|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
RIZA MAKAMINA
ULAŞANLAR
Güneşi görmez de zerreyi görür. Fakat yine de tanrının
lütfundan, kereminden ümit kesilmez ya1 kervanlar aç susuz ağaçların altına
dökülen bu olgun meyveleri görüyorlar. Yarabbi, bu ne sihir? Halk, çürük
meyveleri toplamakta, pisboğaz ve doymaz adamlar, bu pörsümüş meyveleri yağma
etmek için birbirlerine girmekteydi. O dallar, meyveler, yapraklarsa anbean “
Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu?” diyorlardı. Her ağaçtan “ A bahtsız
kişiler, bize gelin, bize” diye ses geliyordu. Fakat Tanrı'dan da ağaçlara: “
Onların gözlerini bağladık, onlara sığınacak yer yok!” sesi gelmekteydi. Onlara
birisi “ Bu yana gelin de bu ağaçlardan faydalanın” dese. Hepsi birden “ Bu
sarhoş yoksul, Tanrının takdiriyle deli olmuş. Bu yoksulun beyni başa çıkmaz
sevdalarla, sonu gelmez riyazatlarla soğan gibi çürümüş kokmuş!” diyorlardı.
Dekuki şaşıp kalıyor, “ Yarabbi bu ne hal? Halka bu perde, bu sapıklık neden
geliyor ki? Çeşit, çeşit adamlar, yüzlerce tedbire sahip oldukları halde o
tarafa bir adım olsun atamıyorlar. Akılları fikirleri de hep birden inkara
düşmüşler. Onların bu azgınlığına, bu isyanına bakıyorum da şüpheleniyorum.
Yoksa ben mi çıldırdım, ben mi sersem oldum? Şeytan, benim kafama mı bir şey
vurdu? Her an gözlerimi ovup duruyordum, bu cihanda rüya mı görüp durmaktayım
yoksa? Fakat bu nasıl rüya olur? İşte ağaçlara doğru gidiyorum, meyvelerini
yiyorum. Buna nasıl inanmayayım? Sonra yine münkirlere bakıyorum, görüyorum ki
bu bahçeden haberleri bile yok. Son derece iştiyaka düşmüşler, fevkalade
ihtiyaçlarından bir yarım koruk için can veriyorlar. Bu yoksullar, açlıklarından
bir yaprak için ah edip duruyorlar! Sonra yine acaba ben mi kendimden değilim,
ben mi hayale düştüm, gözüme görünen muhayyel bir ağacın dalına el attım?
Diyorum” demekteydi. Peygamberler bile ye'se düşünce kendilerine yalan söylendi
sandılar ayetini oku da bak. Bu ayetteki “ Küzzibü-tekzib edildiler, onlara
yalan söylüyorsunuz dendi” kelimesini teşditsiz “ Küzibu- Kendilerine yalan
söylüyorlar sandılar” tarzında oku. Bu takdirde mana şöyle olur: Peygamberler
bile kendilerini aldanmış sandılar. Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına
baktılar da şüpheye düştüler. “ Bu şüphe ve tereddütten sonra onlara yardım
ettik. Neyse, sen bunları bırak da can ağacına gel! Kısmetin neyse ye yedir
deniyor, ona her an vahiyden sihirler öğretiliyordu. Halk şaşılacak şey bu ses
nedir sahrada ne ağaç var ne meyve var kara sevdaya tutulmuş olanların
yakınınızda bahçe var sofra var demelerinden adeta aptallaştık. Gözümüzü ovuyor
bakıyoruz . fakat burada bahçe yok ki önümüzdeki saha ya çöl yahut aşılması güç
bir yol! Fakat bu kadar uzun uzadıya söylenen sözlerde beyhude olmaz ya. Acayip
şey nasıl olurda bu kadar sözün aslı olmaz. Fakat varsa nerede söyle! Dekuki
macerasını şöyle anlatır “ Ben de tıpkı onlar gibi acayip şey demekteyim, Tanrı
bunların gözlerini ne de sıkı bağlamış? Bu kavgalardan bu aykırı hareketlerden
Muhammed'de şaşmaktaydı. Ebu leheb de. Fakat bu şaşmakla o şaşmak arasında fark
var. Dekuki tez, tez yürü sükut et ne vakte kadar söylenip duracaksın ne vakte
kadar? Duyup anlayan kulak kıt. Deduki dedi ki. “ Bahtım yaver oldu, ileriye
doğru yürüdüm, bir de baktım ki o yedi ağaç bir ağaç olmuş. Her an bir ağaç yedi
ağaç olmakta, yedi ağaç bir ağaç haline gelmekteydi. Hayretten ne hale geldim,
bilir misin? Dondum, kaldı! Sonra ne göreyim, ağaçlar, cemaat gibi toplanmış,
saf düzmüş, namaza durmuşlar.
