|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
RIZA MAKAMINA
ULAŞANLAR
Şimdi dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit.
Velilerden dua edenler, gah diken, gah sökenler var. bunlar başka. Bir de
velilerden öylelerini tanırım ki ağızları yumulmuştur, hiç dua etmezler. O,
ulular, Tanrı hükümlerine razı olmuşlardır. Takdirin define çalışmak onlara
haramdır. Bunlar, kaza ve kaderde hususi bir zevk bulurlar, bundan kurtulmayı
dilemek onlarca küfürdür. Tanrı bunların gönlüne öyle bir hüsnü zan vermiştir ki
derde düşüp hiç yaslanmazlar, gök renkli yas elbisesi giymezler. Behlül,
dervişin birine “ Derviş, nasılsın? Anlat bakalım?” dedi. Derviş, Dünyadaki
işler daima bir adamın dilediği gibi olur; seller, ırmaklar muradınca akar,
yıldızlar hükmünce hükmeder; hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği
yere gider. Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun
derse. Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa. Onun
fermanı, onun rızası olmadıkça alemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali
nasıldır? İşte o haldeyim ben” dedi. Behlül, padişahım doğru söyledin. Bu hale
sahip olduğun nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta. Böylesin, hatta
yüz mislisin. Doğru ama bunu bir güzelce anlat. Öyle bir anlat ki duyunca
fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının
ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa
söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası, her çeşit aşlarla doludur. Hiçbir konuk
mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur. O sofra, kurana benzer;
Kuranın da yedi manası vardır; alelade halk da ondan doyar, halkın bilgide,
irfanda ileri gelenleri de” dedi. Derviş dedi ki: “ Herkesçe şu muhakkaktır ki
alem Tanrı emrine ram olmuştur. O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan
yaprak bile düşmez. Tanrı lokmaya, gir içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma
bile geçmez. İnsanların yuları, dizgini olan, insanları dilediği yere sürüp
götüren istekler de o gani Tanrının emriyle meydana gelir. Yeryüzünde olsun,
göklerde olsun bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat çırpmaz, harekete
gelemez. Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya
imkan da yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil. Ağaçların yapraklarını kim
sayabilir? sonu olmayan şey, nasıl söze sığar? Sen şu kadar duy, madem ki bütün
işler, Tanrının emrine tabi. Tanrının emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.
Tanrının takdiri, kulun rızası olur; kul Tanrı takdirine rıza verir. Onun
hükmünü diler, isterse. Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu hazırlık
kendiliğinden meydana gelir, ona hoş görünürse. Artık o kul yaşamayı bu lezzetli
hayattan zevk almak için istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan
çıkar. Ezeli emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur. Yaşarsa
Tanrı için Tanrı için yaşar, mülk ve hazine için değil. Ölürse tanrı için ölür,
korkudan hastalıktan değil! İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet
için, ağaçlar, ırmaklar için değil! Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye
korkudan değildir. Allah içindir. Bu ahlak, ona ezelden verilmiştir. Gözü ve
sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş aydın olmuştur. Bu çeşit kul, Tanrı
rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle yapılmış helva gibi gelir.
Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa alem, onun emrine, onun fermanına tabi
değil de nedir?” Peki neden dua edip de Yarabbi bu takdiri sen tebdil et diye
yalvarsın? İşte şeyhe göre Tanrı rızası bakımından kendi ölümü de evlatlarının
ölümü de helva gibiydi. O vefakar, o yoksul şeyhe evlat ölümü, kadayıf gibi
gelmişti. O halde Tanrı rızasını, duada görmedikçe neden dua etsin? Doğru yolu
bulan bu çeşit kulun şefaati de acımaktan değildir, duası da. O tanrı aşkının
mumunu yakar yakmaz kendi acımasını da yakmış yandırmıştır. Onun aşkı,
vasıflarına cehennem kesilmiştir o, kendi vasıflarını kıldan kıla tamamıyla
yakmıştır. Fakat geceleyin yol alanlar, bunları nereden anlayacaklar? Bunları
Dekuki gibi yalnız bu devlete koşan, devlete ulaşan kişi bilir. Dekuki , iyi bir
hale sahipti. Aşık ve keramet sahibi bir zat. Yeryüzünde de öteki ay gibi
seyreder dururdu. Gece yolcularının gönülleri, onunla aydınlanır, nurlanırdı.
Bir yerde az otururdu., bir köyde iki inden fazla kalmazdı. “ Bir evde iki
günden fazla otursam kalbimde oranın sevgisi alevlenir. Eve barka mağrur
olmaktan çekinir, hadi ey nefis zenginleşmek bir şey elde etmek için sefere düş
derim. İmtihanda muvaffak olması için kalbimi hiçbir yere alıştırmam derdi.
Gündüzleri yol yürür, sefer eder, geceleri ibadette ulunur, namaz kılardı. Gözü
açıktı o erin.
