|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI
Şeytan gibi o da asker içine girdi, yüzün biri oldu. “ Ben
size yardımcıyım” dedi. Onlara afsun okudu, onları aldattı. Fakat Kureyş, onun
sözüne uyup hazırlanarak iki ordu karşılaşınca, müminlerin saflarında melek
askerlerini gördü. Sizin görmediğiniz o gayp askerlerinin saf kurduklarını
görünce canı, korkudan bir ateş gede kesildi. Ayağını gerisin geriye çekmeye
başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum. Tanrıdan korkarım ben, o bana
yardım etmez. Çekilin gidin ben sizin görmediğinizi görüyorum” dedi. Haris dedi
ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun?” Suraka şekline girmiş olan
Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu görüyorum” dedi. Haris “ Sen,
ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin. Bundan başka bir şey
görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman laf zamanıydı, şimdi savaş zamanı.
Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst
gelirsiniz diyordun. A melun, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi
namertleştin, bayağılaştın, korkaklaştın. Senin sözüne kandık da geldik. Bu bela
tuzağına düştük” dedi. Haris, bu sözleri söyleyince o melun bu azardan kızdı,
hiddetlendi. Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Haris'in elinden
çekti. Göğsünü döverek kaçıp gitti. O biçarelerin kanını da bu hileyle döktü. O
bunca alemi yktı, harap etti de sonra “ Ben sizden değilim” dedi. Meleklerin
heybetini görünce Haris'in göğsüne bir yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi!
Nefisle Şeytan, ikisi de birdir. Surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da
birdir, himmeti var da onun için iki suret oldu, içinde aklı alan, cana da
düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var. Bir an kertenkele gibi
saldırır, derken hemencecik bir deliğe kaçıverir. Gönlün de nice delikler var.
her delikten baş çıkarıp durmada! Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe
girip saklanmasına “ Hunus” derler. Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp
gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını çıkarır. Tekrar gizler ya o da
öyle işte. Tanrı şeytana “ Hannas” dedi. Şeytan, kirpinin kafasına benzer.
Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler. Fırsatını bulunca başını
çıkarır. Bu hileyle yılanı bile zebun eder. Nefis senin iç aleminde yolunu
kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi? Seni kötü şeylere
şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, afete esir olmuştur. O
gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen
memurlar, seni kahretmek için yol buldular. Hadisteki şu güzel öğüdü duy;
düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir. Bu düşmanın palavrasını dinleme kaç
ondan çünkü o da inatta İblise benzer. Dünya sevgisi dünya geçimine savaşma
yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile ehemmiyetsiz bir
hale getirirse bun da şaşılacak ne var ki? O, sihriyle bunun gibi yüzlerce iş
yapar! Sihir bazen sanatla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir hale
sokar. Sihrin hali budur; afsunlar üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle
çevirir. Bir an gelir, insanı eşek gösterir, bir an gelir eşeği şaşılacak bir
adam şekline bürür. İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde
daimi bir sihir kudreti vardır. Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü alemde öyle
sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin
bittiği ovada tiryak da bitmiştir ey oğul! Tiryak, sana “ Gel, beni kendine
siper et. Ben sana zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap
eder, benim sözüm de sihir ama onun sihrini def eder” der! “ O güzel yiğit, o
Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi. Doğruda söyledi. Ey kerem sahibi
kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma bizi de!
Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler. Bir alçak, yarın bize bir ateştir
salar. Onu zalimin birisi doğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti. Mescidin
adı çıkmış zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de
kurtulurum dedi, diyebilir. Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma. Zaten
düşmanların hilelerinden emin değiliz. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham
sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı arşınla ölçülemez! Senin gibi çokları
bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda birer, birer tutam, tutam sakallarını
yoldular! Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa kes, yürü git, kendini de
vebale sokma bizi de!”
Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lahavleyle ürküp kaçacak
şeytanlardan değilim. Bir çocuk, ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak
kuşları kaçırırdı. Kuşlar, o küçücük defin sesini duyup tarladan kaçarlar,
ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu. Kerem sahibi Sultan Mahmud'un yolu, o
taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu. Gökteki yıldılar kadar çok ,
talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya kondu. Bir de horoz
gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına yüklemişlerdi.
Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de. O deve, tarlaya giriverdi.
Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı. Bir akıllı kişi
çocuğa dedi ki. “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve. O
sese alışmış. A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O bu defin yirmisi
kadar olan koskocaman nöbet davulunu taşıyor! Ben de La kılıcıyla kurban olmuş
bir aşıkım. Canım, bela davulunun nöbet vurulduğu yer! Sizin bu tehditleriniz
yok mu bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin gümbürtüsünden
ibaret! Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim. Ben İsmail
Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok. Hatta İsmail gibi
başından geçmiş bir adamım ben! Gösterişlerden de geçmişim riyadan da “ Söyle
geliniz” emri canıma gel demiştir. Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye
verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada ihsanda bulunur. Verilen şeye
verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe ihsana başlar. Herkes, kar
elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya bağlanmıştır. Dağarcıktaki
altın sahibi bir kar elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla oturmuş
beklemektedir. Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan
aşkı soğuyuverir. Kumaşların fazla bir kar getirdiğini görmez de o yüzden onlara
ısınır, onları elden çıkarmaz. Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir. Bunlara
sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o yüzden
ehemmiyet verirler. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat
candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider. Çocuğun
canı, çocuk kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir. Bu düşünceler bu
hayallenmeler de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.
Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık
duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de hayallerden de! Mahrem yok ki açıkça
söyleyeyim. Sükut ettim; Tanrı hakikate uygun olanı daha iyi bilir. Malla beden,
hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı
Tanrıdır. Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin?şüphedesin,
yakinin yok da ondan. Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki
yakin bahçesinde hiç uçmuyor. Oğul, her şüphe yakına susamıştır. Şüphe arttıkça
yakına ulaşmak için daha ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır. İlim
mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü
bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından
aşağıdır, şüphe yukarı. Bil ki ilim yakını arar. Yakin de apaçık görüşü.
Elhakümü suresinde “ Kella lev ta'lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul
anla. Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakın sahibi
olsalardı cehennemi gözleriyle görürlerdi. Görüş, şüphe yok ki yakinden doğğar;
nitekim hayal de zandan doğmaktadır. Elhakümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el
yakin olur, bak da gör! Bana gelince; ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de
kınanmadan başım dönmüyor.
Onun helvasını yedim, gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu
halde evime gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım, ayağım
titremez körcesine gitmem ki! Tanrı güle bir söyledi de gülü güldürdü ya gönlüme
de onu söyledi de gülden yüz kat fazla güldürdü. Selviye bir şey yaptı. Boyunu
dümdüz etti. Nerkisle ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti. Bir
tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi. Toprağa
mensup insan, onun lütfuyla Çigil güzeli oldu. Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir
hale getirdi yüzü gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı. Dile yüzlerce
sihirbazlık öğretti; madene Caferi altın hassasını ihsan etti. Silah deposunun
kapısını açınca güzellerin bakışları aşıkları koklamaya başladı. Bu tecelli ile,
bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı. Beni şükre de
aşık etti, şekere de! Öyle bir sevgiliye aşıkım ki her alım, onun alımıdır. Alık
da onun bir kuluna kuludur, can da! Ben kuru laf etmem; bir söz söylesem bile su
gibi söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz. Ben nasıl bir şey
çalabilirim? Hazinedar o nasıl kuvvetlenmem arkam o. Kimin arkası güneşten
kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir. Artık ona ne korku vardır, ne
utanma! Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri
yırtar. Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde
padişahların ordularına saldırır, onları ezer, bozar! Bir şeyden korkmaz,
gamlanmaz bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez tek başına bütün dünyayı
mağlup eder. Taşın yüzü pektir, gözü tok. Dünya dolusu kerpiç olsa korkmaz.
Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Tanrı yapmıştır,
ondan dolayı serttir, katıdır. Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap,
onların çokluğundan korkar mı hiç? Hepiniz de çobansınız. Peygamber de çobandır.
Halka gelince sürüye benzer. Peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur.
Çoban koyunlarla savaşa girişmekten korkmaz, bilakis onları soğuktan, sıcaktan
korur. Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir,
hepsini de sever de ondan bağırır! Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip
duruyor. Seni gamlandırsam bile gamlanma! Ben seni kötü gözlerden gizlemek için
gamlandırırım. Kötü gözler, yüzünden ırak olsun diye kederlendiriri, ahlakını
acı bir hale getiririm. Sen, benim avcım değil misin? Bana kavuşmak için
tedbirler kurmadasın benim ayrılığımla herkesten ayrılmış beni arayıp
durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin! Dertlere düşmüş, izimi bulmak için
çarelere başvurmuşsun, dün senin yanık, yanık ah ettiğimi duydum. Seni
bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya sana yol gösterip kendime almaya kaadirim
ben. Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak basarsın.
Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.
