|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
DAĞDA HALVET EDEN
DERVİŞİN HİKAYESİ
Dağlarda oturan bir derviş vardı. Yalnızlık, onun arkadaşı ve
nedimiydi. Tanrı şarabını içmiş olduğundan erkeklerin sözlerinden de usanmıştı,
kadınların sözlerinden de. Bize bir yerde oturup yerleşmek nasıl kolay geliyorsa
bazı kimselere de bir yerden bir yere gezip durmak öyle kolay gelir. Sen nasıl
ululuğa aşıksan bir sanatkar da mesela demirciliğe aşıktır. Herkesi bir iş için
yetiştirmişler, gönlüne o işin meylini vermişlerdir. Gönülde bir meyil olmadıkça
el, ayak nasıl hareket eder. Su, rüzgar olmadıkça çerçöp nasıl akar, savulur?
Kendinde göğe doğru çıkmaya bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını
hemen aç! Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryat et , ağlayıp
inlemeyi hiç bırakma. Akıllılar önceden feryat ederler, bilgisizlerse işin
sonunda başlarına vururlar! Sen, işin önünde sonunu sor da kıyamet günü pişman
olma. Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazisini
versene” dedi. Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam:
“Alay etme benimle. Ver şu teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki. “ Dükkanımda süpürge
yok” Adam “ Kafi yahu, bırak alayı” ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan
gelme şu tarafa, bu tarafa, bu tarafa gidip durma, ver teraziyi” dedi. Kuyumcu
dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de manasız sanma.
Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem yok,
zayıflıktan elin titreyecek. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık
dökük bir şey, elin titreyecek, yere dökeceksin. Sonra bana bir süpürge ver de
toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin. Altını süpürüp bir yere
toplayınca da güzelim kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben işin sonunu önceden
gördüm. İyisi mi hadi sen başka bir yere git.” Artık o dağlıklarda yurt tutup,
orada yiyen, içen tek ve ulu şeyhin hikayesini tamamla. O dağlarda ağaçlar,
meyveler, sayısız elmalar, armutlar, narlar vardı. O derviş, meyvelerle
gıdalanır, başka hiçbir şey yemezdi. Tanrıya “ Yarabbi seninle ahdım olsun. Bu
ağaçlardan meyve toplamayayım. Rüzgarlarla yere düşen meyvelerden başka hiçbir
meyve yemeyeyim, elimi hiçbir dala uzatmayayım.” Dedi. Bir müddet nezrine vefa
etti. Fakat nihayet kaza ve kaderin imtihanları çıkageldi. Bu yüzden,
sözlerinizde daima inşallah deyin, ahitlerinizde de Tanrı dilerse sözünü
söyleyin. Çünkü beni gönüle her zaman başka bir meyil verir, her an gönüle başka
bir dağ vururum. Biz her sabah yeni bi işte, yeni bir güçteyiz. Her şey, bizim
dileğimize göre meydana gelir denmiştir. Hadiste “ Gönül, ovada rüzgarlara tabi
bir tüy benzer. Rüzgar, tüyü her tarafa uçurur, gah sola, gah sağa götürür
durur.” Denmektedir. Başka bir hadiste de denmiştir ki: “ Bu gönlü ateş
üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!”
Gönlün her an başka bir dileği vardır. Fakat bu dilek
kendisinden değildir, başka bir yerdendir. Şu halde gönlün reyine, gönlün
dileğine neden emin olur da ahdeder, sonunda da pişman olur, nedamete düşersin?
Fakat bu yine de tanrının hükmündendir. Tanrının takdiridir. Kuyuyu görürsün de
çekinmeye kudretin olmaz. Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine taaccüb
edilmez ki. Şaşılacak şey şudur: hem tuzağı görür, hem mıhı görür de yine
sonunda ister istemez o tuzağa düşer! Gözü açık kulağı açık, tuzak önde, yine de
kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar. Bir kişizade görürsün. Çula, çuvala bürünmüş,
baş açık belalara uğramış. Bir kahpenin sevdasıyla yanıp tutuşuyor.
