|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
RIZA MAKAMINA
ULAŞANLAR
Bunun üzerine sol tarafa baş çevirir, hısımından akrabasından
yardım ister. Onlar da “ sus,” Tanrıya kendin cevap ver. Bizi kim oluyoruz ki?
Bizden el çek!” derler. Ne bu yandan bir çare olur, ne o yandan. O biçarenin
canı da yüz parça olur! Herkesten ümidini keser de ellerini açar, duaya başlar:
yarabbi, herkesten ümidim kesildi. Evvel de sensin, ahır da sen; senden başka
önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur. Namazdaki bu hoş işaretleri gör de
bunun eninde sonunda böyle olacağını bil! Namaz yumurtasından civcivi çıkara gör
yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere başvurup durma! Dekuki, o
kıyıda namaz kıldırmak üzere imam oldu. Onlar da arkasında saf olup namaza
durdular. İşte güzelim bir cemaat, işte seçilmiş bir imam! Namazdayken denizden
“ İmdat!” seslerini duydu. Ansızın gözüne gir gemi ilişti. Gemi, dalgalar
arasına düşmüş, belalara uğramış, perişan bir hale gelmişti. Hem gece, hem
bulutlu bir hava, hem de dalga bu üç karanlık bir yandan, batma korkusu bir
yandan. Fırtına Azrail gibi saldırıyor, dalgalar sağdan soldan hücum edip
duruyordu. Gemidekiler, korkudan canlarından olmuşlar gibi feryatlarını göklere
çıkarıyorlardı. Bağrışıp çağrışıyorlar. Başlarını dövüyorlardı. Kafir ve mülhit
hepsi de imana gelmişti. Yüzlerce niyazlarda bulunarak candan ahitler ediyorlar,
adaklar adıyorlardı. Karmakarışık işlere dalmış, yüzleri bir an olsun kıbleye
dönmemiş olanlar bile baş açık secdeye kapanmışlardı. Halbuki evvelce onlar, bu
kulluğun faydası yok diyorlardı. Fakat o anda kullukta yüzlerce hayat
görüyorlardı. Dostlardan, dayıdan, amcadan, babadan, anadan, herkesten
ümitlerini kesmişlerdi. Kötü kişinin can verirken Tanrıdan korkması gibi zahit
de tanrıdan korkuyordu, fasık da! ne sollarından bir ümit vardı ne sağlarından.
Hileler öldü, bitti mi dua zamanı gelir.! Onlar da ağlayıp inleyerek duaya
koyulmuşlardı, gemiden gökyüzüne kadar bir duman yükselmişti. Şeytan ise o
sırada düşmanlığından her birinin karşısına dikilip “ A köpeğe tapanlar, işte
size iki illet! A münkir, münafıklar, hem korkun, hem geberin. Nihayet bu
olacaktı zaten. Kurtulunca yine gözleriniz kurur, yine şehvet için yaratılmış
birer şeytan kesilirsiniz. Tanrının sizi kazadan kurtarmak üzere elinizden
tuttuğu, sizi tehlikeden kurtardığı gün, hatırınıza bile gelmez” diye
bağırmaktaydı. Şeytan böyle söylüyordu ama can kulağı ile duyanlardan başkası bu
sözü duymuyordu ki! Mustafa, o kutup, o padişahlar padişahı, o temizlik denizi
bize ne doğru buyurmuştur: “ Cahilin sonunda göreceği şeyi akıllılar önce
görür.” İşlerin sonu ilk zamanlarda gizlidir ama akıllı akıbeti önce görür;
günaha dalıp ısrar edense meydana çıkınca! Her şeyin sonu, önden belli olmaz,
gizlidir. Fakat meydana çıkınca akıllı da görür, cahil de! Mademki ayıbı
görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme behey inatçı! İhtiyat
nedir? Her ana ansızın gelebilecek bir belayı görmek! Hani ansızın bir aslan
çıkagelir de adamı kapıp ormanlığa götürür ya, o adam, aslan tarafından
götürülürken ne düşünürse sen de ey din üstadı, onu düşün! Kaza ve kader aslanı,
bir işle güçle meşgulken bizim canımızı alır, ormanlara götürüverir. Bu da şuna
benzer: halk yoksulluktan korkar, ama boğazlarına kadar acı suya batarlar. O
yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikar olurdu.
Hepside gam korusuyla gamın içine batmışlar, varlık kaygısıyla yokluğa
düşmüşlerdir! Dekuki o kıyameti görünce merhameti coştu, gözyaşları akmaya
başladı. Yarabbi, dedi onların yaptıklarına bakma, ey lütuf sahibi padişah,
ellerini tut, imdatlarına yetiş. Ey eli denize de yetişen, karaya da. Onları
sağlıkla, selametle kıyıya çıkar. Ey ebedi kerem merhameti sahibi, o kötü
kişilerden bu kötülüğü defet!
