|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
GÖREBİLEN GÖZ
Katırın biri deveye “ Arkadaş, yokuş olsun iniş olsun en dar
yolda bile, sen güzelce gidiyor, hiç kapaklanmıyorsun. Bense durmadan tepesi
üstü düşüp duruyorum. Yol ister kuru olsun, ister balçık daima yüzüstü
kapaklanıyorum. Bunun sebebi ne? Bana bir söyle de ne yapmalı, nasıl etmeli
anlayayım” dedi. Deve dedi ki: “ Benim gözüm senin gözünden daha kuvvetlidir,
daha iyi görür. Sonra ben, yukardan bakmaktayım, bu sebeple hiç yüzüstü düşmem.
Yüce bir dağın başına çıktım mı en son çukuru bile görürüm. Tanrı bütün inişleri
çıkışları özüme gösterir. Her adımımı nereye atacaksam görür de öyle atarım. Bu
yüzden de sürçmekten, düşmekten kurtulurum. Sense iki üç adım ötesini görmezsin.
Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Konak, iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle
gözlü bir olur mu? Tanrı ana karnında ki çocuğa can verdi mi mizacına vücudunu
kuvvetlendirecek cüzüleri çekmek kabiliyetini verir. Yediği şeylerle bu cüzüleri
çeker, bu suretle de cisminin nescini dokur durur. Tanrı, insana kırk yaşına
kadar bu cüzüleri çekme kabiliyetini, bu hırsı verir. O da kendisini yetiştirir
büyür, gelişir, kuvvetlenir. Ruha, cüzüleri çekmeyi öğreten o tek padişah nasıl
olur da cesedin cüzüleri bir araya getirmeyi bilmez? Bu ruh zerrelerini bir
araya toplayan ; Sana hayat kabiliyetinin veren güneş, gıda vasıtasıyla
olmaksızın da varlığının zerrelerini toplayıp bir araya getirmeyi bilir. Uykudan
uyanınca senden gitmiş olan akıl ve duyguyu yine sana iade eder. Buna bak da
ölünce de bil ki onlar kaybolmaz, Tanrı geri gel diye ferman etti mi gelirler.
Tanrı dedi ki. “ Uzeyr, eşeğine bir iyice bak. Çürümüş etleri dökülmüş. Onun
cüz'ülerini gözünün önünde bir araya getirecek, başını, kuyruğunu, kulaklarını,
ayaklarını düzüp koşacağım. Görünürde bir el olmadığı halde bütün cüzüleri bir
araya getiren, cesedin parçalarını bir yere toplayan benim. Şu yama yamama
sanatına bak hele, eski palasları iğnesiz dikip durmada Diktiği sıralarda ne ip
var, ne iğne, fakat öyle bir diker ki ortada terzi bile görünmez. Gözünü aç da
haşri apaşikar gör. Kıyamette hiçbir şüphen kalmasın. Varlık zerrelerini nasıl
tamamıyla topluyorum, gör de ölürken bu hayata sarılıp titreme. Uyurken
bedeninin duygularının mahvolmayacağından eminsin ya. Uykun geldi mi duyguların
dağılır, harap bir hale gelir ama mahvolacaklar diye korkup titremezsin” Bundan
önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağdı.
Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı.
Peygamber, “ İleri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer” dedi. Bir
sabah evindekiler ona dediler ki. “ A güzel huylu, nasıl da yüreğin katı, neden
böylesin sen, biz senin oğullarının ölümünden iki büklüm oluyor, zarı, zarı
ağlıyoruz da. Sen hiç ağlamıyor, feryat etmiyorsun bile. Bu neden ki yoksa
gönlünde merhamet mi yok. Yüreğinde merhamet yoksa senden ne umabiliriz ki? Ey
ulumuz, rehberimiz, kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidiz sende. Mahşer günü
tahtı bezedikleri zaman o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz. Öyle
bir amansız günde senin ihsanına ümit bağlamışız. Hiçbir mücrime aman verilmeyen
o gün el bizim erek senin! Peygamber “ Kıyamet günü suçluları ağlar, inler bir
halde nasıl terk ederiz? Ben o gün canla başla onların suçlarını affettirir.
Onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım. Suçluları, büyük
günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp, yapıp Tanrı azabından halas
ederim.