Bir ağaç, imam gibi önlerine geçmiş, öbürleri de onun ardında
kıyamdalar! Onların kıyamı rüku etmeleri, secdeye varmaları beni büsbütün
şaşırttı. O anda tanrının “ Yıldız ve ağaç, Tanrıya secde eder” özünü
hatırladım. Bu ağaçların ne dizleri vardı, ne belleri! Nasıl rükua, secdeye
varıyorlar, bu ne biçim namaz? Derken, tanrıdan ilham geldi: A nurlu, pirli kişi
hala bizim işimize şaşıyor musun? Bizce bu işler, şaşılacak işler değil ki! Bir
müddet sonra ağaçlar, yedi tane adam oldu. Hepsi de tek tanrının huzurunda
ka'dedeydi. Gözlerini ovuşturup bu yedi aslan kimlerdir. Alemde ne işleri var
ki? Diye bakmaktayım. Yanlarına yaklaşıp onlara uyanık bir gönülle selam verdim.
Selamımı alıp “ Ey Dekuki, ey uluların tacı büyüklerin övündüğü zat” dediler.
Kendi kendime beni nasıl tanıdılar? Bundan önce beni görmemişlerdi dedim.
Hatırımdan geçeni hemencecik anlayıp birbirlerine baktılar. Gülerek “ Ey aziz,
bu sır, şimdi sana gizli mi ki? Tanrıya ulaşıp hayrete varan bir gönüle solun,
sağın sırları gizli kalabilir mi?” dediler. Yine kendi kendime bunlar
hakikatlere ermişler. Hakikatler alemine ulaşmışlar ala, fakat bu surete ait
ismi, bu surete ait harfi nasıl biliyorlar? Dedim. İçlerinden biri “ Veli bir
adı bilmezse bil ki bu istiğraktan ileri gelen bir şeydir, cahillikten değil”
dedi. Ondan sonra bana “ Et temiz dost, biz namazda sana uymak istiyoruz”
dediler. Peki dedim, fakat bir an müsaade edin zamanın devrine ait müşküllerim
var. temiz sohbetinizle o müşküller hal olsun. Topraktan üzüm bile sohbetle
biter. İçi dolu olan tane kara toprağa ulaşır. Toprakta halvet eder. Kendisini
toprakta tamamıyla mahveder nihayet ne sarı , ne kırmızı rengi kalır, kokusu da
mahvolur da tamamıyla mahvolur kabza eriştikten sonra kol kanat açar, basta
erişir atını sürmeye başlar. Aslının önünde varlığından geçince suret ortadan
gider, manası cilvelenir. Hüküm senin diye baş eğdiler. Onların bu baş
eğmelerinden öyle hararetlendim, gönlümden öyle bir ateş çıktı ki! Bir zaman o
seçilmiş kişilerle mürakabeye daldım, kendimden geçtim. O zaman canım, zamandan
kurtuldu. Zaman insanı gençken kocaltır. Bütün renkten renge girişler, zamandan
meydana gelir. Zamandan kurtulan, renkten renge girmekten de kurtulur. Bir
zaman, zamandan, zaman kaydından kurtuldun mu keyfiyetsiz kalmaz, keyfiyetsiz
Tanrıya mahrem olursun. Zaman zamansızlığı bilmez. Zamansızlık alemine varmak
için hayretten başka yol yoktur. Bu arayıp tarama aleminde herkesi, zamanın bir
hususi tavlasına bağlamışlardır. Her tavlaya bir memur dikilmiş oranın ehli
olmayan memurdan izinsiz oraya giremez. Bir tavlada bağlı olan, hevese düşüp de
bağlarını çözdü, başkalarının tavlasına gitti mi, hemen ahır memurları onu
aramaya koyulur, bulup yularını tutar, çeke, çeke yerine getirir! Seni
koruyanları görmüyorsan kendine bak! İhtiraını elinde mi senin. Zahiren
ihtiyarın elinde elin ayağın bağlı değil peki, ya neden hapistesin, neden, seni
koruyan memuru inkar etmeye yüz tuttun da dilediğin şeylerden seni alıkoyan
nefsin tehditleri adını taktın ha! Dekuki'ye “ Bu sözün sonu yoktur. Namaz
vakti, hemencecik öne geç. Ey tek kişi bize iki rekat sabah namazı kıldır da
zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize imamlık et. İmam olanın gözü
açık olması lazım. Şeriat de körün imamlığı mekruhtur. Hafız, akıllı ve fakih
olsa bile körün imamlığı hoş değil. Sersem ve suçlu olsa bile gözü açık imam bu
çeşit körden iyidir. Kör, pisliklerden çekinemez. Çekinmenin asıl sebebi, asıl
vesilesi gözdür.