Bedava olarak insanlara yüzlerce göz, yüzlerce kulak veren,
rüşvetsiz akıl, fikir ihsan eden Tanrı. Sen, biz hak etmeden lütuflarda,
ihsanlarda bulunursun. Nimetlerine karşı yaptığımız kafirliklerle hatalarımızı
hep görürsün. Ey ulu tanrı, bizim şanımız ulu, ulu günahlarda bulunmaktır. Fakat
sen, bunların lütfunla affetmeye kaadirsin. Biz, hırstan, şehvetten kendi
kendimizi yaktık. Bu duayı da senden öğrendik Yarabbi. Bize duada bulunmak için
müsaade etmen, dua öğretmen, böyle bir karanlığı aydınlatman hürmetine sen
bunlara acı. İhtiyarsız bir surette şefkatli analar gibi dua edip duruyor.
Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendisinde olmaksızın ettiği dua, gökyüzüne
yüceltmekteydi. O ihtiyarsız dua, yok mu. Bambaşka bir şeydir. O da adamın
kendisinden değildir, Tanrıdandır. Tanrı ilhamıdır. O esnada insan yok olur, o
duada bulunan Tanrıdır; dua da Tanrıdandır, icabette. Arada vasıta olarak mahluk
yoktur. O niyazdan cisminde haberi yoktur, canın da. Lütuf ve merhamet sahibi
olan tanrı kulları, işleri düzeltmekte tanrı huyuna sahiptirler. Onlar, şiddet
zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlukata acırlar yardımda bulunurlar.
Ey belalara uğramış adam, kendine gel de bunları ara. Kendine gel de bela
vaktinde onların duasını ganimet bil! O Tanrı erinin duasıyla gemi kurtuldu.
Gemidekilerse kendi gayretleriyle, kendi ihtiyatlarıyla hünerler gösterip oku
hedefe attılar, gemiyi kurtardılar zannındaydılar. Av esnasında tilkiyi ayakları
kurtarır da mağruru tilki, kendisini kuyruğu kurtardı sanır. Canımızı pusudan bu
kurtardı diye kuyruğu ile oynar kuyruğunu sever! A tilki, ayağını taştan koru. A
aç gözlü sersem, ayak olmasa kuyruk ne yapabilir ki? Biz de tilkilere benzeriz,
bizi yüzlerce çeşit belalardan kurtaran ayaklarımız ulularımızdır. Derin
hilelerimiz, kuyruğumuza benzer de biz onunla sağdan, soldan oynar, onunla
oynaşır dururuz. İstidlale yapışır, hileye koyulur, falan adam, feşman adam bize
şaşsın kalsın diye kuyruğumuzu sallarız! Halkın hayran olmasını isteriz, hatta
tamah elimizi tanrılığa bile uzatırız. Afsunlarla gönüller alalım deriz ama
çukura düştüğümüzü görmeyiz. Behey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen.
Başkalarını bırak, kendine bak! Güzel hoş bir bahçeye var da ondan sonra halkın
eteğini tut. Çek! Ey dört unsurlu beş duyguya, altı cihete hapis olup kalmış
adam, ne güzel yerin var, hadi başkalarını da çek oraya! Ey eşeğe kul olan, ey
eşeğin kuyruğunun altına layık ola, öpülecek bir yer buldunsa hadi bizi de
götür! Sevgilinin kulluğu, sana el vermedikçe bu padişahlık meyli nereden geldi
sana? Sen halkın sana aferin, yaşa demesi halkın takdir etmesi havasındasın!
Halbuki canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın! Behey tilki, bu hile kuyruğunu
bırak, gönlünü gönül sahiplerine vakfet. Aslana sığınırsan kebabın azalmaz.
