|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE
İSTEĞİ
Seba'lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Tanrıya ulaşma
sebeplerinden kaçarlardı. Tanrı onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan
vermiş, sağlarından, solarından onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan
etmişti. Ağaçlardan dökülen meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler,
geçemez oluyorlardı. Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim
diye şaşırır kalırlardı. Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet
silkmeden meyvelerle dolardı. Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler
rüzgarla düşer, nicelerin etekleri, meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve
hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip geçenlerin başlarına
yüzlerine sürtünürdü. Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar
zengini ki altın kemer kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi.
Kurt, yiyecek bolluğundan imtila illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan
emindi, köy de, keçi bile büyük kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne
artan nimetlerini, onların nail oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri
kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru olun, doğruluk yapın!” demişti! Oraya tam
on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi. “Nimetleriniz
çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede? Şükrü merkebi yatıp uyusa bile siz onu
uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen
kendisine ebedi hışım kapısını açar. Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir
şükre bedel bu kadar nimeti kim verir? Tanrı insana baş verir, şükür için de bir
secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma diler” dediler. Seba'lılar
dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı götürdü' şükürden de
usandık, nimetten de. Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza
gidiyor, ne kabahat! Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de
dilemiyoruz, safa vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet
yüzünden insan doğruyu anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet
olur. Hastalıkta yenen yemek insana hiç kuvvet verir mi? Ey inatçı önüne nice
güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı gitti! Bu
güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun senin
aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence
o büyük ve yüce oldu. Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün
canlara sirayet eder. O illeti derhal geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça
şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı şey insana kötü ve acı gelir. İnsan
Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır. Sen de o huy var mı? Nihayet
hayatın bile o yüzden ölüm olur! O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen
vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki
sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir kıl, gararsız, maksatsız başka bir
akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat nefis, aşağılık bir nefisle
tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman geçtikçe azalır.
Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır.
Dostluğu bilişiği de çabucacık bozar! Yarın dostunun senden
nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa dost ol, akla yar ol! Nefis
zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır, elini nereye
atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin! Eline
mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından
söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan
anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi
artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin. Hatta yepyeni ve
söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar, ondan da nefret
edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş
söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve
havenkleri bitirir, yetiştirir. Biz böyle hekimleriz, öyle Tanrı şakirtleriyiz
ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı. Biz başkayız; insanın hastalığını,
nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle vasıtasız bakarız, bizim
görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle
doyuran kuvvetlendiren doktorlardır. Bize ululuk nurunun ışığı ilham
vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır. Öbürünün yolunu keser. Bu
çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar! O doktorlar,
hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize ulu Tanrının
vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz,
noksanlardan arı olan Tanrıdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız,
hastalara birebirdir. Seba'lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize,
bize fayda vereceğinize deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz
de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup
duruyorsunuz. Bu su toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu
avlayabilirsiniz? Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına
salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit
yalanlara kulak bile asmak istemeyi, ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler.
Peygamberler dediler ki: “ Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz
sözlerin hakikatini göremiyorsunuz. Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki
mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu
gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim nerede mücevher? Derse bu sözü,
körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir. Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz
oldu yatıp durma.” Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede?” deden güneş “ kör
herif, Tanrıdan kendine göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu
araması körlüğüne tam bir delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen
varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana
vurma. Tanrı ihsanını bekle!” der. Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini
rezil etmektir a gündüz arayan! Sabır ve sükut Tanrı rahmetine sebep olur. Bu
araştırmaysa hastalık nişanesidir. “ Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul
et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine nail ol. Ey terbiyeli edepli kişi
illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun önünde paranı da çıkar,
yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can, mevki ve para pul
bağışlamayı satın al. Bu suretle de Tanrı seni övsün, rütbene gök bile haset
etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir,
ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız. Bu körlüğü defetmek halkın
elinde değildir; bu doktorlara Tanrı tarafından lütfedilmiş bir hidayettir. Bu
doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!
Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl
olur da Tanrı falanı, filanı kendisine vekil eder? Padişah elçisinin padişah
cinsinden olması lazım. Suyla toprak nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda
eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşuyla bir tutalım? Hüma nerede
sinek nerede? Toprak nerede, Tanrı nerede? Gökteki güneşle zerrenin ne
münasebeti var? bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi?
Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av
hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi
de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen
düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı. Ey
fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu
gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay
diyor ki : “ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa
sizin gözünüzü kör ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım. Bu
kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan
de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil
padişahı, filan gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca
fil padişahı su içmek için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su
harekete geldi, ay da hareket etti. Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete
geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı. Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden
değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi. Peygamberlerse “ Ah akılsız
adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin bağınızı
kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler. Ne yazık derdinize verilen
ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze tanrı hışmım perdesini salınca mum
bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği arayacak, ne gibi bir
ululuk isteyeceğiz? Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan
deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa. Yazıklar
olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz,
örneksiz Adem'i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan
yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem'in baharını kış
gösterdi. Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal
olmaz, geri döner! Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o
sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim
ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup
yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada
yurt edindiniz. Zannınızca taştan yapılma putlarınız Tanrıya eş oluyor da akıllı
can nasıl Tanrı sırrına sahip olmuyor? Demek ki bir ölü sinek Tanrıya eş oluyor
sizce peki, o halde diri olan insan neden o padişahlar padişahına sırdaş
olmasın? Yoksa ölü sineğe benzeyen put, sizin tarafınızdan yapıldığı için mi
Tanrıya eş olmaya layık? Diri, diri insan, Tanrı Mahluku olduğundan mı tanrı
sırrın mahrem olamıyor? Siz kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların
kuyruklarına layık olan elbette yılan başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir
nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet! Yılanın kuyruğu, başının
etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir. Kuyruk ve baş o iki dost birbirine
tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir güzelce dinlesen görürsün;
Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de boş boğazlıkta
bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam uygundur.
Huylarla canlar, tam birbirine denktir.
Sonraki
Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|