin
cephelerdeki perişanlığını daha da arttırdı ve Rusya'da Çarlık idaresine bir son
verdi. Komünistlerin barışa hazır olmaları üzerine yapılan Brest-Litovsk
Antlaşması'yla (3 Mart 1918) Rus Savaşı, resmen sona erdi. Ancak, Doğu Anadolu
cephesinde, yapılan barış gereği iadesi gereken, "Doksanüç bozgunu" kaybı olan
Batum-Ardahan-Kars (elviye-i selâse) gibi yerlerin ele geçirilmesi söz konusu
olduğundan, Ermeni ağırlıklı saldırılarla mücadeleye devam edildi ve nihayet bu
yerler ele geçirildi. Kafkaslar'da Ermenistan, Gürcistan ve Âzerbaycan adlı üç
cumhuriyet oluştu. Ancak buralar, kısa bir müddet sonra, Komünist idarenin eline
düştü ve Sovyet Çarlığı'na bağlandı.
Mütareke ve Barış: Batış Yılları
Sultan Reşad'ın ölümü üzerine (3 Temmuz 1918) son
Osmanlı padişahı olacak VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922), felâketli bir dönemde
tahta çıktı. Artık İstanbul semalarında düşman uçakları uçabilmekte ve şehre
bombalarını atabilmekteydi. Filistin-Suriye ve Irak cepheleri çökmüş, Bağdat (11
Mart 1917), Kudüs (18 Aralık 1917), Şam (1 Ekim 1918), Halep İngilizlerin;
Beyrut (6 Ekim 1917), Trablusşam, İskenderun (14 Ekim 1917) Fransızların eline
geçmişti. 1918 yılında devam eden askerî harekât, durumu daha da
ümitsizleştirmiş, idarî ve ekonomik yapı ise artık tamamen yıkılmıştı. Nihayet
Bulgarların harpten çekilmek zorunda kalmaları, genel çöküntüyü daha da
hızlandırdı. Batı cephesindeki ağır yenilgiler ve içte beliren ihtilal
karışıklıkları üzerine Almanya ve dağılan Avusturya-Macaristan da mütarekeye
yanaştı (3-4 Kasım 1918). Sadrazam Talat Paşa, Osmanlı Devleti için de mütareke
yollarını açabilmek amacıyla istifa etmiş (8 Ekim 1918) ve yerine Cihan
Savaşı'na girilmesine taraftar olmayan Ahmed İzzet Paşa hükümeti kurulmuştu (19
Ekim 1918). Böylece İttihat ve Terakkî hakimiyeti sona ermekteydi. Kısa bir
müzakereden sonra dikte ettirilen mütareke, Osmanlı Devleti'nin mutlak
yenilgisini belgeledi. Osmanlı Devleti'nin müstakil bir devlet olarak, artık
ayakta kalamayacağının ve yapılacak barışın da, harp içinde müttefikler arasında
yapılan bütün bölüşme plan ve antlaşmalarına (Sykes-Picot Antlaşması, 1916)
uygun olarak, ne kadar ağır şartlar ihtiva edeceğinin bir işareti oldu.
Mondros Mütarekesi hükümlerinin yerine getirilmesi,
memleketin tüm mevcut ve muhtevasıyla, galiplere tesliminden başka bir anlam
taşımaz. Alman subay ve askerleri, tahliye olunur. Bütün müstahkem mevkiler
teslim edilir. Ordular dağıtılır. Liman von Sanders, kumandanı olduğu Yıldırım
Orduları Grubunu, Çanakkale kara savaşlarında ismini duyuran, Doğu'da Ruslara
karşı zafer kazanan, harbin gidişatını tenkitçi bir gözle yakından takip etmiş
bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya teslim ederek ayrılır. Mustafa Kemal Paşa, ağır
mütareke hükümlerine karşı ilk açık tepkilerini dile getirir ve Sadrazam İzzet
Paşa'yı bu yönde uyarır. Yıldırım Orduları Grubu'nun da ilgası üzerine, İzzet
Paşa'nın isteğine uyarak İstanbul'a gelir. Aynı gün, büyük bir düşman donanması
da, Dolmabahçe önlerinde demir atar ve şehri işgal eder (13 Kasım 1918). Bu
arada, mütarekeden sonra İzzet Paşa da istifa etmiş (8 Kasım 1918) ve yerini
Tevfik Paşa sadaretindeki hükümete bırakmıştır. Mütarekeden sonra yurt içinde
başlayan siyasî kaynaşma, İttihatçılara karşı duyulan infialde odaklaşmış; harp
suçluluğu ve sorumluları, hararetle tartışılan bir konu olmuş, çeşitli
yolsuzluklar gündeme getirilmiş; "Ermeni tehciri" soruşturularak incelenmişse
de, suçlayıcı müşahhas delillerle, bir neticeye varılamamıştır. Yeni siyasî
kuvveti oluşturan Hürriyet ve İtilaf Partisi, nihayet Damad Ferid Paşa'nın
sadarete tayini ile (4 Mart 1919) iktidara sahip oldu. Öte yandan düşman
işgaline uğrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu ve
Rumeli'deki çeşitli bölgelerde, mahallî "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetleri
kurulmasına girişildi. Ermenilerin, Kars'ı (19 Nisan 1919); İtalyanların,
Antalya (29 Nisan 1919) ve Kuşadası'nı (13 Mayıs); Yunanlıların, Fethiye'yi (11
Nisan) işgallerini, Urfa, Antep ve Adana bölgesindeki Fransız ve İngiliz
işgalleri izledi. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan işgaline uğraması ve Batı
Anadolu'ya yönelik Yunan tecavüzü, büyük bir millî infialin uyanmasına yol açtı.
Tarih içinden gelen münâferet, bu işgali, Anadolu'da doğacak olan millî helecan
ve ayaklanmanın tahrik noktası yaptı. Yunan saldırısına cevaz veren müttefikler,
böylece yeni Türkiye'nin kurulmasına yol açmış oldular.
TÜRK'ÜN SAVAŞLARI ANASAYFASI
|