|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
TEMBELİN DİLEĞİ
Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın
yanında, daima şöyle dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir
rızık bir servet ver. Beni tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin.
Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.
Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben
çalışmadan ver. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu
ihsan ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da
elbette başka çeşitte bir rızık vermişsindir. Ayağı olan rızık arar, ayağı
olmayansa yanıp yakılır, durur. O hüzün sahibinin rızkını da ayağına götür,
bulutu yeryüzüne doğru sür! Yeryüzünün ayağı olmadığından cömertliğin bulutu ona
doğru iki kat sürüp durmakta. Çocuğun ayağı olmadığı için anası gelir, çocuğun
başına nimet ve ihsanlarını yağdırır. Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve
ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek den başka bir şeye çalıştığım
nerede ki?” bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta kuşluk çağına kadar bu
duayı eder dururdu. Halk onun sözlerine, tam tamahına, bu çalışıp çabalamasına
gülerdi. Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı
yutturdu da aklını aldı. Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir.
Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş, rızkını öyle elde eder. Rızıkları,
sebeplerine yapışarak elde edin. Evlere kapılarından girin denmiştir. Şimdiki
zamanda Tanrı elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut
peygamberdir. Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar nazü naime sahip olduğu,
dostun inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor. Mucizelerin haddi, hesabı
yok, ona ihsan dalgaları birbiri üstüne gelip duruyor. Adem Peygamberden bu
zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. Her vaazında iki yüz kişi ölmekte.
Güzel sesi insanları candan etmekte. Aslanlar, ceylanlar vaazın gelmekte. Ne
onun bundan haberi var, ne bunun ondan. Sesine dağlar da ses veriyor, kuşlarda.
Onun davetine ikisi de mahrem. Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce
mucizeleri var. yüzünün nuru cihetlere sığmıyor. Bütün cihetleri de kaplamış.
Bunca yücelikle beraber Tanrı, onun bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan
ması çalışmasına bağlı. Bunca yüceliğine rağmen zırh yapmadıkça zahmet
çekmedikçe rızkı gelmiyor. Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış,
evinin bucağına kapanmış, felekzede olmuş gitmişsin. Halbuki bu adam bunca
tersliği ile, bunca adiliği ile beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini karla
doldurmayı istemekte. Bu çeşit ahmak bir herif ortaya çıkmışta gök yüzüne
merdivensiz çıkayım diyor.” Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı,
müjdeci geldi” demekte, öbürü gülüp “sana gelenden bize de hediye ver” diye alay
etmekteydi.
O ise halkın bu kınamasına, bu alayına hiç aldırış etmez
duayı niyazı azaltmazdı bile. Böyle, böyle şehirde tanındı, boş ambardan peynir
aramakta diye şöhret buldu. O yoksul ham tamahlılıkla darbımesel oldu ama yinede
bu istek den bu niyazdan ayrılmıyordu. Nihayet bir gün kuşluk çağında yine
ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken, birdenbire evine doğru bir öküz
koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı. Küstahçasına evine girdi. Adam
hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı. Durmadan, aman vermeden hemencecik
boğazını kesti. Derisini, yüzdürmek için gövdesini alıp koşa, koşa kasaba
götürdü. O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte, Tanrıdan eziyetsiz,
zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helal rızık istemekteydi. Bundan önce onun bazı
hallerini söylemiştik, fakat araya başka şeyler girdi. Bu hikaye de öylece kaldı
gitti. Şimdi onun hali neye vardı. Tanrının lütuf ve ihsan bulutundan hikmet
yağmuru yağınca o yoksul ne oldu? Öküzün sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim
öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz,
nerede insafın?” dedi. Adam “ Ben Tanrıdan rızık istiyor, kıbleyi niyazımla
bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua kabul edildi. O, benim rızkımdı,
tutup kestim, işte sana cevap dediyse de öküz sahibi yakasına sarıldı,
sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu. Çeke, çeke Davud Peygamberin yanına
kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak. Saçma sapan lafları bırak azgın herif.