Kör yolda yürürken pisliği göremez. Dilerim hiçbir müminin
gözü kör olmasın. Zahiri kör, görünen necasetlere bulaşır. Fakat can gözü kör
olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır. Bu görünen pislik bir parça
suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı
mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez, tanrı, kafire “ Pis murdar”
demiştir. Bu pislik bu murdarlık, onun dışında değildir. Kafirin dışı,
pisliklere bulaşmıştır. Pislik onun huyundadır, dinindedir. Zahiri pisliğin
kokusu yirmi adımlık yerden gelir, batını pisliğin kokusuysa Rey'den tut da
Şam'a kadar gider! Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan'ın burunlarını
doldurur! Bu söylediğin sözler yok mu? Senin anlayışın miktarı ancak öldüm iyi
ve doğru anlayışın hasretinden! Anlayış sudur, beden testi. Testi kırılınca
içindeki su dökülür gider! Bu testinin beş tane büyük deliği vardır, içinde ne
su durur ne kar! “ Gözlerinizi sımsıkı yumun” emrini duydun da yine ayağını
doğru atmadın. Söz söylemem, manasız çan, çan etmem, ağzın dan anlayışını alıp
götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir! Öbür deliklerinden de aynı
bunun gibidir. O gizli anlayış suyunu çeker, emer. Denizden bile, yerine
koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline getirirsin.
Neyleyim ki vakit yok, yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık
olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim. Denizin suları harcandıktan
sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım. Yüz binlerce canlı mahluk,
denizden su içmekte bulutlarda ondan su alıyorlar. Sonra yine deniz, onların
karşılığını almakta, nereden alıyor? Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar bilir. Bu
kitap da birçok hikayelere başlayıverdik. Fakat onlar noksan kaldı. Ey hak
ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah
doğurmamıştır. Sen cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir
şey yapamadığından can d mahçuptur, gönül de! Geçmiş kavimleri ne kadar
methettim, fakat bütün bunlardan maksadım sensin. Dua çıktığı evi bilir. Sen
kimin adını anarsan an, kimi översen öv! Övüşleri namahrem olanlardan gizlemek
için Tanrı bile hikayeler söylemekte, misaller getirmektedir. O medihler de sana
karşı hiçtir. Onlar da sen den utanıyorlar ama yoksul, elinden ne gelebilirse
armağan olarak sunar, Tanrı, bu armağanı da kabul eder. Tanrı aciz kişinin
aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder. Zaten körün
gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki? Ben o güzelim adı pek kısa bir
tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor balık da! Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp
haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler! Ama zaten
hasetçi, onun hayalini nereden bulacak? Hiç fare deliğinde dudu kuşu oturur mu?
