|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
AŞIKLAR İÇİN CAN
VERMEK KOLAYDIR
Buhara'da Sadr-ı Cihanın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde
düştü, gizlenmeye mecbur oldu. On yıl gah Horasan'da, gah Kuhistan ve gah
Deşt'te başıboş bir halde gezip dolaştı. On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı,
ayrılık günleri sabrını tüketti. Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı.
Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi hiç? Ayrılık yüzünden bu topraklar
bile çoraklaşır, sular bile sararır, kokar, bulanır! Adamın canına can katan
rüzgar, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir, ateş kül haline gelir, savrulur!
Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır, solar, yapraklar kurur, dökülür, bir
hastalık yurdu olur! Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı
kırılmış okçuya döner. Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret
çeken ihtiyarın titrediği titrer, yandığı gibi yanar kavrulur. Kıvılcım gibi
insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete kadar anlatsam yine yüz binde birini
olsun anlatamam. O halde onun yakıcılığını anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni
sen kurtar, sen kurtar da ancak. Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat
zamanında ondan ayrıldığını bir düşün hele! Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler
neşelendi fakat sonunda sahibine vefa etmedi, yel gibi geçti gitti! Gönül, sana
da vefa etmez sen ondan vazgeçmeye çalış. Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen
de surete “ senden Rahmana sığınırım” de Meryem yapayalnızken canlara can katan
birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki gönülleri alıyordu. Ruhulemin onun
gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi. Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da
örtüsüz, nikapsız Meryem'in önünde yerden doğdu. Meryem çıplaktı, bir kötülük
yapar diye korktu eli ayağı titremeye başladı. Gördüğü adam öyle dilberdi ki
Yusuf bile görse Yusuf'u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini doğrardı.
Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem'in önünde
topraktan bitivermişti. Meryem kendisinden geçti ve bu dalgınlık aleminde, bu
adamdan Tanrıya sığınayım dedi. O yeni, yakası temiz kızın adetiydi, bir şeyden
ürktü mü pılısını pırtısını gayp alemine çeker, Tanrıya sığınırdı. Dünyanın
kararsız bir alem olduğunu görmüş ihtiyata riayet ederek Tanrıya sığınmayı adet
edinmişti. Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini
diler, Tanrı tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi. Tanrıya
sığınmadan daha iyi bir kale görmemişti, bu yüzden de kale civarında yurt
edinmişti. Meryem o akılları yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta
o bakışlara kulağı küpeli bir köle olmuştu, askerde. O bakışlar, akıl
padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü. O güzel gözler,
yüz binlerce dolunayı hilal haline getirmişti. Zühre de bile ondan bahsetmeye
kudret yoktu. Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim,
ağzı, ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki! Ben yalnız o ateşin bir
dumanıyım ateşe delalet etmekteyim. O padişahtan uzaktayken, onu görmeden
hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma! Zaten güneşe alemi
kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delalet etmesine imkan
mı var? gölge onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya işte bu kafi ona! Bu
ululuk, ona Tam doğru bir delil bütün anlayışlar geridedir, o ilerde. Bütün
anlayışlar topal eşeklere binmiş o, ok gibi uçup giden rüzgara! Padişah kaçarsa
tozunu bile kimse bulamaz onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Alemde
bütün anlayışlar, durup dinlemezler meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup
zevkle içkiye dalma zamanı değil. Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer,
öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok gibi uçar! öbürünün ki yelken açmış
gemi gibi gider. Bir başkasınınkiyse her an gerileyip durur! Bütün bu vehimler,
bütün bu anlayış kuşları uzaktan bir av gördüler mi hep birden saldırırlar. Av
ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av ortadan
kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av tekrar nazlana,
nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler. Av
gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal
miydi derler. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur.
Eğer gece olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden
kendilerini yakar, helak ederlerdi.
Herkes bir şey elde etmek, bir kar kazanmak hevesiyle
bedenini ateşlere atmış, yanıp yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar
diye gece, Tanrı rahmeti gibi zuhur etti. Yolcu sana da bir sıkıntı, bir gönül
darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma. Senin için muvafıktır o. Çünkü ferahlık
ve genişlik zamanında varını yoğunu harc edip duruyorsun demektir. Harc etmeye
karşılık bir de gelir lazım elbet! Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları,
bahçeleri yakar kavururdu. Nebatları kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan
şeyler yenilemezdi, yeşerip tazelenmezdi. Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir.
Yaz gülümser ama yakar, yandırır! Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan
alnını kırıştırma! Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam kara
ciğerden meydana gelir, neşe akciğerden! Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır,
akıllı adamsa gözünü işin sonuna diker. Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür akıllı
ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde telef olacağını görür, bilir. Şu kasabın
verdiği ot yok mu acıdır, acı kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır gelmemizi
temin etmek için veriyor. Yürü, Tanrının verdiği hikmet otunu ye! Çünkü Tanrı,
onu ancak cömertliğinden ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir.
Tanrı “ Tanrının verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen buradaki rızkı ekmek sandın,
hikmet olduğunu anlamadın ha! Tanrının verdiği rızık, insan mertebesine göre
hikmettir. O rızık sonunda senin boğazında durmaz seni öldürüp mahvetmez. Bu
ağzını kapadın mı başka bir ağız açılır. O ağız sır lokmalarını yer tutar.
Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen Tanrı sofrasında nice nimetler
yersin! Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı pişmiş, yarı ham bir halde
anlattım. Sen tamamını Hakim-i Gazneviden duy! O gayb hakimi, o ariflerin
övündükleri zat, bunu ilahinamede anlatır: gam ye de, gam artıranların, seni
derde sokanların ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker! Neşe
şekeri, gam bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem. Gamı gördün
mü aşkla kucakla, Şam'a Rübve tepesinden bak! Akıllı adam, şarabı üzümde görür.