Ümmetimin iyileri zaten kurtulurlar, o azap günü benim
şefaatime ihtiyaçları olmaz. Hatta onlar bile suçlulara şefaat ederler, onların
bile sözleri geçer, hükümleri yürür. Hiç kimse başkasının suçunu almaz, yükünü
yüklenmez, yüklenmez ama yüklenen ben değilim ki, onların yüklerini alan, onları
hafifleten Tanrıdır.” Dedi. Civanım, yükü olmayan şeyhtir. Tanrı onu eldeki yay
gibi eline almış, kabul etmiştir. Şeyh kime derler? İhtiyara, yani saçı sakalı
ağarmış adama derler. Fakat ey ümitsiz adam, bunun manasını bil. Kara saç, kara
sakal, onun varlığıdır. Varlığından tek bir kıl bile kalmamalı. Birisinin
varlığı kalmadı mı pir ona derler. İster saçı sakalı siyah olsun, ister kır. O
kara saç, kara sakal, insanlık sıfatıdır. Söylediğimiz kıl, sakal, bıyık kılları
söylediğimiz saç baştaki değildir. İsa beşikte “ genç olmadan şeyhsiz, piriz”
diye bağırır. Oğul insan insanlık sıfatlarının bir kısmından kurtuldu mu şeyh
olmaz, fakat olgun bir adam olur. İnsanlık sıfatlarından bir tek kara kıl bile
kalmadı mı şeyh olur, Tanrıya makbul bir adam haline gelir. Fakat bir adam
yaşlansa da saçı sakalı ağarsa hakikatte ne pirdir, ne Tanrı hası! Varlığında
insanlık sıfatlarından bir tek kıl bile kalsa mensub olamaz, alem halkından
birisidir o! Şeyh, kendisine bu sözü söyleyen karısına dedi ki: “ Arkadaş,
merhametim, şefkatim yok, yüreğim katı sanma, biz kafirler, Tanrıya küfranı
nimette bulunmuş olmakla beraber onlara acırız. Hatta halk onları taşlıyor diye
köpeklere acırız. Ben beni ısıran köpeğe de dua eder. Yarabbi sen onu bu huydan
vazgeçir. Adamları ısırmasın da halkın taşını topacını yemesin derim. Tanrı
velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir. Onlar halkı tanrının
haremine davet ederler. Hakk'a da yarabbi bunları sen kurtar diye dua ederler.
Bu yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi,
Yarabbi, sen bunlara acı sen kapını kapama derler. Halkın mazhar olduğu rahmet,
cüzi rahmettir. Fakat himmet sahibi er, külli rahmete mazhardır. Tanrının cüzi
rahmetine mazhar olan külli rahmete ulaştı mı rahmet denizi kesilir, yol
gösterici olur. Ey cüzi rahmet, külle ulaş ey külli rahmet sen de yürü halka yol
göster. Cüzi rahmete mazhar olan ve o mertebede kalan, denizin yolunu bilmez,
kuyuları da denize benzer sanır! Denizin yolunu bilmedikçe nasıl yol alır, halkı
nasıl denize götürür. Denize ulaştırır? Sel ve nehir gibi denize kadar akıp
gitti mi o vakit denize ulaşır, denizle birleşir. Bundan önce halkı davet etse
bile bu daveti taklittir. Yolu, varılacak makamı görerek yahut Tanrıdan vahiy ve
ilhamla, Tanrı kuvvetiyle değil!” Kadın “ Peki madem ki herkese acıyorsun, bu
sürünün çobanı gibi sürünün etrafında dönüp dolaşıyorsun demektir. Ecel celladı,
oğullarını vurup öldürdüğü halde nasıl oluyor da kendi oğluna ağlamıyorsun?
Gözyaşları merhamete delildir, yürek yanmadıkça göz yaşaramaz, neden gözlerinde
yaş yok, niçin ağlamıyorsun ya?” dedi. Şeyh kadına yüz çevirip dedi ki. “
Kocakarı, kış mevsimi, temmuz ayına benzemez. İsterse hepsi ölsün, isterse diri
kalsın gönül gözünden kaybolmuyorlar ki! Onları gözümün önünde görüp dururken
neden senin gibi yüzümü yırtayım? Zamanın devranından çıktılar, çıktılar ama
onlar yine benimle beraber, etrafımda oynayıp duruyorlar! Ağlayış ya elemden
olur, ya ayrılıktan. Halbuki ben aziz sevgililerimle vuslattayım, koşuşup
duruyorum. Halk onları rüyada görür. Bense uyanıkken onları apaşikar görüyorum.
Bu cihandan kendimi gizledim mi, duygu yaprağını varlık ağacından silktim mi
onlarla beraberim.
Kadınım, duygu akla esirdir, fakat bil ki akılda ruhun
esiridir. Can, aklın bağlı olan ellerini çözdü mü haline imkan bulunmayan işleri
de yapar, düzer. Duygularla düşünceler, duru suyun yüzünü çer çöp gibi
kaplamıştır. Aklın eli, onları bir tarafa atar, su meydana çıkar. Çer çöp
habbeler gibi suyun yüzünü örter. Fakat bunlar bir tarafa sürüldü mü su görünür.