Padişahı görürdü. Bir doğan kuşunu benzerdi. Halktan
çekilmişti, fakat huyunun kötülüğünden değil. Kadından da ayrılmıştı, erkekten
de, fakat ikilik korkusuyla değil. Halka şefkat gösterirdi, su gibi faydalıydı.
Onlara güzel bir şefaatçıydı, duası da Tanrı tarafından kabul edilirdi. Daima
iyiyi de esirgerdi, kötüyü de herkese karşı anadan daha iyi babadan daha düşkün
ve muhabbetliydi. Peygamber: “ Ey ulular, ben size baba gibi şefkat ederim, sizi
babanız gibi severim. Çünkü siz benim cüzülerimsiniz. Neden cüzü külden
ayırırsınız?” demiştir. Cüz külden ayrıldı mı bir işe yaramaz. Tende bir uzuv
kesildi mi o uzuv murdar olur? Tekrar aslına ulaşmazsa ölür kalır, candan haberi
bile olmaz. Oynasa hareket etse bile bu, onun diriliğine delil olamaz. Senin
kesilen uzvun da bir müddet oynar, hareket eder. Cüzi külden ayrılırsa bir
tarafa gider, kaybolur, kül de noksan kalır. Fakat bu bahsettiğimiz kül o noksan
kalan kül değildir. O külün kesilmesi, ulanması söze sığmaz ama misal için (
zaruri olarak) nakıs bir şey söylüyoruz. Peygamber, Ali'ye de temsil yoluyla
aslan demiştir. Aslan onun benzeri değildir. Ama misal bu. Böyle demiştir işte.
Sen misalden benzerden, aralarında ki farktan vazgeç de Dekuki hikayesine gel
civanım. Dekuki, fetvada adeta halkın imamıydı., takva topunu meleklerden bile
çelmişti. Bir yerde durup dinlenmede gezip tozmada ayı bile mat etmişti.
Dindarlıkta din bile ona haset ederdi. Bu kadar takva ve ibadetle bile, bu
derece evrada, zikre koyulmuş olmakla beraber yine de daima Tanrı haslarını
aradı. Zaten seferden asıl maksadı d buydu. Bir an olsun Tanrı hasına
rastlayayım demekteydi. Yola düştü mü, yarabbi, beni haslarından birisine
ulaştır, ona arkadaş et. Yarabbi tanıdığım erlere gönlüm kuldur. Köledir. Canım
Allah'ım, tanımadıklarımı da hicap içinde düşmüş kuluna merhametli kıl derdi.
Tanrı ey ulular ulusu, bu ne aşk, bu ne susuzluk? Beni seviyorsun ya başkasını
ne yapacaksın? Der. O da şöyle cevap verirdi! Ey sırları bilen rabbim, niyaz
yolunu gönlüme açan, gösteren sensin. Denizin ortasındayım ama yine de testideki
suya tamahım var. ben Davud'a benziyorum, doksan koyunum var, ama arkadaşımın
bir koyununa da tamah ediyorum. Senin aşkında haris olmak övülecek bir şeydir,
bir yüceliktir. Fakat senden başkasının aşkına düşüp de harislikte bulunmak
ayıptır, ardır. Erlerin şehveti, erlerin hırsı, önden gelir, puştların hırsıysa
ayıp bir şeydir, kötü bir yoldur. Erkeklerin hırsı öne aittir, puştların hırsı
arda ait! O hırs erliğin kemalidir, bu hırs rezalettir, soğuk ve kötü bir
şeydir. Ah burada pek gizli bir sır var. Öyle bir sır var ki onu anlamak için
Musa bir Hızır'a koştu. Sen de suya kanmamış bir susuz gibi, Allah için olsun,
elde ettiğine kanaat etme, durma! Bu kapıda nihayetsiz makamlar var. baş köşeyi
bırak, senin baş köşen yoldur. Ey kerem sahibi, bunu Musa'dan öğren. Kelim bile
iştiyakından bak, ne diyor: bunca makama sahip olduğum, yüce bir peygamber
bulunduğum halde kendimi görmüyor, kendime varlık vermiyorum, Hızır'ı
aramaktayım. Ona, ey Musa, sen kavmini bıraktın, bir izi kutlu kişinin ardına
düştün. Öyle bir ulusun ki korkudan da kurtulmuşsun, ricadan da niceye dek dönüp
dolaşacaksın, ne vakte kadar arayacaksın? Aradığın sende bunu sen de bilirsin.
Ey gök ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın? Dediler. Musa “ Beni bu
kadar kınamayın, güneşte ayın yolunu kesmeye savaşmayın. Ben zamanın padişahıyla
sohbet etmek için ta Mecmaal Bahreyn'e kadar gideceğim. Hakikate ulaşmak için
Hızır'ı sebep edecek, ona ulaşıncaya kadar yürüyecek, nice zamanlar sefer edip
duracağım. Yıllarca bu kanatlarımla o uğurda uçacağım. Yılarda nedir ki?
Binlerce yıllar koşacağım. Bu binlerce yıllar uçup gitmeme değmez mi yoksa? Ben
sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha adi görmem! Bu sözün sonu gelmez. Sen yine
Deduki'nin hikayesini söyle.