Aşık varı yokta bulur. Geçen gün hamallar, sen alınca, o yükü ben aslan gibi
taşırım diye birbirleriyle savaşıp duruyorlardı. Neden? Çünkü o zahmette rahmet,
o eziyette kar görüyorlardı da yükü her biri, öbüründen kapıyorlardı. Nerede
Tanrının verdiği ücret, nerede o sermayesiz herifin verdiği ücret? Bu sana ücret
olarak bir hazine bağışlar, o birkaç mangır verir! Tanrının bağışladığı altın,
sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir. Öldükten sonra kalıp
başkalarına nasip olan mal değildir o! Tanrı malı adım, adım cenazenin önünden
gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur. Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için
ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl! Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin
nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye ayrılmış saçlarını görmektedir. Gam,
çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya benzer, bu zıt olan şeyde buna zıt
olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi görür, sabırda muradına
ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder. Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani
genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir. Bu iki hali, eline bak da gör, anla.
Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın. Elin daima yumulu, yahut daima açık
olsa bu bir hastalık eseridir. Elini açıp yummakla iş güç görür, çalışır,
kazanır, işini düzene korsun. Bu bel açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi ele lazım
bir şeydir. Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı. O Tanrı
rahmetini gösteren melek, Meryem'e bağırdı: “ Ben, Tanrı tapısının eminiyim,
benden ürkme. Tanrının yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel
mahremlerden çekinme!” Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak
nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.
Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun
ama ben yokluktan bir padişahım bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdu orası,
ağırlığım da orada sana görünen bir suretimden ibaret. Ey Meryem, bir bak hele
ben, anlaşılması müşkül bir nakşım, hem hilalim, hem gönüllerde ki hayal!
Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir. Ancak gelip
geçici bir aslı olmayan hayal müstesna o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden
kayboluverir. Bensen Tanrı nurundan doğmuş düpedüz sabahım, gündüzümün etrafında
gece hiç dönüp dolaşamaz. Kendine gel Lahavle deyip durma ey İmran' ın kızı ben
zaten, buraya Lahavle makamından gelip üştüm. Daha Lahavle denmeden önce
Lahavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı. Sen, benden Tanrıya sığınmadasın
ama ben o sığındığın Tanrının ezelde düzüp koştuğu bir suretim zaten. Seni
defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım Tanrıya sığınırım diyorsun
ya; o sığınmak yok mu? Ben ta kendisiyim zaten. Tanımazlıktan beter bir afet
yoktur. Sen sevgilinin yanındasın da aşk bazlığı bilmiyorsun. Yari, ağyar
sanmada, neşeye gam adını takmaktasın. Sevgilimizin şu miskler gibi saçları, biz
deli olursak zincirimiz olur! Nil gibi akıp duran şu lütuf, biz firavun muyuz
kan kesilir bize! Kan, akılını başını al, ben suyum, dökme beni ben Yusuf'um
fakat sana kurt gibi görünüyorum a savaşçı der. Sen görmüyorsun yoksa halim,
selim sevgili, onunla zıt oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne
yağı sen onu kötü gördün de ondan kötüleşti!” Meryem'in mumunu bırak, yana
dursun. Evet o yanıp yakılan aşık, Buhara ya dönüyordu. Gönül, ne de sabırsızsın
ateşler içindesin. Yürü ı Cihana doğru kaç! Şu Buhara ok mu bilgi kaynağıdır.
Kimde ateş varsa Buharalıdır zaten! Şeyhin huzurunda oldukça Buharadasın, sakın
Buharayı hor görme! Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir.
Bu met ve cezir, o Buharaya horluktan başka bir surette gidene yol vermez. Ne
mutlu kişiye ki nefsini aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi alrında
kalmıştır! Sadr-ı Cihanın ayrılığı, o aşıkın canına tesir etmiş, varlığını
parçalamış gitmişti. Diyordu ki, yine oraya gideyim, kafir olmuşsam bile tekrar
imana geleyim. Oraya varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr'ın
huzurunda kendimi yerlere atayım, diyeyim ki, işte canımı önüne attım. İster
dirilt, ister koyun gibi kes başımı! Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek,
başka yerde dirilere padişah olmaktan yeğ. Ben bin kere, hatta daha da fazla
sınadım. Anladım; sensiz yaşamam pek acı, tahammül edilir şey değil! Ey emelim,
maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle terennüm et de beni dirilt, ey
devem çök artık neşe tamamlandı! Ey yeryüzü, göz yaşlarımı em, yeter gayri ey
nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık! Ey yeryüzü göz
yaşlarımı em, yeter gayri merhaba ey seher yeli! Bize dostun kokusunu getirdin
ne güzel de estin ya! Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o emire, o
emrine itaat edilen Sadr-ı cihana gidiyorum. Anbean onun aşkıyla, onun
ayrılığıyla yanmaktayım. Artık ne olursa olsun, gidiyorum ben! Sevgilinin gönlü
mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buharaya gitmek istiyor.
Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri benim vatanım orası. Aşıklara vatan
sevgisi budur. Bir güzel, aşıkına dedi ki. Yiğidim, gurbette birçok şehirler
gördün. Hangi şehir daha ziyade hoşuna gitti. Aşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir”
padişahımız, nereye yaygısını yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile
olsa bize sahra gelir. Ay gibi Yusuf neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa
cennettir.” Dedi.
Sonraki Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|