Tanrı, aklın elini açmadıkça hava, suyumuzun yüzünün çerçöple, süprüntüyle
doldurur. Suyu daima örter; hava buna güler; akılsa ağlar durur. Tanrı korkusu,
havanın ellerini bağlarsa Hakk aklın ellerini çözer. Hizmetkarın akil olursa
sana galip olan duygularda mahkumun olur. Gayba mensup sırlar, can aleminden
zuhur etsin diye duyguları zahiri olmayan bir uykuya daldırır da. İnsan
uyanıkken rüyalarda görür. İnsana gök kapıları da açılır. Yoksul şeyhin biri,
bir vakitler kör bir pirin evinde bir musaf gördü. Temmuz ayı idi. Ona mihman
olmuştu. O iki; zahit birkaç gün araya gelmişlerdi. Kendi kendisine “ Burada
mushafın ne işi var? bu adam kör” dedi. Bu düşünceye düştü, huzuru kaçtı “
Burada bu körden başka kimsede yok, bu ne iş? Burada yalnız o var, bir de buraya
mushaf koymuş ben ne bunağım, ne sersem. Onun için hiçbir şey sormayayım,
sabredeyim de sabırla muradıma erişeyim” dedi. Sabretti, bir müddet gönlü
sıkıldı, fakat nihayet meseleyi anladı. Çünkü sabır, genişliğin anahtarıdır.
Lokman'ın, tertemiz Davud'un yanına gitmiş, onun demir halkalar yapmakta
olduğunu görmüştü. O yüce padişah demir halkalar yapıyor, halkaları birbirine
takıyordu. Lokman silah yapma sanatını pek görmemişti., şaşırıp kaldı,
vesveseleri arttı. Bu nedir acaba, şunu bir sorsam, bu kat, kat halkalarla ne
yapıyorsun desem, dedi. Sonra yine kendi kendisine dedi ki. “ Dur hele sabır
daha iyi. Sabır, adamı maksadına çabucak ulaştırır. Sormazsam iş daha çabuk
anlaşılır. Sabırlı kuş, bütün kuşlardan daha iyi uçar. Fakat sorarsam maksadı
daha geç anlarım, kolaycıcık anlayacağım şey, bu sorgumla güçleşir. Lokman,
orada bir müddet sabredip durdu. Bu müddet içinde Davud da zırhı yapıp
tamamladı. Kerem ve sabır sahibi Lokman'ın önünde bedenine geçirip giyindi. “
Civanım, bu, savaşta yaralanmamak için güzel bir elbisedir” dedi. Lokman dedi
ki. “ Sabır da güzel bir iş. Her dertte ona sığınmak gerek, her gamı o giderir.”
A kişi “ Vel asri” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Tanrı o surede sabrı
hakla beraber andı, sabrı hakka eş etti. Tanrı, yüz binlerce kimya yarattı ama
insan sabır gibi bir kimya görmedi. Konuk da sabretti. Ansızın müşkül halloldu,
anlamak istediğini anladı. Gece yarısı Kuran sesini duydu. Uykusundan sıçradı,
şu acayip şeyi gördü. Kör, mushaftan Kuran okumaktaydı. Hem de doğru olarak
okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: “ Gözün kör olduğu halde şaştım
doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen? Okuduğun satıra bakmakta, elini
okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin. Parmağını satırlar üstünde
gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.” Kör dedi ki. “ Ey ten
bilgisizliğinden kurtulan, bunu Tanrı yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun? Ben
Tanrıya ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl
düşkünse ben de Kuran okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki, Yarabbi
Kuran okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da
Kuranı elime alıp okuyayım diye dua ettim. Tanrıdan ey Kurana düşkün adam, ey
her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi. Senin bize karşı öyle
bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte. nE vakit Kuran okumak
istersen, ne vakit mushafı eline alırsan, ben de o zaman sana gözlerinin nurunu
bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi. Öyle de yaptı tanrım,
ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam, her şeyi bilen, hiçbir
işten gafil olmayan o ulu padişah. O tek tanrı, gece çırağı gibi gözlerimin
nurunu ihsan etmekte” Tanrı, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli bu
sebeple Tanrıya itiraz etmez. Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan
eder. Yas içinde neşe verir. O elsiz çolağa da el verir. Gamlara maden olan
kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar. Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir
şey bile olsa mademki bize karşılık olarak ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz
etmemize imkan yok. Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni
ısıttıktan sonra ateşimi söndürse de razıyım. Madem ki mumsuz da aydınlık
vermekte, mumuna sönüşüne neye feryat ediyorsun?
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|