|
Aydın-Aydınlık
AYDIN-AYDINLIK
(7)
Vicdan da ahlâk gibi görünürlerde olmayan sözler arasına girdi; bir kısım
yerlerde bir kısım kız çocuklarının adı olarak belki hâlâ sevilip sayılan bir
kavram hâlinde yaşıyor yaşıyor ise. Sıkça rastlayabileceğinizi sanmıyorum yine
de.
1950'li yıllardan sonraki 30 yıl içinde o vaktin aydın-cıkları arasında parlayan
yıldızlar gibi gezinen "filimciler"in çoğu hikâyelerinde "vicdan" adına
çoğunlukla "sokak sürtükleri" olan kadınlarda rastlanılırdı. Yine o vaktin "sinemacı"ları
aydın-cık olma şartları arasında vicdan'ı bu tür gezdirmelerle böylesine ayağa
düşürmeyi, elbette bilerek isteyerek yapmıyorlardı, lâkin yaptıklarından bilerek
isteyerek hoşlanıyorlardı.
Böyle düşünmem sebebsiz değildir. Özellikle günümüz "filimci"leriyle "sinemacı"larının
hemen hepsinin AB fonlandırmasıyla çevirdikleri "yapıt"ların -ki onların her
biri birer baş yapıttır nedense ve "yapıtçıları" da yine her nedense büyük
şöhretler arasına sokuşturulmuşlardır- tümü birden Türklerden çok ya PKK'ya
yakın kürtler, ya ermeni+rum gibi AB'li ABD'li yakıştırmalara göre Türkten zulüm
görmüş suçsuzlardan (?)yana görünüyorlar. Görünmeyenleri ise "resmî tarih"
uydurmacalığıyla kötüledikleri bir güzelim tarihin çirkinleştirilerek ters yüz
edilip bizim bizden soğumamız, hattâ her millette olduğu gibi bizim de gücümüzü
oluşturan tarihimizin yalanlar dizisi olduğuna inanmamız için var edilmiş
havasındalar. Ayrı bir yazıda bu resmî olan olmayan tarih uydurmacılığının
kepâzeleşmiş yüzünü anlatmak niyetindeyim.
Vaktiyle "yol" diye bir film var idi; bir Türk savcısını bile bile öldürmüş bir
eşkiyâ oyuncusuna çevirtmişlerdi.. Cannes'da,tıpkı şimdikilere yapıldığı
yaptırtıldığı gibi ödül de kazandırtılmıştı. Bundan yararlanılmış, o vaktin
aydın-cıklarının baskılarıyla gözlerimiz kamaştırılmış, aksini konuşamaz
durumlara düşürülmüştük. Ne yazık ki bizde aydın-cıklar bu işlerin ustasıdırlar
ve hep el eliyle gerdeklenirler ,dâmâd olma keyiflerinin tadını çıkartırlar;
hemen arkasından da âile içi yapımızdan yurd içi ve yurd dışı güvenliğimize
kadar bütün taşıyıcı ve var edici temellerimizi sele vermekten çekinmezler.
Bizler,sevgili ve muhteşem Türkler de yıkımın sâdece seyircisiolur, seyrederiz..
Hattâ alkışcısı olmaktan da geri kalmaz alkışlara seve seve katılırız.
Halbuki Y.Güneyli o Yol filmi kötü bir film olmanın ötesinde bir ilgi görmemişti
Cannes'da. Bir insaflı yabancı eleştirmen hattâ apaçık kötüleyici yazmıştı,
ödüle şaşıp kaldığını saklamamıştı. Yazık ki o günlerin baskın "mediya"sı da
bugünlerin şaşkın mediyasının eşiydi
gerçeğin yerine uydurduğunu yazdı.
Böyle bir durumda ahlâktan kaçıp etik'e sığınarak palyaçoluğumuzu gizleyebilmek
imkânı bulunabilir belki. Lâkin vicdan'dan kaçınca nereye sığınabilir insan?
Muallâkda, asılı kalmış olmanın sallantısından kendinizi kurtaramazsınız ki
çevrenize ışık saçabilesiniz. Siz karanlıkta kalırken bıçak sırtında da yaşansa
râzı olabileceğimiz aydınlığı bize nasıl sağlayacaksınız! Bunun için ancak
ahlâktan etiğe geçiş gibi bir terk ederek geçiş şarttır..fakat vicdan'dan
sonrası ne?
Herhalde vicdansızlık değil, ülkemizde bu tür yaşayış henüz insanlık dışı bir
hayat diye kabul ediliyor; vicdansızlar aramızda sürüyle dolaşsa bile gözümüzden
kaçabiliyor ya da kaçırılabiliyor ;yine de vicdansızlık henüz revaçta değil.
Fakat etik gibi bir Frenk arındırıcısı vicdan için bulunamadığından olmalı hayli
sıkıntı çekilmekte…
Ne var ki, ahlâk vicdan inançlıları kolay kolay iş bulamıyorlarken, yeniyetme
aydın-cıklar zenginlerin üniversitelerinde üstelik ,zorlanmadan yer
edinebiliyorlar, hattâ gencecik beyinlere yol-yordam gibi,vicdan gibi dersler de
verebilmekten korkmuyorlar. Ve yine ne yazık ki … Bergamayı işgâl ettikleri
sırada İngilizlerin Nâzilliyi boşalttırma emirlerini görmezden gelip binlerce
suçsuz günahsız Türklerin bin yıllık yurdlarından koğulmasına aldırış bile
etmeyenlerin Moskof savaşı diye nitelenen "fâciâ"da Ruslarla bir olup bizleri
arkamızdan vuran ermenilere yer değiştirtme mecburluğumuz sırasında yaşananları
soykırım damgasıyla damgalayıp hepimizi birden karalamaktan özel zevkler alması
çoğumuzu tedirgin bile etmiyor, gönüllü yandaşlar buluvermeleri ise kimsenin
yüzünü kızartmıyor. Demek ki ahlâktan kaçıp etik'e sığınılırken vicdan'dan da
soyunmak şart!
Bir insan ermenistanda,bir katı ermeni yazıcısıyla topikli konyaklı sofralara
kurulup yazıcının Ağrı Dağı'mıza baka baka:" o dağ sizin için bir yüksekliktir,
bizim için ise derinlik!" deyişindeki çakallığa hüzün incileri dizip kara
yaslara karınabiliyorsa, ahlâk ve vicdan ilkeleri gereği: "Tanrı Dağı kadar
Türk, Hira Dağı gibi Müslüman" yaşayabilmiş Türk gençlerine ve yazarlarına da en
azından hoş görüyle bakmasını bilmelidir. Bilmiyorsa hangi ahlâk ya da
etik,hangi vicdan ya da vicdanla değiştirdiği hangi söz ortalıktaki adamı aydın
yapabilir?
Hele bir de: "…ya MHP gelirse iktidara?" korkusundan bile korkuşunu
saklayamayan;
Türklerin,Türkçülerin iktidara gelme olasılığından bile uykuları kaçanların
kendilerini aydından saymasına ne demeli?
Böylesine ödleklere aydın mı denir?
AYDIN-AYDINLIK ANA SAYFASI
|