|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
AŞIKLAR İÇİN CAN
VERMEK KOLAYDIR
O aşığa da öğütçünün biri dedi ki. “ Ey bihaber, aklın varsa
işin sonunu düşün, aklını başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane
gibi kendini yakıp yandırma! Delicesine Buharaya gidersen zincire vurulmaya
hapishaneye atılmaya layıksın. Sadr-ı Cihan, sana kızgın, adeta demir çiğnemede,
dişlerini gıcırdatıp durmada, seni yirmi gözle bekliyor. Senin için bıçak
bileyip duruyor. O adeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu dağarcıksın!
Tanrı, bir fırsat verdi, kurtuldun sonrada zindana gidiyorsun ha. Ne oldu sana?
Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu
emreder. Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan
yolun bağlandı?” gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü o korkutucu o gizli
memuru görmüyordu ki! Her memurun başında gizli bir memur var. Böyle değil de o
memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun bağlarıyla bağlı.
Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara yüzlülüğe bağlamış.
Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte o gizli
memurlardan! Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa
hakikatte o ziyana bir memurla sürüklenir, gider. Bu hali bilseydin feryad eder,
o padişahlar padişahına sığınırdın. Padişahın huzurunda başına topraklar saçar
da o korkunç Şeytandan kurtulurdun. A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve
ehemmiyetsiz adam, kendini bey görüyorsun ha, sen körsün de ondan başına
dikilmiş olan o memuru görmüyorsun. Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha, adamı
suça, ziyankarlığa çeken kol kanat, ama da kol kanattır ya! Kanat dediğin adamı
yücelere çeker topraklara bulandı mı da ağırlaşır, adam uçamaz gayrı! Aşık dedi
ki: “ Ey öğütçü, sus niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir? Vazgeç bu öğütten;
bağ, pek kuvvetli. Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin alimin aşk nedir,
tanımadı ki! Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebu Hanife bir
ders verebilir, ne Şafii!” Beni ölümle tehdit etme. Kendi kanına susamış
birisiyim ben zaten! Aşıklara ben zaten! Aşıklara her an bir ölüm var aşıkların
ölümü bir çeşit değil! Aşık doğru yolun ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana
sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip durmadadır. Feda ettiği her
cana karşılık da on tana ecir alır. Kuran'dan “ Kim bir iyilik yaparsa on
mislini bulur” ayetini okusan a! O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle
dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere vurarak canımı saçarım! Ben sınadım, benim
hayatım ölümümde. Bu hayattan kurtuldum mu ebediyete erişeceğim. Ey inanılacak,
güvenilecek kişiler, beni öldürün. Öldürülmemede hayat içinde hayat var. Ey
aydın yüzlü, ey daimi varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla
cömertlik et! Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada, dilerse
gözlerimin üstünde yürür! Arapça daha hoş ma Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan
başka daha yüzlerce dili var ama, sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin
hepside şaşırır. Lal olur kalır. Artık ben susayım, kafi sevgili söylemeye
başladı. Dinle, kulak kesil. Tanrı, doğruyu daha iyi bilir. Aşık tövbe etti mi
işte o zaman kork. Çünkü aşık ayyarlar gibi daracığında ders verir! Bu aşık,
buharaya gidiyor ama ders okumaya üstada hizmet etmeye değil. Aşıklara dostun
güzelliği müderristir. Defterleri, derleri, meşkleri de onun yüzü! Susarlar ama
tekrar, tekrar atıkları naralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır.
Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne ziyadat okurlar, ne
silsile. Bu kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlardır. Onlarda
devir meselesinden bahsederler ama sevgilinin devrinden.
Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Tanrı
hazinesi keselere sığmaz ki! Aşıklara aralarında Hul ve Mübara'dan dem
vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buharayı anıyorlar demektir. Her şeyi anış, başka
bir hassa verir. Her sıfatın başka bir mahiyeti var. Buhara da her hünere ermiş,
olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu hepsinden vazgeçer, her şeyi
unutursun. O Buharalı aşık da bilgi derdinde değildi. Gözünü görüş güneşine
dikmişti o. Kim halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse artık bilgilerle
yücelmeyi dilemez. Can güzelliğiyle bir kaseden şarap içilen, ağızdan duyulma
haberlerle bilgilerden tasalanmaz. Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye
galebe eder. Bu yüzden halk nazarında dünya galiptir, sevimlidir. Çünkü dünyayı
gözler görür, bu eldeki matahtır. Ahireti ise verilmesi va'dedilen borç
bilirler. Kanlı göz yaşları döken o aşık yüreği çarpa, çarpa hararetle,
iştiyakla koşarak Buhara'ya yüz tuttu. İştiyakından çölün kumları, ona ipek
geliyor, Ceyhun'un suyu küçücük bir şey görünüyordu1 çöl önünde gül bahçesi
kesilmekte, gül gibi gülerek düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi. Şeker,
Semerkant'tedir ama o, şekeri Buhara'da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu. “ Ey
Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de! Ben bir
tolunay aramaktaydım, o yüzden hilale döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi)
istiyorum! Demekteydi. Buhara'nın karaltısını görünce gam karanlığında bir
beyazlıktır göründü. Yere yığıldı, uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı sır
bahçesine uçup gitti. Onu ayıltacak, aşk gül suyuydu, bunu bilmediklerinden
başına, yüzüne gül suları serptiler. O gizli gül bahçesi görmüştü. aşk, onu
yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti. Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu
söze, bu nefese layık değilsin evet, sen de kamışsın ama içinde şeker yok!
Akılın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri yolladı” ayetinden
gafilsin. Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buharaya
geldi. gökyüzüne uçan ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni
kucaklasana dendiğini sanan sarhoşa benziyordu. Onu bUhara'da her gören “ Durma,
görünmeden hemen bir tarafa sıvış! Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü
almak için seni arayıp duruyor. Allah aşkına olsun kendi kanına girme kendine
pek o kadar güvenme! Sadr-ı Cihan'ın Şahnesiydin, itimadına mazhar olmuş üstat
bir mühendistin. Ona hıyanette bulundun, cezadan da kaçtın neyse, bu suretle
kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrara geldin? Yüzlerce hileyle beladan
kurtulmuşsun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi? Aklın Utaridi bile
beğenmez, kınardı. Fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale sokuyor, akıllıyı
da! Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin, nerede
çevikliğin, çabuk anlayışın? Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır.
Kaza geldi mi alem daralır derler. Sağda, solda yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer
vardır da kaza ve kader, gelince hepsi bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir
ejderhadır” diyordu. Aşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş
birisiyim. Biliyorum da su beni öldürür. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan
kaçamaz ki isterse su onu yüzlerce defa öldürsün, harap etsin! Elim karnım şişse
bile suya olan aşkım azalmıyor. Karnımı görüp bu ne diye sordukları zaman keşke
bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum. Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su
dalgalarından yırtılsın, ölsem bile ne mutlu bir ölüm! Ben, nerede bir ırmak
görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim. Elim defe benzese, karnım
davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu döver dururum. O
ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim. Bu yer gibi karnındaki
çocuk gibi kanlar içiyorum. Aşık oldum olalı işim gücüm bu! Geceleri tencere
gibi ateş üstünde kaynamakta gündüzleri kum gibi akşamlara kadar kan içmekteyim.
Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mani oldum, hışmından
kaçtım diye nadimim.
Söyleyin kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O
kurban bayramıdır, aşık da kurbanlık! Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse
kurban bayramı için besleniyor demektir. Beni Musa'nın kurban edilerek ölüyü
dirilten öküzü bil Cüzlerimin cüz'ü bile hür kişinin hasredilmesine sebeptir.
Musa'nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz' ü bile bir öldürülmüşe hayat
verdi. Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi vurdular. O öldürülmüş
adam dirildi, fırlayıp kalktı. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey
ulu kişilerim bu sözü kesin! Ben cemaattandım. Öldüm, yetişip gelişen bir
varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan
da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne
korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol
kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk
etmek gerek, “Her, şey fanidir, helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Bir
kere daha melekken kurban olur da o vehme gelmeyen yok mu. İşte o olurum. Yok
olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri
dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim. Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda
gizli olan Abıhayat yok mu ölümdür o. Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit.
Susama hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara! Susama hastalığına
uğrayanın ölümü sudur da yine su ara, su içer durur. Tanrı, doğrusunu daha iyi
bilir. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş üşümüş aşık sen can korkusuyla
candan kaçıyorsun. Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak onun aşk
kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak! Irmağı
gördün ya. Testideki suyu ırmağa döküver. Su hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi?
Testideki su ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir. Vasfı yok olur
da zatı kalır. Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir! Ben de
ondan kaçtığım için pişmanım özümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!”