O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki. O hilal değil, onun kendi
kaşının kılı! Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde
öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekuki ileri geçip imam oldu. Tahiyatta, Salih
kişilere selam verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur; hepsinin methi,
birbiriyle yoğururlar. Medihler, birbirine karışır, adeta testilerdeki sular,
bir leğene dökülür. Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan
dolayı dinler, mezhepten ibarettir. Bil ki her övüş, Tanrı nuruna varır, ulaşır;
suretlerle şahısları övüşse ariyettir. Müstahak olmayanı kim met eder ki? Fakat
bilmeyenler, şunu bunu methediyor sanırlar da yol azıtırlar. Bu şuna benzer: bir
duvara herhangi bir nurdur vurur. Duvar o nurun aksetmesine bir vasıtadır. Fakat
ayın aksi aslına ulaştı mı, yol azıtan kişi ayı kaybeder, övüşü terk eder. Yahut
da ay, bir kuyuya akseder, adam da bu aksi görür, başını kuyuya uzatır, bakar
durur. Methe başlarsa hakikatte ayı metheder, isterse bilgisizlikle ayın aksine
yüz tutmuş olsun. Övüşü aya aittir, ayın aksine ait değil.
Fakat birisi, Hakk'ı övmez de mahluku överse yanlış bir iş
yapmış olur ki bu, küfürdür. Bu işi yapan kötülükten yolunu kaybetmiştir. Ay
gökyüzündeyken o, aşağıda sanmıştır. Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan
olur; şehvete uyup onlara dokunan pişman olur. Çünkü bir hayale şehvetlenirler,
hakikatten çok uzakta kalırlar. Hayale meylin yok mu? Senin için bir kanada
benzer. O kanatla uçar, hakikatte yükselirsin. Fakat şehvete uydun mu kanadın
dökülür, topal kalırsın, o hayal de senden kaçar gider. Kanadını koru, şehvete
kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yüceltsin. Halk kendilerini güzel
yaşıyoruz. zevk ve işrette bulunuyoruz sanır ama onlar, bir hayal uğruna kendi
kanatlarını kendilerini yolarlar. Bu nükteyi başka bir yerde anlatmak borcum
olsun. Şimdi bana mühlet ver, halim yok susayım. Deduki, namaz kıldırmak üzere
onların önüne geçti, o kadar birleştiler, o kadar kaynaştılar ki sanki onlar
atlas bir kumaştı. Dekuki de o kumaşın sırması, süsü! O padişahlar, saf olup o
ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi alemden çıktılar. Ey ulu
tekbirin manası şudur: Yarabbi huzurunda kurbanız. Koyun keserken “ Allahu ekber-Tanrı
uludur” dersin ya o geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. Allahu ekber
de,de o şom nefsin başını kes, kes de can, mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail'e
benzer can Halil'e can bu semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi, Ten
kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur. Besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban
haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Tanrı ile
konuşup görüşmeye girişilir. Tanrı huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak,
kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer. Hak, “ Sana
bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin? Ömrünü neyle bitirdin, verdiğin
gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin, gözünün nurunu nerelerde
tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın? Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait
bütün cevherlerini harcadın. Ferş aleminden bunlara karşılık ne satın aldın?
Sana kazma ve bal gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım,
ne yaptın onları?” der. Hak'tan buna benzer seni dertlere uğratan yüz binlerce
haberler gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm
olur, rükua varır. utanmadan ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükuda Tanrıyı
tespih eder. Tanrıdan “ Başını kaldır, rükudan kıyama dön de Tanrının
sorgularına birer, birer cevap ver” fermanı gelir. O utanan kul, rükudan başını
kaldırır. Fakat olgun bir iş yapamamış olduğundan bu sefer yüzüstü düşer. Yine
emir gelir: “ Başını kaldırır ama yine yılan gibi yüzüstü düşüverir! Tanrı,
tekrar “ Başını kaldır da şöyle. Kıldan kıla yaptıklarını araştırmak istiyorum”
der. Artık ayakta durmaya kuvveti kalmadığından, Tanrının heybetli hitabı,
canına tesir etmiş olduğundan; O ağır yükün altında, yere oturur. Tanrı “ Söyle
bana sana nimet verdim, nasıl şükrettin? Sermaye verdim, hadi göster
kazandığını!” der. Kul, sağ yanına dönüp peygamberlere, o ululara selam verir; “
Padişahlar, bu kötü kişiye şefaat edin. Ayağım da balçıkta kaldı, kilimim de”
der. Peygamberler, “ Çareye başvuracak gün geçti. O orada yapılacak bir şeydi,
elde alet oradaydı, orada kaldı! A bahtsız kişi, git oradan sen vakitsiz öten
bir horozsun. Bırak bizi, kanımıza bulaşma!” derler.
Sonraki Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|