Murdar ölü etine pek koşma! Gönül, sen bir cüze benzersin, küllüne varır,
ulaşırsan Tanrıya makbul olursun. Tanrı, “ Biz gönüle bakarız, su ve topraktan
ibaret olan surete değil” diyor. Sen dersin ki bizim gönlümüz var. öyle ama
gönül arşın yücesindedir, aşağılıklarda değil! Kara toprakta da su olur ama o
suyla aptes alamazsın ki! O da sudur, sudur ama toprakla karışık, gayri sakın
gönlüne gönül deme. Göklerden yüce olan gönül, ya Abdal'ın gönlüdür, ya da
Peygamberin. Su, topraktan arındı mı saf olur, artar, her işe yarar. Su
topraktan arınınca denize kavuşur; zindandan kurtulur, denize katık olur. Bizim
suyumuza, dikkat et de bak, toprakta hapsedilmiş. Ey rahmet denizi, sen de çek
bizi! Fakat deniz, “ Ben seni çekip duruyorsun ama sen, ben iyi tatlı bir suyum
demektesin. Senin lafın, seni mahrum ediyor. O zannı bırak da bana gel”
demektedir. Topraktaki su denize gitmek isterse de ayağını toprak tutmuştur, onu
kendisine çekmektedir. Ayağını toprağın elinden kurtarırsa toprak, kupkuru bir
hale gelir, o da hür kalır, başına buyruk olur! O toprağın suyu çekip mahvetmesi
nedir? Senin halis şarapla mezeye düşkünlüğün! Böylece cihandaki her şehvet,
ister mal olsun, ister mevki, ister ekmek. Bunların her biri seni sarhoş eder.
Bunları bulmazsan başın ağrımaya başlar, sersemleşirsin. Bu
gam sersemliği, bulamadığın şeyin seni sarhoş ettiğine delalet eder. Bunların
ihtiyaçtan fazlasına meyletme de, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Sen,
ben de gönül sahibiyim, başkasına ihtiyacım yok, Tanrıya ulaştım diye baş
çekersin ama. Bu halin toprakla bulanık olan suyun, ben de suyu, neden
başkasından yardım isteyecekmişim ki diye serkeşlik etmesine benzer. Bu bulaşık
şeyi gönül sandın da gönlünü gönül sahiplerinden çektin. Süt bal sevdasına düşen
bu gönlün, gönül olmasını reva görür müsün, sen böyle. Sütün balın güzelliği,
gönlün onlara aksiyle hasıl olur. Her güzele güzellik gönülden gelir. Şu halde
gönül cevherdir, alem araz. Gönlün gölgesi, nasıl olur da gönüle maksat olur?
Mala, mevkiye aşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya! Yahut da
karanlıklarda hayallere kapılmıştır. Dedikodu için o hayallere tapıp
durmaktadır! O nur denizinden başkası gönül olamaz, gönül, hem Tanrının
nazargahı olsun, hem kör. İmkan var mı buna? Yüz binlerce halktan, yüz binlerce
ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur. O tek
kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi? Sen o kırık dökük, parça buçuk
gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönül ara da o kırık dökük, gönül de onun
sayesinde dağ kesilsin. Gönül, bu vücut ülkesini kaplamıştır, cömertliğinden
altınlar saçıp durmaktadır. Alemdekilere Tanrı selamından selamlar saçmaktadır.
Kimin eteği sağlamsa, kimin eteği hazırsa o gönül saçısına nail olur. Senin
eteğin de o niyazdır, o huzurdur. Kendin gel de kötülük taşlarını eteğine koyma.
Koyma da o taşlar eteğini yırtmasın. Eteğin yırtılmasın sana asıl parayı uydurma
paradan fark edesin. Sen, eteğini cihandaki taşlarla, çocuklar gibi altın ve
gümüş farz edilen taşlarla doldurdun. Fakat hayali altın ve gümüş, hakiki altın
ve gümüşe benzemez. Onlar senin doğruluk eteğini yırttı, derdini artırdı. Akıl,
el atıp da eteklerini tutmadıkça çocuklar, taşın taş olduğunu nasıl görürler?
insan akılla bir olur; saçı sakalı ağarmakla değil. O talihe, o devlete ümit
kılı sığmaz, o devlet ümit ile, rica ile bulunmaz! O gemi kurtuldu, murat hasıl
oldu, o cemaatin namazı da tamamlandı. Onlar, birbirleriyle fısıldaşmaya
başladılar. “ Baba, bu aramızda ki herzevekil kim acaba” diyorlardı. Her biri,
öbürüne gizlice söz söylüyordu. Dekuki'nin arkasında olduklarından
görünmüyorlardı. Her biri, ben şimdiye kadar böyle bir duayı ne içimden
geçirdim, ne dilime getirdim demekteydi. Birisi, “ her halde bu işe karışan biz
değiliz. Galiba imamımız derde düştü, üzerine lazım olmayan bir işe karıştı,
münacatta bulundu” diyor. Öbürü” canım dostum, bana da öyle geliyor. O bir
boşboğazmış, canı sıkılınca tanrının dileğine itiraz etti galiba” diyordu.