Ben sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha adi görmem! Bu
sözün sonu gelmez. Sen yine Deduki'nin hikayesini söyle. Tanrı Rahmet etsin,
Deduki dedi ki: nice zamandır doğuda, batıda sefer edip dururum. Yıllarca,
aylarca bir ay yüzlünün aşkıyla gittim. Ne yoldan haberim vardı, ne belden!
Tanrı kudretlerine hayran bir halde yürüdüm. Birisi ona : “ Dikenliklerde,
taşlıklarda yalınayak mı gidiyorsun?” dedi. Dekuki dedi ki: “ Ben hayretler
içindeyim, kendimde değilim ki. Sen bu ayakları yere basıyor sanma, öyle görme.
Çünkü aşık şüphe yok ki gönül yurduna sefer eder. Gönül, sevgilinin sarhoşudur,
yoldan, konaktan yolun kısalığından, uzunluğundan ne haberi var” yolun uzunluğu,
kısalığı, tenin vasıflarıdır ruhların gidişi başka çeşit bir gidiştir. Sen meni
iken akıl alemine kadar sefer edip geldin. Bu seferinde ne adım attın ne bir
yerde konakladın, ne de bir yerden bir yere göçtün. Canın gezip yürümesi,
keyfiyetten hariçtir, anlatılamaz. Cismimiz de gezmeyi candan öğrendi. Dekuki de
cisim aleminde olan gezmeyi gayri bıraktı da manevi bir keyfiyete büründü,
gizlice ve keyfiyetsiz olarak gitmekte. Dekuki dedi ki: “ Bir gün, sevgilinin
nurlarını insanda görmeye iştiyakım arttı. Katrede bahri muhiti, zerrred4 güneşi
görmek arzusuna düştüm. Gide,gide bir deniz kıyısına vardım. Vakit gecikmişti,
akşam olmuştu. Ansızın ta uzaktan o sahilde yedi mum gördüm, mumların bulunduğu
yere doğru koşmaya başladım. O yedi mumun her birinin nuru gökyüzüne kadar
vurmuştu. Hayretlere düştüm, hatta hayret bile hayran oldu. Hayret dalgası
aklımın başından aştı! “ Bu mumlar, ne çeşit mum? Halk nasıl oluyor da bunları
görmüyor; aydan daha aydın olan mumlar durup dururken başka bir mum arıyor?
Halkın gözünde ne şaşılacak bir bağ var ki bunları görmüyor. Tanrı doğru yolu
dilediğine gösteriyor sahiden” diyordum. Bir de baktım ki o yedi mum bir mum
oldu. Nuru, gökyüzünü bile delip geçmekteydi. Sonra yine o tek mum, yedi mum
oldu. Benim sarhoşluğum, hayretim arttı. O mumların birleşmesini dille anlatmaya
imkan yok ki! Gözün bir an içinde gördüğünü dil, yıllarca söylese anlatmaz.
Kulak idrakin bir an içinde gördüğü şeyleri, yıllarca dinlese bitmez. Mademki
bunun sonu yok, hadi var, yine o hamdinde aciz olduğum şeyi anlat! O mumlar ulu
Tanrıdan ne çeşit nişanelerdir diye koşa, koşa gidiyordum derken kendimden
geçtim, acelemden yere yıkıldım, harap oldum. Topraklara serildim, bir müddet
akılsız, idraksiz bir halde kaldım. Sonra kendime gelip yine kalktım, yola
düştüm, fakat bir yere gidiyordum ki ne başım bendeydi ne ayağım! Derken bu yedi
mum, nurların ta lacivert kubbeye kadar yükselen, gündüzün nurların bile bir
karaltı gibi gösteren, aydınlıklarıyla bütün nurları silip süpüren yedi adam,
şekline girdi. Sonra o yedi adam, yedi tane ağaç oldu. İnsan yeşilliklerinden
neşeleniyordu. Yapraklarının çokluğundan dalları görünmekte, meyvelerinin
bolluğundan yaprakları kaybolmaktaydı. Dallar ta Sidre'ye kadar yükselmiş, hatta
Sidre de ne oluyor? Hala'yı bile aşmıştı. Kökleri, yerin dibine kadar girmiş,
yayılmış öküzle balığı bile geçmişti. Kökleri, dallarından daha taze, daha
latifti. Bunları seyredenin aklı, hayretlere düşüyor, altüst oluyordu.
Olgunluktan yarılan meyvelerinden su gibi nur şimşekleri fışkırtmaktaydı! Asıl
şaşılacak şeye gelince. O ovalardan, o çöllerden yüz binlerce adam geçiyor,
gölgelik için can veriyorlar, başlarını kilimlerle örtüyorlardı da, onların
gölgesini bile görmüyorlardı. İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere
tuuh! Tanrının kahrı gözleri bağlanmış yoksa gözleri bağlı adam, ayı görmez de
Suhayı görür.
Sonraki Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|