Elbiselerini, malını, mülkünü sarış. Elindeki avucundaki gitmiş, adı kötüye
çıkmış hor hakir bir hale gelmiş, düşmanlarının isteği gibi tepesi üstüne
yuvarlanıp gidiyor. Adamcağız bir zahit gördü mü “ Ey ulu, Allah için bana bir
himmet et. Bu aşağılık ve kötü sevdaya düştüm, elimdeki maldan, altından,
nimetten oldum. Bir himmet et, belki bu dertten kurtulur, bu kara balçıktan
sıçrar, çıkarı der”. Halktan da dua etmelerini istemektedir. İleri gelenlerden
de. “ Aman, beni kurtarın, kurtarın, kurtarın!” demektedir. Eli de açık, ayağı
da. Ne onu bağlamışlar, ne başında bir adam var, ne ayağın da bukağı! A adam,
hangi bağdan kurtulmak istiyor, hangi hapisten kaçmak diliyorsun? Hangi bağdan
olacak? Tertemiz ruhtan başka kimsenin göremediği takdir bağından gizli olan
kaza bağından! Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir
zincirlerden de! Çünkü demir zincirleri demirci kırabilir, bir adam zindanın
temelini kazıp duvarını yıkabilir. Fakat şaşılacak şey şu ki gizli olan kuvvetli
bağı kırmaktan demirciler bile acizdir. O bağı Ahmed görebilir de, “ Boynunda da
hurma lifinden bir ip var” der. Ahmed, Ebuleheb'in karısının sırtındaki odun
yükünü gördü de ona “ Odun hamalı” dedi. İpi de ondan başka kimse görmedi, odunu
da. Ona da her görünmeyen şey, görünür. Başkaları umumiyetle tevil ederler; bu
akılsızlıktan böyle söylüyor derler. Sanki onların akılları başlarındaymış!
Tevil ederler ama hakikatte onun sırtı, o odun yükünün altında iki büklüm
olmuştur, gözünün önünde feryat edip durmakta. Bana bir dua edin., bir himmet
edin de kurtulayım, şu gizli bağdan sıyrılayım demektir. Bu nişaneleri apaçık
gören, nasıl olur da şakiyi saitten ayırt edemez. Bilir, tanır ama tanrı sırrını
açmak helal olmadığından ululuk sahibi Tanrının emriyle örter, gizler. Bu sözün
sonu yoktur, gelelim hikayeye: o yoksul, açlıktan zayıf, perişan bir hale geldi,
harekete bile mecali kalmadı. Derviş tam beş gün armut ağacını silkmedi, fakat
açlık ateşi de sabrını tüketmekteydi. Bir dalda birkaç armut gördü. Fakat yine
sabredip kendisini çekti. Bu sırada bir rüzgar geldi, dalı eğdi. Dervişin nefsi,
onları yemeye yeltendi. Galebe de etti. Açlık, zayıflık, bir yandan da takdir,
zahidi nezrine vefadan alıkoydu. Ahdini bir yana bıraktı, daldaki armudu kopardı
yedi. Fakat hemencecik Tanrı azabı erişti, gözünü açtı kulağını çekti. Yirmi
tane yahut daha fazla hırsız, oraya gelip konmuştu. Çaldıkları şeyleri
aralarında pay ediyorlardı. Birisi şahneye haber vermişti. Derhal şahnenin
adamları oraya gelip hepsini yakaladılar. Şahne hiddete gelip cellada “ Bunların
ellerini, ayaklarını kes” dedi. Cellat, oracıkta hepsinin sol ayaklarıyla sağ
ellerini kesmeye başladı. Bir gürültüdür koptu.
O arada zahidin eli de yanlışlıkla kesildi. Cellat, ayağını
kesmek üzereyken, rütbesi pek büyük bir atlı gelip yetişti, cellada “ Behey
köpek kendine gel, bu, filan Şeyhtir, Tanrı abdalıdır. Neden onun elini kestin
?” diye bağırdı. Cellat, elbisesini yırtıp giderek yana yaklaştı şahneye hali
anlattı. Şahne yalınayak geldi. Tanrı şahit ki bilmedim diye özürler dilemeğe.
Ey kerem sahibi, ey cennetliklerin ulusu, bu kötü işi affet, hakkını helal eyle.
Beni bağıla demeye başladı. Şeyh dedi ki: “Ben, bunun sebebini biliyor, suçumu
anlıyorum. Ben onun yemininin hürmetini terk ettim, onun adaleti de benim(
yeminim) sağ elimi kestirdi! Ben kötü olduğunu bildiğim halde ahdimden döndüm.
Bunun kötülüğü elime geldi. ey vali sevgilinin hükmüne elimiz de feda olsun
ayağımız da, beynimiz de, derimiz de! Bu bana kısmetmiş! Sana helal ettim. Sen
bilmeyerek yaptın, bir suçun yok ki. Halimi bilenin, fermanı yürür. Tanrı emrine
itiraz etmek nerede?” nice kuş vardır ki uçup tane arar. Boğazı, boğazının
kesilmesine sebep olur. Nice kuş vardır ki açlık ve midesi yüzünden dam
kenarında, kafes içinde mahpustur. Nice balık vardır ki su içinde her şeyden
eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuştur. Nice namuslu, örtülü kadın
vardır ki ferciyle boğazının şomluğundan rüsvay olmuştur. Nice bilgili ve iyi
huylu kadı vardır ki boğazının yüzünden rüşvet almış, utanıp yüzü sararmıştır.