Ne kadar gurbet çeker, mihnetler zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o
derece lezzet alır, zevk bulursun! Bir bak nohut tencerede ateşten zebun oldu mu
yukarıya doğru sıçramaya başlar. Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin
üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur. “ Neden beni ateşe
attın, kaynatıyorsun. Madem ki satın aldın, neye bu hallere uğratıyorsun” der.
Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki. “ Yok güzelce kayna,
tencereden çıkmaya kalkışma. Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan
kaynatmıyorum seni ki. Bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da. Gıda haline gel, yen
cana karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil. Bostanda
sular içtin, yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya. İşte o su içiş, bu ateşe
düşmen içindi. Tanrının rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve
ezelidir. Bu yüzden de bir kimseyi belalara uğratması, rahmetindendir. Varlık
sermayesi elde edilsin diye rahmeti, kahrından ileridir, üstündür. Etle deri
lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları
nasıl eritebilir?
İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan
eseflenme bu kahırlar yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Sonra
bunun özrü olarak tekrar lütuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o
mihnetler geçti der. Der ki. Ey nohut , baharın otladın yeştin. Şimdi zahmet ve
eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da. Konuk şükürler ederek minnetler duyarak
geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın. İkram ettiğin
şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin bütün nimetler sana
haset etsinler! Ben Halil'im sen de bıçağım önündeki oğlum başını koy, rüyada
seni kestiğimi gördüm! Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi
boğazını keseyim. Başını kopartayım. Fakat bu baş, zahiri kesilmekten,
koparılmaktan münezzeh olan baştır. Ancak ezeli maksat, senin teslim olmandır.
Ey Müslüman teslim olmayı araman, dinlenmen gerek! Ey nohut, belalara düş,
kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal! O bostanda güldüyse can ve göz
bostanının gülü olduğundan güldün. Su ve toprak bahçesinden ayrıldıysan lokma
oldun, dirilerin vücuduna girdin. Gıda ol, kuvvet ol, düşünce ol evvelce süttün
şimdi ormanlarda aslan kesil! Vallahi sen, önce onun sıfatlarından ayrıldın da
geldin tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş! Buluttan, güneşten,
gökten geldin. Yine Tanrı sıfatları haline döndün mü göklere gidersin. Yağmur ve
ışık suretinde geldin, Tanrının tertemiz sıfatları suretine bürünüp gidiyorsun.
Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün. Nefis, iş söz ve düşünceler oldun. Nebatın
ölümü, hayvanın varlığı oldu, bu suretle de “ Ey güvendiğim, inandığım kişiler,
beni öldürün” sözü doğru çıktı. Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var;
“ Şüphe yok ki ölümümde hayat vardır” sözü doğru. İş, söz ve doğruluk, meleğin
gıdasıdır. Melek bunlarla göğe ağar. Nitekim o yemek de insana gıda olunca
cemadat halinden yücelir. O canlı bir hale gelir. Bunu adamakıllı, etraflıca
anlattık başka bir yerde gelecek. Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte
bulunup yine göklere gitmekte. Şu halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de
istekle tatlı, tatlı güzel, güzel git! Seni acılıklardan yıkayıp arıtmak için
acı söylüyorum. Donmuş, soğuk çalmış üzümü donukluğu gitsin diye soğuk suya
atarlar. Seni de acıklıklarla gönlün kanlara bulanırsa içindeki bütün acılıklar
gider. Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey,
mutlaka lezzetsizdir.” Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir
hanımcığım güzel, güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama, sen bu kaynatmada
beni yapıp yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle ne de güzel
vuruyorsun. Ben fil gibiyim vur başıma, yarala beni vur yarala da Hindistan'ı
Hindistan bahçelerini görmeyeyim. Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de
onun kucağına ulaşayım, ona kavuşmaya bir yol bulayım. Çünkü insan zenginlikle
azgın olur. Rüyasında Hindistan'ı gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale
gelir. Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü
cüzülerindenim. Ateş gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum. Bir müddet
yeryüzünde kaynadım, bir müddet de ten tenceresinin içinde. Bu iki kaynayışla
duygulara kuvvet oldum, ruh kesildim de sonra seni pişiriyorum. Cematken, bu
sıfattan koşar, geçersen bilgi olur manevi sıfatlar haline gelirsin derdim. Ruh
sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı
suretten de geç! Tanrıdan inayet iste u ince bahislerde ayağın sürçmesin,
mananın künhüne, işin ta sonuna eriş! Çünkü çok kişiler Kuranı anlayamadılar da
yol azıttılar. Bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler. A
inatçı yücelere çıkmak sevdasında değilsen ipin ne suçu var.
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|