|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
ZITLARIN ÇEKİMİ
Ey malla mülkle, soyla sopla nazlanan, sen akıllı kişinin
yanında oluk üstündeki devesin. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek
gelir çatar sözü gözümün önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı! Üzüme
bakıyor, şarabı görüyorum yok'a bakıyorum açıkça varı görüyorum. Sırra bakmakta,
daha dünyada Adem'le Havva vücuda gelmemişken gizli bir alem görmekteyim. Siz
daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz. Daha vakit ayaklarınız bağlı, baş
aşağı ve alçalmış bir haldeydiniz, sizi öyle görüyordum ben. Direksiz desteksiz
gökyüzü yaratılmadan bildiğim şeyler, alem yaratıldıktan sonra da hep o hiç
artmadı. Ben daha sudan topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi
baş aşağı olmuş görüyordum. Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir
şey görmedim ki sevineyim! Gizli bir kahra uğramış, gizli bir kahırla
bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, unu kim anlar? Siz şeker yerdiniz de o
şeker de zehir olurdu. Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman yerse afiyet olsun.
Neden ona haset ediyorsun ki? Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz. Eceliniz
gizlice kulaklarınızı tıkamıştı. Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harp
etmiyorum ki. Çünkü bu cihan murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl
haris olurum? Köpek değilim ki ölünün perçemini çekip koparayım. Ben İsa'yım,
ölüyü diriltmeye gelirim. Sizi helak olmaktan kurtarayım diye savaş saflarını
yarmaktayım. İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete erişeyim diye kesmem.
Kessem, kessem bütün alem kurtulsun diye birkaç baş keserim. Çünkü siz,
bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız. Bense sizi ateşe
düşmeyesiniz diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım. Siz kendinizi
fetihler elde ettiniz, üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık
tohumu ekiyordunuz. Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz
ama adeta ejderhanın üstüne at sürüyordunuz. Güya kahır ediyordunuz, halbuki
kahrın ta kendisine çatmıştınız. Asıl siz zaman aslanın kahrıyla kahrolmuştunuz!
Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar, hırsızlıkla meşgulken valinin
adamları gelip çatar. Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları
yollar mıydı hiç? Hırsızın kahredişi kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi
başını kapar. Ev sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır. Bu suretle vali
gelir, hırsızı kısas eder. Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Tanrı
seni çeke, çeke zincire vurmak için onları mahsustan mağlup etmiştir. Kendine
gel de mağlup olanın ardını bırak, dizginini kas, pek at sürme, ezilir
paralanırsın sonra! Seni bu suretle tuzağa düşürdü mü ondan sonra o kalabalığın
saldırışını görürsün sen. Alık bu üstünlükte bozgunluğu görürken nasıl olur da
sevinir? İleriyi gören akıl gözü keskendir. Tanrı o gözü kendi sürmesiyle
sürmelemiştir. Peygamber “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda
düşmanlıklarda mağlup ve zebun olurlar” dedi. Bu alt oluş, bu zebunluk noksan
yüzünden gönüllerinin kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son
derecede ihtiyata riayet ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.
Peygamber, Hudeybiye'de kafirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler
olmasaydı” hikmetini işitti. Müminlerin halas olması için melun kafirlerden el
çekmek farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Tanrı, kafirlerin ellerini
çekti, size dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla! Peygamber galip gelmişken
bile kendisini Tanrı tuzağında mağlup olmuş gördü de “ Ben sizi ansızın
bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum. Sizi zincirlerle bukağılarla
selviliklere, güllük gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum. Ne şaşılacak
şey sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere
götürüyorum.
Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedi cennete kadar
sürükleyip götürüyorum dedi. İyi kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı
olarak Tanrı kapısına çekerler. Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve bela
zinciriyle aşar. Gayret et de nurun parlasın, aydın olsun sülukun, hizmetin
kolaylaşsın. Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya çünkü onların gözleri
kördür, faydalarını görmezler. Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa, koşa
giderler, içleri açılır, neşe duyarlar. Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider.
Çalışmasına karşılık hiçbir şey görmemiştir ki! Fakat kesesine birkaç para
gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi uykusuz geçirir. Gayret et de ibadetinin
karşılığı gelsin. Bak o zaman ibadet edenlere nasıl haset edersin. Mukallitlere
“ Zorla gelin” yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek gelin” denmiştir. Bu
Tanrıyı bir maksat için sever. Öbürünün dostluğunda hiçbir garez, hiçbir maksat
yoktur. Bu dadısını sever ama sür için sever. Öbürünü ancak onu aşık olduğundan,
o görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever. Çocuk dadının güzelliğini anlamaz
ki onda sütten başka bir istek yoktur. Öbürüyse zaten dadıya aşıktır. Bu sevgide
muradı maksadı ancak ona ulaşmaktır. Şu halde Tanrıdan bir şey umarak, Tanrıdan
korkarak sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar. Nerede Hakk'ı ancak
hak için seven garezlerden maksatlardan ayrılmış aşık? Fakat ister öyle sevsin,
ister böyle madem ki Tanrının hayrına nail olayım diye Tanrıyı seven de.