Hatta Harut'la Marut bile o şarabı tatmışlardır da o şarap, onların göğe
çıkmalarına mani olmuştur. Bayezid, bu yüzden çekindi işte, kendisinde namaz
kılma hususunda bir tembellik gördü. O çok akıllı şeyh, sebebini düşündü., fazla
su içmesinde buldu. “ Tam bir yıl su içmeyeceğim” dedi. Dediğini de yaptı, Tanrı
sabır ve tahammülünü verdi. Onun bu pek ehemmiyetsiz mücahedesi, din içindi bu
yüzden de sultan oldu, arifler kutbu oldu. Şeyhin de eli boğazı yüzünden kesildi
ve o zahit adamın şikayet kapısı bağlandı. Adı halk arasında “ Şeyh-i Akta- eli
kesik şeyh” kaldı., halk onu bu adla tanıdı. Onu birisi ottan,çöpten yapılmış
bir gölgelikte ziyaret etti. İki elle zembil örmekte olduğunu gördü. Şeyh ona “
Ey canının düşmanı, neden böyle küstahlık edip yanıma geldin? Neden izinsiz
içeri girdin?” dedi. Adam, “ Sevgimden fazla iştiyakımdan” deyince, Şeyh
gülümsedi de dedi ki: “ Öyleyse gel fakat ey ulu kişi, bunu gizle. Ben ölmeden
ne bir dosta, ne bir sevgiliye ne de bir aşağılık kişiye, hiç ama hiç kimseye
söyleme! Bundan sonra bir bölük halk onu iki elle zembili örerken penceresinden
gördüler. Şeyh “ Yarabbi, hikmetini sen bilirsin. Ben gizliyorum, sen aşikar
ediyorsun” dedi. Ona şöyle ilham geldi. “ Birkaç kişi, senin elinin kesik olması
kınadılar, sana münkir oldular. O halde yolda yalancıydı ki tanrı, onu bu,
tarife arasında rüsvay etti dediler. Ben onların kafir olmasını, bu azgınlıkla,
bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini istemem. Ben de şu kerameti
aşikar ettim. İş işlediğim vakit sana iki el ihsan ettiğimi gösterdim. Ki o
biçareler, hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdud olmasınlar. Ben
sana bu kerametler olmaksızın da daha önce bizzat teselliler verdim. Bu mumu
ancak onlar için yaktım. Sen ölümden, bedeninin cüzlerinin ayrılacağından
korkmaktan geçtin. Sen de başının, ayağının gideceğine dair korku kalmadı. Vehmi
bırakmak, senin için ulu bir siper oldu.” Firavun, sihirbazları yeryüzünde
öldürmekle tehdit etmedi mi? Sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazına kestirir
sizi asarım, affetmem demedi mi? O sihirbazların vehme düşeceklerini,
korkacaklarının, vesveseye uğrayacaklarını sanıyordu. Titremeye
başlayacaklarını, ürküp korkacakların, bu tehditlerden vehmedeceklerini
umuyordu. Bilmiyordu ki onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü
pencerenin önüne oturmuşlar, gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini
bilmişler, çevik bir hale gelmişlerdir. Bir gül bahçesinde felek havanı, onları
yüzlerce defa dövüp ezse bile. Bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık
vehmin ferilerinden pek korkmazlar.
Bu alem, bir rüyadır, zanna kapılma sen, rüyada bir el
kesilse bile zararı yok. Rüyada başın kesilse de hakikatte yine başın
yerindedir, ömrün de uzun olur. Rüyada kendini ikiye biçilmiş görsen bile
kalktın mı vücudun da sağlamdır. Bir hastalığında yoktur. Hasılı rüyada vücudunu
noksan görmekten ne çıkar? Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne korkacaksın ki?
Suretle kaim olan bu cihan hakkında da Peygamber, uyuyanın gördüğü bir rüya
dedi. Sen u sözü taklit yoluyla kabul ettin, fakat salikler bunu rivayet
edilmedin de gözleriyle gördüler. Sen gündüzün de uykudasın. Bu uyku değil deme.
Gölge feridir, asıl ise ancak ay ışığından ibarettir. Ey yiğit bil ki uykun da
uyanıklığın da uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine benzer. Bu adam,
kendisini uyuyorum sanır ama bilmez ki ikinci uykudadır, iki kat uyku içindedir.
Testici, bir testiyi kırarsa dilediği zaman yine yapar da. Kör, her adımda
kuyuya, çukura düşmekten korkarda binlerce korkuyla yol yürür. Fakat gören kişi
yolun enini, boyunu görür, çukuru, kuyuyu bilir. Her adımda ayakları, dizleri
titremez. Her dertten yüzünü ekşitir mi ki? Sihirbazlar, “ Ey firavun, halk biz,
her sesten, her gulyabaniden ürküp duracak adam değiliz. Bizim hırkamızı yırt,
onu diken var. olmasa bile çıplak olmamız daha iyi. Bu güzeli çıplak olarak
koçmamız daha hoş. A bir işe yaramaz , bir şey beceremez düşman! Tenden mizaçtan
soyunmaktan daha hoş bir şey yoktur, a ilhama mazhar olmayan sersem Firavun!”
dediler.
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|