Top gibi başının yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde
Sad-ı Cihan'ın huzuruna gitti. Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye
başını havaya dikmiş bekliyordu. Sad-ı Cihan, işte o vakit zaman talihsiz
kişilere ne gösterirse bu bir avuç ahmağa onu gösterdi. İşten anlamayan ahmak,
pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı, canından oldu. Fakat aşk
mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki aydınlıklar aydınlığıdır. O
ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama baştanbaşa nurdur,
güzellikten hoşluktan ibarettir. Ey izi tozu güzel, bir hikaye söyleyeyim,
dinle; Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı. Hiç kimse yoktu ki orada
gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o gece yetim kalmasın.
Ona nice aç, çıplak garip gitti. Hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi battı,
mezara girdi! Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu
bırak artık! Herkes orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla
kesip öldürüyorlar derdi. Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak
için gözetip durmada diyordu. Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada
kalma. Canına kastın yoksa geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm
sana pusu kurar” diye yazalım demekteydi. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri
kilitleyin de bilmeyen bir adam girip kalmasın!”
Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi mescidin o
aşılacak şöhretini o da duymuştu. Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek
yiğitti, hem de canından bezmişti, hayatına doymuştu. Dedi ki: “ Bu başa, bu
gövdeye pek o kadar aldırış etmem. Tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş ne
çıkar? Ten sureti gidiversin, ben o suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça
suret eksik olmaz elbet. Tanrı lütfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm”
sırrına mazharım. Kamış gibi olan tenden ayrılırsam yalnız Tanrı nefesi olarak
kalırım. Tanrının nefesi, bu tene gelmesin de inci de bu dar sedeften kurtulsun
artık. Tanrı “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin” dedi. Ben de doğrucuyum, bu
söze canımı veririm!” Halk “ Sakın burada geceleme, yoksa can alıcı, seni posa
gibi eziverir! Sen garipsin, bunu bilmezsin. Burada kim yattı, uyuduysa
mahvoldu. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz de nice defalar gördük, akıllı bilgiler
kişiler de. Kim bu mescitte konakladıysa gece yarısı müthiş bir zehirle
zehirlendi gitti. Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden
duyup da rivayet etmiyoruz. Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lügatte
hıyanetin zıddıdır. Bu nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru
söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek postuna bürünmüşsün, köpeksin! Sana bu
nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın akıldan insaftan ayrılma!” dedi. Aşık
dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım den nadim değilim. Hayata doydum. Ben
yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma. Ama
yiyecek, içecek tembeli değilim ben. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan
bir tembelim! Aleme el avuç açan kendisine para pul toplayan tembel değilim. Bu
köprüden çevikçe geçen bir tembelim. Her dükkana başvuran, halini söyleyen
tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve bir madene ulaşan tembelim. Kuşa
kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek
öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları
görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel, güzel
hikayeler söylerler. Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne iştahı
kalır, ne sabrı, ne kararı! Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur.
Ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlüde dışarıdadır, canı da
böyleyken kafesi açıversen ne yapar? O kuş, kafese kapanmış kafesin etrafında da
kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki. Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer,
hiç kafesten çıkmayı ister mi o ? hatta o kötülükler yüzünden kafesin etrafında
daha yüz tane kafes olmasını ister. Bu şuna benzer; Akıl ve hikmette üstün olan
Calinus da bu dünyanın havasına kapılmış, dünya muradına gönül vermiş
olduğundan, “ yarı canlı bir halde dünyayı bir katır götünden görmeye bile
razıyım, tek ölmeyeyim” dedi. Kafes etrafında kedilerin toplanmış olduğunu
görmüş bir kuşa benzeyen ruhu uçmaktan meyus olmuştu. Yahut da bu cihandan başka
her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti. Ana karnındaki çocuk gibi
hani. Tanrının keremi onu rahimden dışarı çeker de o yine rahme doğru kaçar
durur. Tanrının lütfu, onun yüzünü bu aleme çıkacağı tarafa döndürür, o yine
büzülüp ana karnına sokulur. Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir
daha burasını görebilir miyim? Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli
şehir görünseydi. Yahut da bir iğne yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını
bir görseydim der! Ana karnındaki çocuk da rahmin dışında bir alem olduğundan
gafildir, o da Calinus gibi namahremdir. Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda
dışarıdaki alemin feyziyledir. Dünyadaki dört unsur da kendilerine Lamekan
aleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler. Kuş, kafeste su ve tane buluyor
ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede tane de! Peygamberlerin
canları bu alemden göçer, bu alemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi görür de.
Sonraki Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|