Tanrıdan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de. Her ikisinin bu
sevgisi bu arayıp taraması da o alemdendir. Bu gönül kaptırma o dilberden o
güzelin güzelliğinden ileri gelmedir. Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o
aşıkı gizlice çekmese, dilemese istemeseydi. O aşık, ayrılığa tahammül
edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrara koşa, koşa yollara düşer
miydi? Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür. Fakat aşıkın meyli iki yüz davul
zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır. Burada ibret için bir hikaye söylemek
var ama Buharalı aşık beklemekten aciz oldu. Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden
kavuşsun yüzünü görsün diye söylemekten vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa
erişsin. Çünkü sevgiliyi görmek Abıhayat içmektir. Görülmesi, ölümü gidermeyen
sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi vardır, ne yaprağı! Ey iştiyak çeken
sarhoş iş iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip çatsa sana hoş gelsin.
Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş
gelmesidir. Canım imanın böyle değilse kamil değildir, demek yürü, dini
tamamlamaya savaş! Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse
sevdiğin iş, işte o iştir. Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm
değildir, ölümün bir suretidir, bir göçmeden ibarettir, o. Ölümdeki kötülük
gitti mi ölümle fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm geçti
gitti! Sevgili dediğin bir Hak'tır, bir de Tanrının “ Sen benimsin, ben senin”
dediği. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, aşıkı liften örme ipliklerle bağlamış
sürükleyip getirdi. Sadr-ı Cihan'nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu
bedeninden uçup gitti. Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı.
Tepesinden tırnağına kadar buz kesildi! Yüzüne gül suları
serptiler, yanında buhurlar yaktılar, neler yaptılarsa faydasız kıpırdamadı,
seslenmedi bile! Padişah, onun safran gibi sararmış yüzünü görünce atından indi,
yanına geldi. dedi ki. “ Aşık hararetle sevgiliyi arar, fakat sevgili geldi mi o
aşık yok olur, kendisinden geçer gider! Sen Tanrı aşıkısın; Tanrı ona derler ki
geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz. O nazarın karşısında senin
gibi yüzlercesi fanidir hocam meğerse sen kendini yok etmeye aşıkmışsın! Sen bir
gölgesin, güneşe aşıksın. Şems geldi elbette gölge derhal yok olur! Bir
sivrisinek çayırlıktan çimenlikten gelip Süleyman'ın huzuruna çıkarak hakkını
istedi de dedi ki: “ Ey Süleyman, Şeytanlar insanoğulları ve periler arasında
adaleti yaydın; Kuş da senin adaletine sığınmış balık da kimdir o kaybolan
kimdir o mahrum ki adaletin onu arayıp bulmamış olsun? Bize de insaf et bizim de
hakkımızı al çok perişanız bağdan da nasibimiz yok gül bahçesinden de! Her zayıf
kişinin müşkülünü halledersin sivrisinek zaten zayıflığın misalidir. Biz
zayıflıkla kanadı kırık olmakla acizlikle tanınmışız, sen lütufla yoksullara
yardımla tanınmışsın. Sen kudret derecelerinin en sonuna varmışsın biz acizliğin
zavallılığın son derecesine varmışız! İmdat et, bizi bu gamdan kurtar, ey eli
Tanrı eli olan, elimizi tut. Süleyman “ Ey hak isteyen , kimden şikayet
ediyorsun? Söyle. Kimdir o zalim ki ululuk satarak sana zulmetti, yüzünü gözünü
tırmaladı. Bizim zamanımızda zalim nerede? Şaşılacak şey nasıl oluyor da
hapsedilmemiş nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil? Bizim doğduğumuz gün
zulüm öldü. Kimdir bizim zamanımızda zulmeden? Nur geldi mi zulmet yok olur.
Zulmün aslı ve arkası da zulmettir. Bak şeytanlar bizim için çalışmada kazanmada
bize hizmet etmede hizmetten çekinenler de zincirlerle bağlanmış bukağılarına
vurulmuş! Zalimler, şeytanın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı
Şeytandan gelir. Şeytan bağlarla bağlanmış zincirlere vurulmuşken nasıl olup da
zulümde bulunabilir? Tanrı bize padişahlığı halk göklere el açıp ağlamasın diye
verdi. Ah ve feryatların yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba
düşmesin. Arş yetim feryadıyla titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın
diye bize saltanat ihsan etti. Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde
yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan kaidesini bir kanun haline getirdik. Ey
mazlum gökyüzüne bakma zamanede gök gibi ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var”
dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Benim feryadım rüzgarın elinden o bize zulüm
ellerini uzattı, bize zulmetti. Onun zulmünden daraldık, onun yüzünden dudağımız
yumulu, kanlar yutmaktayız! Süleyman “ Ey güzel sesli Tanrı emrini candan
dinlenmek gerek. Tanrı bana dedi ki. “ Ey adalet sahibi hasmı da hazır olmadıkça
kimsenin şikayetini dinleme. İki hasım da hazır olmazsa hakim, hak
hangisindedir, bilemez. Birisi yalnız gelse de yüzlerce şikayette bulunsa
yüzlerce feryat etse bile sakın ha sakın. Hasmı olmadıkça sözünü kabul etme. Ben
fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi. Sivrisinek dedi
ki. “ Sözün doğru, delilin tam yerinde düşmanım rüzgar, o da senin emrinde!” o
padişah “ Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor. Gel. Hadi geç
hasmının karşısına da anlat, ona cevap ver davasını reddet!” dedi. Rüzgar, bu
emri duyunca çabucacık esip geldi fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu. Süleyman
“ A sivrisinek nereye? Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi.