Aklın başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua? Alemi bana da güldürme, kendini
de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Tanrıya dua ettim, feryadü figan ederek
nice kanlar yuttum. İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü
sözlü var, başını taşlara vur.” Dediyse de adam “ Müslümanlar, Allah için olsun
söyleyin. Dua nasıl olur da benim malımı ona mal eder? Eğer dua ile mal ele
geçseydi bütün alem dua eder. Mal mülk sahibi olurdu. Dua ile ele bir şey
geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece gündüz
dua ediyorlar, yarabbi bize para ver, mal mülk ver diyorlar. Sen vermezsen
kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Tanrı, bize ihsan kapısını
da sen aç derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat. Bir
dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi. Halk, “ Bu Müslüman doğru
söylüyor. Bu dua satan, zalim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep
midir? Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey
bağışlar, yahut vasiyet eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir
şey olmadıkça bir şeye sahip olamazsın ki. Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya
o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “
Yarabbi benim halimi senden başka kimsecikler bilmez, gönlüme o duayı sen ilham
ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Laf olsun diye dua etmedim ya. Yusuf
gibi rüyalar görmüştüm” Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde
ettiklerini gördü. O rüyaya adamakıllı inandı, kuyuda ondan başka bir şey
ummuyordu, zindanda da. Ona dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne
kulluktan derdi vardı, ne az çok kınanmaktan! Rüyası, mum gibi gözünün önünde
yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına güveniyordu. Yusuf'u kuyuya
attıkları zaman Tanrıdan kulağına şu ses gelmişti. Ey yiğit, sen bir gün padişah
olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine vurursun. Bunu seslenen
görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana bir kuvvet,
bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim'e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa o
ses yüzünden kuyu da Yusuf'a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o
kuvvetle tahammül etti. Neşeyle çekti.
Nitekim elest sesinin zevki de her müminin gönlünde ta
mahşere kadar sürer gider. Bu yüzden müminler, ne belaya itiraz ederler. Ne
Hakk'ın emir ve nehyinden sıkılırlar. Başkalarının ağzına acılık veren bir
lokmaya benzeyen Tanrı hükmü, onlara gülbeşeker gelir. Tatlı, tatlı yerler,
hazmederler. Tanrı hükmünü kabul etmeyip inkar eden, o lokmayı yese bile kusan
kişiyle yaramaz. Elest gününde bir rüya gören, Tanrıya ibadet yolunda sarhoş
olur. Sarhoş deve gibi bu ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur.
Ağzının etrafındaki tasdik köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir.
Deve kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin
altında az yer, az içer. Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker.
Hatta dağ bile ona bir kıl gelir! Elest aleminde böyle bir rüya görmeyen bu
dünyada ne kul olur, ne mürit! Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır. Bir
an şükrederse bir yıl şikayet eder. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve
inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider. Bunu da
ileride anlatırım, borcum olsun. Eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah”
suresini oku! Bu manayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne
kenarı. Yürü öküzünü dava edene doğru eşek sür! Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç
yüzünden şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas yarabbi? Ben ne
vakit körcesine dua ettim. Tanrıdan başka kime ihtiyacımı söyledim? Kör,
bilgisizlikle halktan bir şeyler umar. Ben senden umuyorum. Her güç şey sana
kolaydır. Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi
bile! Benim bu körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim sevdiği şey insanı kör ve sağır
yapar derler ya. Bu körlük, o körlüktür. Tanrıdan başkasını görmüyorum, fakat
onu görmüyorum. Aşkımın muktezası da bu değil midir? söyle. Yarabbi, sen
görmektesin, beni sen de kör sanma, senin lütfünün etrafında dönüp
dolaşmaktayım, ey lütfunun etrafında dönüp dolaştığın, ey kendisinden
ayrılmadığım Tanrı! Yusuf-ı Sıddıyk'a rüya gösterdin da ona güvendi. Onun gibi
lütfun bana da bir rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya! Fakat
halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor. Hakları da var. gayb
sırrının, sırlarını adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Tanrıdan başka
kim bilebilir ki?” düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun? Bana
çevir de doğru söyle! Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan Tanrıya
yakınlıktan dem vuruyorsun? Sen gönlü ölmüş bilirsin. Hangi yüzle yüzünün
göklere tutuyorsun?” bu hasise yüzünden şehre bir velveledir düştü. O
Müslüman'sa “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme. Kötülük yaptıysam bile sırrımı
halka açma. Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce tazarrula sana niyaz edip durdum.
Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok, onlar bilmez bunu fakat
senin yanında aydın bir mum gibi sana aşikar” diye niyaz etmekte, yüzünü yerlere
vurmaktaydı. Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu”
dedi. Davacı dedi ki: “ Ey Tanrının peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın
evine girmiş. O da onu kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.”
Davut, “ Ey kerem sahibi, neden sana haram olan o öküzü kestin? Yalnız saçma
sapan söyleme, delil göster de bu dava görülsün, bitsin” dedi. Adam dedi ki: “
Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Tanrıdan. Yarabbi, helal ve
zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın, herkes
feryadımı bilir, hatta çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.
Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Haltan hem gizli
sor, hem de aşikare. Bak bu eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua
ediyordu, anla. Bu dualardan, bu feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir
öküz girivermiş. Gözüm karadı. Ama lokma için değil, duam kabul edildi diye
sevindim hani. O ayıpları bilen tanrı duam kabul etti, bun şükrane olsun diye
öküzü kestim” Davut, “ Bu sözlerden el yıka, davana şer'i delil getir. Reva
görür müsün delilsiz bir hüküm vereyim de bu şehirde batıl bir sünnet koyayım,
kötü bir adet bırakayım, bunu sana kim bağışladı? Satın mı aldın, mirasa mı
kondun? Ekine nasıl sahip olabilirsin, sen mi ektin? Ektinse senindir.
Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Ektinse
ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun katiyetle
anlaşılır. Yürü, eğri büğrü söylenme, bu Müslüman'ın malını ver. Paran yoksa
borç al, ver beyhude konuşma!” dedi. Adam, “ Padişahım, sitem karlar ne
söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana” deyip secde ederek dedi ki. “
Ey benim yanıp yakıldığımı gören Tanrım, Davud'un gönlüne de o nuru ver. Gönlüme
saldığın ziyayı onun gönlüne da Sal. Ey ihsan sahibi Rabbim.” Bu sözleri
söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ağladı ki Davud'un
gönlü yerinden oynadı. “ Ey öküzü dava eden, bugün bana mühlet ver, bu davanın
görülmesinde ısrar etme. Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de
sırları bilen Tanrıdan sorayım. Namazda Rabbime bağlanırım, namaz gözümün
nurudur” sırrı zuhur eder, bu benim huyumdur. Can pencerem zevk ve şevkle
açıktır. Tanrının lütfu oraya vasıtasız gelir. Tanrının lütfu, rahmeti nuru
madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime girer. Penceresi olmayan ev
cehennemdir. Ey kul dinin aslı pencere açmıştır. Her ormanı öyle pek baltalama.
Pencere açmak için balta vur. Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan
hariç olan hakikat güneşinin aksinden ibaret. Bilirsin ki bu zahiri görüşün
nurunu hayvan da görür. Şu halde benim Adem' “ Keremna” demem nedir?ben nurlara
dalmış, gark olmuş bir güneşim. Kendimi nurdan ayırt edemiyorum. O halvete
gitmeme, namaz kılmam, halka öğretmek için bu alem doğrulsun diye ayağımı eğri
atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.” İzin yoktu, yoksa Davut, bu
sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı! Davut, bu çeşit söyleyip
durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken, arkasından birisi, “
Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud'un eteğini çekti. Davut, kendine geldi.
sözünü kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti. Davut,
kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul
edildiği yere yöneldi. Tanrı, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse
tamamıyla gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam
hangisidir, bildi. Ertesi günü iki davacı ile Halk gelip Davud'un huzuruna
dikildiler. Davacı yine aynı davayı tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.
Davud “ Sus, bu davayı bırak, öküzü bu Müslüman'a helal et de yürü git. Yiğit
madem ki Tanrı, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükut
et” dedi. Öküz sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet? Benim için yeni bir
şeriat mı kuracaksın. Adalet aleme yayıldı, yer, gök, adaletinle güzel kokulara
bürünmüş. Kör köpekler bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden bu cefadan
hararetlendi de taş da yarıldı, dağ da!” diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “
Ey ahali , gelin de görün zulmü!” diye bağırıyordu.
Sonraki
Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|