Dekuki, şöyle anlatır: sonra bakayım, o kerem sahipleri ne diyorlar? Dedim. Bir
de baktım ki hiçbiri yerinde yok, hepsi de gitmiş. Ne solda adam var, ne sağda,
ne yukarda kimse kalmış, ne aşağıda. Keskin gözüm, onların hiçbirini göremedi!
Sanki inciymişler de erimişler, su olmuşlar. Ne ayak izleri kalmış, ne sahrada
tozları var! hepsi de Tanrı kubbelerine gizlenmişler. O cemaat, acaba hangi
bahçeye gitti ki? Tanrı, bunları nasıl oldu da benim gözümden gizledi? Şaşırdım
kaldım. Onlar, balıklar nasıl dereye dalar, kaybolursa Dekuki'nin gözünden öyle
kayboldular. Öyle gizlendiler. Yılarca onların hasretiyle yandı, ömürlerce
iştiyaklarından gözyaşı döktü. Ama sen dersin ki Tanrıya erişmişken nasıl olur
da insanı anar?
A adam, bu suale karşı ancak eşek kakılır kalır. Sen, onların
can olduklarını görmedin, onları insan suretinde gördün. Ey hamhalat, işte iş bu
yüzden harap oldu ya. Onları, alelade adamları uydun da insan gördün! İblis de “
Ben ateşten yaratıldım, Adem topraktan” dedi. İşte sen de onları, iblisin ademi
gördüğü gibi gördün. O iblis gözünü bir an olsun yum; ne vakte kadar suret görüp
duracaksın, ne vakte kadar, ne vakte kadar? Ey Dekuki, ırmak gibi yaşlar döken
gözlerinle onları ara, gafil olma, ümidini kesme! Gafil olma, ara,ara ki devlet,
aramaktadır. Gönüle gelen her ferah, bir sıkıntıya bağlıdır. Alemin bütün
işlerini bırak da canla başla üveyk kuşu gibi “ Kü, Kü – nerede, nerede?” de! Ey
perde altında kalan iyi dikkat et, Tanrı “ Dua edin, beni çağırın. Size icabet
edeyim” dedi. İcabetin şartı bile duadır. Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun
duası ululuk sahibi Tanrıya kadar varır, makbul olur. Elin ayağın, içinde
sakladığın şeye bu alemde de şahadet eder. İtikat ettiğin şeyleri söyle, gizleme
diye gönlündeki şey, başına dikilir. Hele kızdığın, söylenmeye başladığın zaman
yok mu gizlendiğin şeyleri kıldan kıla meydana çıkarır. Zulümde cefa, bu alemde
senin başına dikiliyor, bu iş için tayin edilmiş bir memur kesiliyor da hadi,
ey, el, ey ayak, yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar diyor ya. İçinde
gizlediğin şey, sırrının gemini ele alıyor, hele kızıp coştuğun zaman onu
istediği gibi sürüp götürüyor ya. Demek ki gizlediği şeyi ta ovalara çıkarsın da
bayrak gibi diksin, el aleme göstersin diye Tanrı, zulmeden kötülükte bulunan
kişinin başına bu memuru, dikiyor. Bunu yapan Tanrı, mahşer gününde sırrını
meydana çıkarmak için başka memurlar yaratmaya kadirdir. Zaten ey zulümde, kinde
elden ele geçmiş, herkesçe ne olduğu bilinmiş, anlaşılmış adam, senin için dışın
meydanda. Elinin ayağının şahadetine ne ihtiyaç var? kötülüğünü, ziyankarlığını
etrafa yaymaya hacet yok. Senin ateşten ibaret olan içini herkes biliyor.
Nefsinden, her an, beni görün, ben cehennemliğin diye yüzlerce kıvılcım
sıçramada. Ben ateşin cüzüyüm, işte aslıma gidiyorum. Nur değilim ki Tanrıya
gideyim demekte. Bu hak hukuk tanımaz zalim gibi. Bir öküz, yüzlerce deve
almıştı. Babacığım işte senin nefis dediğin de budur. Tek hemen ondan kesile
gör! Bu zalim, bir gün bile Tanrıya yüz tutup ağlamadı inlemedi. Ağzından bir
kerecik olsun aşkla, dertle “ Yarabbi” sözü çıkmadı. “ Allah'ım, düşmanımı
hoşnut et. Ben bir ziyankarlıkta bulundum ama sen onu kara tebdil eyle.
Yanlışlıkla bir adam öldürdüysem diyetini vermek, akrabama düşer. Elest gününden
beri benim canıma yakın olan sensin” demedi. Ey hür can, sen ona tövbe etmesi,
yargılanma dilemesi için inci verirsin de o sana taş bile vermez. İşte nefsin
insafı!
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|