Sivrisinek dedi ki. “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından zaten günüm, onun
dumanından kararmakta. O gelince ben nasıl durabilirim? Benim kökümü kazan o!”
tıpkı bunun gibi Tanrı tapısını arayan da Tanrı geldi mi yok olur.
O vuslat ebedilik içinde ebediliktir ama o ebedilik yokluk
suretinde tecelli eder. Nur arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur. Aşık,
başını verince akıl kalır mı gayrı? Her şey helak bulur, yalnız onun hakikati
kalır. Onun hakikatine karşı var da yok olur, yok da. Yoklukta varlık bu pek
acayip bir şey! Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem buraya vardı mı kırılır,
bir şey yazamaz olur! Sadr-ı Cihan o aşıkı yavaş, yavaş istiğrak aleminden
çekmekte, söz söyleme makamına getirmekteydi. Padişah aşıkın kulağına dedi ki: “
Ey yoksul eteğini aç, sana altın saçmaya geldim. Canın ayrılığımla heyecan
içindeydi. İmdadına geldim, nasıl oldu da ürküp kaçtı? Ey ayrılığımla dünyanın
soğuğunu, sıcağını kahrını, kahrını, lütfunu gören aşık, kendine gel, dön
geriye! Akılsız bir tavuk, deveyi evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker!
Bizim aklımız, fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih'in aklıysa Tanrı
devesini arar. Deve başını suya toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne
can, ne gönül. Aşk öyle bir fazilettir ki insanı faziletler sahibi yapar. Fakat
insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem pek zalimdir, ham de pek cahil!
İnsan hakikaten bilgisizdir. Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan,
aslanı kucaklamaya çalışıyor! Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya
kalkışır mıydı, buna imkan mı var? insan, canına da zulmeder, nefsine de, fakat
şu zulme bak, şu zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile
üstündür, ileridir. Bilgisizliği ilimlere üstattır. Zulmü adaletlere doğru yol
gösterir. Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş aşık ona ben nefes bağışlayınca
dirilir, kendine gelir diye aşıkın elini tuttu. “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık
aşık benimle diriliyor. Şu halde o, benim canım, bana yüz tutuyor. Ben onu bu
candan yücelteyim. Bu cana muhtaç olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı
onunla görsün! Namahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı
onun civarında olan can görür. Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o latif ruhu
derisinden çıksın deyip Aşıka “ Ey belalar yüzünden bedeni terk edip giden can,
vuslat kapımızı açtık gel, gel! Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep
olan ey varlığı, varlımızdan ibaret bulunan aşık! şimdi ben sana dilsiz,
dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim dinle! Dilsiz, dudaksız
söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar bu nefesten ürkerler. Bu nefes gizli bir
ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir. Şimdi can kulağını aç da “ Tanrı
dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi. Aşık vuslata çağrıldığını
duyunca yavaş, yavaş kımıldanmaya başladı. Aşık topraktan da aşağıyı değil ya.
Toprak bile sabah rüzgarının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını
kaldırır! Meniden de aşağı değil ya meni bile Tanrı emrini duyar da güneş yüzlü
Yusuflar meydana getirir! Rüzgardan da aşağı değil ya kün emrini işitir de
rahimde tavus olur, güzel, güzel söz söyleyen kuş kesilir! taştan, topraktan
meydana gelen dağdan da aşağı değil ya. Deve doğururu da o deveden de deve
yavrusu doğar! Bunların hepsini bir tarafa bırak, yokluk koskoca bir alem
doğurmadı mı? Hala da her an bütün varlıklar ondan doğmuyor mu? Aşık sıçradı,
titredi, neşeli, neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu, yere kapandı, secdeye
vardı. Dedi ki. “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Tanrı ankası şükrolsun,
kaf dağından döndük, Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili ey aşkın
aşkı, ey aşkın dileği! Bana hilat vermeden önce dilerim, kulağını pencereme
daya. Kalbim tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin ey kulları yetiştiren ey
kullarına lütuflarda bulunan sevgili sözlerimi duy! Ey misli olmayan Sadr, nice
zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla aklım, fikrim uçtu gitti.
Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı o cana canlar katan
gülüşlerini benim eksik, artık sözlerimi işitmeni benim kötülükler düşünene
canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım. Benim sence malum olan kalp
akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.
Sonraki
Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|