|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
ALIŞVERİŞTE
ALDANMAMANIN ÇARESİ
Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir
şey satan, yahut alan kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor”
dedi. Peygamber dedi ki. “Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç
gün muhayyer olarak al. Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse
melun Şeytandan.” Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz
aklımızla koklarız. Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla
kokluyoruz. Tanrı bile bu yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı.
Yoksa “ Kün” der demez yerler de olurdu, göklerde; Tanrı, buna kaadirdi. Hatta
bir emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Tanrı bütün kudretiyle
beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda
yokluktan elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi. ama. İsa, bir dua ile
hemencecik ölüyü diriltir de. İsa'yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya
kaadir değil midir? İsa'ya nazaran kudreti, kat, kat üstün mü değil? Dilediğin
şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana
bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük bir dere ne pislenir, ne kokar. Bu
yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık yumurtadadır, devlet de
kuşlara benzer. A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi? Ama yumurtadan çıkar
ya! Sen de davran da cüzülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın. Yılan yumurtası
da serçe kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne kadar fark var! Armut da
elmaya benzer, benzer ama aralarında ki farkları bil ey yüce kişi! Yapraklar da
bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit, çeşittir. Yapraklara benzeyen
bedenler de birbirine benzer, benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır. Halk
yolda her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli,
kederli! İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan
içindedir. Bilal; zayıflıktan hilale dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü. Karısı
görüp “ Ah bu, ne elem, bu ne keder” dedi. Bilal “ Hayır, hayır bu ne zevk ve
neşe! Şimdiye kadar hayattan, elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir,
nedir? Sen bunu ne bileceksin?” Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünden
nerkisler, güller, laleler açılmaktaydı! Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri,
sözünün doğruluğuna şahadet ediyordu. Her gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah
görürdü ama o insanların gözbebeğiydi, neden gözbebeği de siyah? Yüzü kara
olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın
aynasıdır. Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini
kim görebilir ki? Onu gözbebeği haline gelenlerden başka kim, onun renginin
görüp anlar? İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce
insanın sıfatlarını taklit eder. Hakikati bilmez. Karısı “ Ah ayrılık, ah
ayrılık” deyince Bilal “ Hayır, hayır vuslat, vuslat!” dedi. Karısı “ Bu gece
gurbete gidiyorsun, soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın” dedi. Bilal dedi
ki. “ Hayır, hayır bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak!” karısı “
Gayrı senin yüzünü nerede göreceğiz biz?” dedi. Bilal dedi ki. “ Tanrı
haslarının halkasında ! başını kaldırır da aşağıya değil yukarıya bakarsan Tanrı
haslarının halkasını görürsün. Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi Alemlerin
rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır!” karısı “ Yazıklar olsun, bu ev
yıkıldı artık” dedi. Bilal dedi ki: “ Buluta bakma aya bak” akrabam kalabalık,
ev de küçük. Tanrı daha mamur bir hale getirmek için yıktı! Ben evvelce
sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli doğuyu da
kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah oldum,
padişaha bir köşk, bir saray lazım! padişahlar, köşklerde saraylarda otururlar,
ölüye yurt olarak bir mezar kafi.
Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lamekan
alemine gittiler. Kalbi ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü, görünüşü
büyük, geniş fakat hakikatte dar! Dar olmasaydı bu feryat neden? Baksana daha
evvel doğup bu aleme gelenlerin hepsi iki büklüm oldu! İnsan uyku zamanında bak
nasıl azat olmakta ruh, o varlığı, ulaştığı mekandan nasıl neşelenmekte. Zalim,
zulüm tabiatından kurtuluyor. Zindandaki mahpus hapse düştüğünü, hapiste
bulunduğunu unutuyor. Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin çökeceği zaman pek
daralmakta. Bu dünyanın genişliği bir göz bağı, oysaki pek dar. Gülmesi
ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil. Hamam kızıştı,
ısındı mı daralırsın, için sıkılır, oysaki hamam geniştir, uzundur. O hararetten
sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz peki,
mekanın genişmiş ne fayda? Yahut da mesela dar bir ayakkabı giyersin de geniş
bir ovada yürürsün. Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki. O ova o sahra sana
adeta zindan kesilir. Seni uzaktan gören ovada bir lale gibi açılmış der. Bilmez
ki sen, zalimler gibi görünüşte gül, bahçesindesin, fakat ruhun feryat edip
duruyor! Uyuman o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun
bedenden kurtulur. Azizim uyku, Tanrı velilerinin malı, mülküdür. Dünyadaki
Eshabı Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur,
yokluğa giderler. Ev dar. Ruhun bu daracık evde eli, ayağı, çarpılmış gibi iki
büklüm. O evi, padişahların sarayları genişletmek, mamur, bir hale koymak için
yıkar. Ben de ana rahminde iki büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan
göçmem gerek! Anamı doğum ağrısı tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım. Bir
anaya benzeyen tabiatın da kuzu koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı,
doğum yolunu açıyor. Ey tabiat, rahmini aç. Kuzu büyüydü, çıksın da o yemyeşil
ovada yayılsın, otlasın artık! Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için
zindanın yıkılması gibidir. Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım? Diye ağlar çocuk
kurtuluş vakti geldi diye güler! Göğün altındaki analar ( Ateş, yel, su toprak)
la cansız şeyler, canlı mahluklar, nebatlar. Hulasa ne varsa, hepsi,
birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve kemale sahip olan kişiler,
bunların dertlerini bilir. Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar
kabasakal, kendi evindekini bilemez. Amca, sen kendi halini bilmezsin. Fakat
gönül sahibi yok mu, senin halini o bilir işte! Gaflet, tenden ileri gelir. Ten
ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırtları görür. Gök boşluğundan
yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için. Nerede bir
gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil! Duman,
kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir. Vehim,
hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. Her
ağırlık, her yorgunluk,tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.
Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır. Ak beniz,
balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır. Hakikatte eserleri halk eden
odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak sebepleri görebilir!
Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne illetlerden
kurtulur, ne doktordan fayda görür. Ademoğlu, ikinci defa doğdu mu ayağını
sebeplerin başına kor. Artık, onun dini illet-i ula değildir. Cüz'i illet de ona
bir zarar veremez. O, doğruluk geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona
ancak bir duvaktır. Hatta ufuktan da dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve
akıllar gibi mekansız bir alemdir. Hatta akıllarımız bile gölgeler gibi onun
ayağına düşer. Müctehit, nassı görür, tanırsa herhangi bir hükümde artık kıyası
düşünmez ki. Fakat bir şeyde nas yoksa orada kıyasa hüküm verir.
Nassı Ruhulkudüs'ün vahyi bil, aklı cüzinin kıyası, bundan
aşağıdadır. Kıl, canla idrak sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl
olurda aklın tasarrufuna girer? Fakat ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir
altında tedbire girişir. Ruh, Nuh'u tasdik ettiği gibi senide tasdik etti, senin
emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede Nuh tufanı? Akıl eseri
ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır. O yüzden salik,
ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti. Çünkü aşağılara
vuran nur, gece gündüz daimi değildir ki geçer gider. Fakat nurun aslına ulaşıp
orada yurt edinene kişi, daima o nura gark olmuştur. Ne bulut yolunu keser, ne
nuru gurub eder. , artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir. Bu makama eren
kişinin aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla
çıkmıştır. Çünkü bu güneşin şuası daimi olarak dursa toprağa mensup olan
tahammül edemez ki. Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toprağı öyle bir
yakar ki yeryüzünde hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez. Daima suda kalmak
balığın harcıdır. Yılan nereden balıkla yoldaşlık edebilecek? Fakat dağlarda
öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar.
Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet
kendilerini rezil eder gider. Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki
yılana bile sihir yapar, balık haline koyarlar. Ululuk denizinin dibindeki
balıklara deniz, sihri helal öğretmiştir. Olmayacak şey, onların himmetiyle
olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer. Bu sözü kıyamete
kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez. Yüzlerce kıyamet kopar,
geçer de yine bu bahis tamamlanmaz. Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır,
ama bence tekrarlanan tazelenip uzayan bir ömürdür. Mum, birbiri üstüne çakan
kıvılcımlarla yanar., alevlenir. Toprak, birbiri üstüne vuran ziyalarla altın
haline gelir, parlar. Binlerce istekli olsa da bir de usanan kişi bulunsa elçi,
elçilik yapmak istemez, gönlü soğur. Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil
huylu dinleyici isterler. Padişahlar gibi azamet sahibidir bunlar. Cihan
halkından kulluk isterler. Huzurlarında edebe riayet etmedikçe elçiliklerinden
nasıl faydalanabilirsin? Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe emaneti sana verirler
mi hiç? Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez. Çünkü onlar ulu bir
tapıdan gelmişlerdir. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere karşı teşekkür
etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir! Fakat ey gönül, bunca
rağbetsizliğe rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme! Ey gökyüzünün
elçisi, sen usananlara bakma atını sıçrata dur, oynata dur. Ne mutludur o Türk
ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer, ateşler
dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer, öyle şahlandırır ki gökyüzüne
çıkmaya kalkışır. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar, her şeyden
gözünü yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da. Yaptığı işten bir
pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıp olursa o, önce pişmanlığa ateş
salar, yakıp yandırır. Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan pişmanlık
meydana gelmez ki.
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|