|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 3-
KÖYLÜNÜN FENDİ
Kardeş, eskiden bir şehirliye köylünün tanışıklığı
vardı. Köylü şehre geldikçe şehirlinin mahallesine çadır kurar, evine kurulup
otururdu. İki ay, üç ay ona konuk olur, dükkanına geçer oturur, sofrasına
çökerdi. Şehirli köylünün ne ihtiyacı varsa bedavaya yerine getirir, düzer
koşardı. Köylü bir gün yüzünü şehirliye döndü de dedi ki: “A efendimi sen hiç
köye gelmez, hiç seyre seyrana çıkmaz mısın? Allah aşkına olsun bütün oğullarını
getir. Şimdi tam gül mevsimi, ilkbahar. Yahut da yazın meyve zamanı gel de
hizmetine kemer kuşanayım. Soyunu, sopunu, çoluk çocuğunu akrabalarını getir,
köyümüzde üç, dört ay kal. Bahar çağında köy pek hoş olur, çayırlık, çimenlik,
gönle ferah veren gönül çeken lalelik kesilir” şehirli başından savmak için ona
vaatte bulundu, vaadinin üstünden de sekiz yıl geçti. Köylü, her yıl “ Ne vakit
geleceksin. Kış gelip çattı” der. O da “ Bu yıl filan yerden konuk geldi.
müsaade edin de gelecek yıl, işten güçten kurtulursam gelirim” der. Köylü “
ailem, ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu bekleyip duruyor” diye karşılık
verirdi. Her yıl leylek gelince köylü de gelir, şehirlinin evine konardı.
Şehirli, her yıl altınından, malından köylüye harc eder, onun üstüne kanat
gererdi. Nihayet son defa o yiğit köylü, tam üç ay şehirliye misafir oldu. O da
ona sabah akşam sofra yaydı, yedirdi, içirdi. Köylü, utanıp yine “ Efendim, kaç
keredir vaat ettin, beni kaç kere beni kaç keredir aldattın bu niceyedir” dedi.
Şehirli dedi ki: “ Canım da, bedenim de buluşmayı isteyip duruyor ama her
hareket, onun takdiriyle. İnsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgarı estiren bakalım
onu ne yana sürecek?” Köylü, yine şehirliye antlar vererek “ Ey kerem sahibi,
çoluğunu, çocuğunu al, gel de ikramı gör” deyip elini tuttu. Üç kere ant verdi “
Allah için olsun gayret et, tez gel” dedi. Bunun üstüne on yıl geçti. Her yıl
böyle laflar eder, tatlı, tatlı vaatlerde bulunurdu. Şehirlinin çocukları “Baba
ay ad sefer eder, bulut da gölge de. Köylü bunca hakkın geçti. onun için nice
zahmetler çektin. O da sen ona konuk olasın da hiç olmazsa bu hakların bir
kısmını olsun ödemek ister. Bize, onu kandırın, köye getirin diye gizlice bir
çok ricalarda bulundu” dediler. Şehirli dedi ki: “yavrucuğum, doğru ama iyilik
ettiğin kişinin şerrinden sakın demişler. Dostluk, son demdedir. Korkarım ki bir
şey olur da tohum bozulur”sohbet vardır, keskin bir kılıca benzer, bostanı,
ekini kış gibi kesip biçer. Sohbet vardır, ilkbahar gibidir. Her tarafı yapar,
sayısız meyveler verir. İhtiyat ve tedbir ona derler ki kötü zannı gideresin.
Kaçıp kötülüklerden kurtulasın. Peygamber “ Tedbir sui zandır” dedi. A boşboğaz,
her adımın bir tuzak bil. Sahranın yüzü dümdüz ve geniştir ama her adımda bir
tuzak var, küstahça koşmayı bırak. Dağ keçisi nerede tuzak?” diye koşar. Fakat
yürüdü mü tuzağa koşar, boğazından yakalanır. Nerede tuzak diyordun ya, işet
buracıkta, bak da gör. Ovayı gördün ama tuzağı görmedin. A şaşkın, çayırlıkta
tuzak, pusu ve avcı olmadıkça kuyruk mu olur? Bu yere küstahça gelenlerin
kemiklerini, kellerini gör! Ey seçilmiş kişi, mezarlığı var da onların
kemiklerine başlarından geçenleri sor! O kör sarhoşlara bak da aldanış kuyusuna
baş aşağı nasıl düştüler, açıkça gör! Gözün varsa körcesine gelme, gözün yoksa
eline sopa al. Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa bir gözlüyü kılavuz edin. Tedbir ve
ihtiyat sopan yoksa kılavuzsuz her yolun başında durma. Körün adım atması gibi
ihtiyatla adım at da ayağın kuyudan da kurtulsun, köpekten de. Kör bir kazaya
uğramayayım diye titreye, titreye korkar ve ihtiyatlı adım atar. Ey dumandan
kaçıp ateşe düşen lokma olan. Köylü, yaltaklandıkça, yaltaklandı. Nihayet
şehirlinin reyi, tedbiri elden gitti, şaşırdı, ahmaklaştı. Köylünün haber üstüne
haber salması, nihayet şehirlinin duru suyunu bulandırdı. Bir taraftan da
çocukları neşeyle “ Baba, gezer oynarız, ne olur?” demeye başladılar. Yusuf
gibi. Onu da “ Gezer oynarız” sözü tuhaf bir takdir neticesi babasın gölgesinden
ayırdı. O oyun değil, canlı oynayış hile , düzen, hainlik. Seni dostundan ayıran
özü dinleme. O sözde ziyan vardır, ziyan1 hatta o sözde sad edenler sad vefkının
faydası bile olsa aldırış etme altın için hazineyi bırakma yoksul'! şunu dinle,
Tanrı peygamberin eshabına iyi kötü nice şeyler söyleyip kaç kere itabetti.
Çünkü kıtlık yılında davul sesini duyunca Cuma namazını hemencecik
bırakıverdiler. Başkaları daha ucuza almasınlar, o alışverişle bizim karımızı
onlar elde etmesinler dediler. Peygamber, namazda kendini tamamıyla niyaza
vermiş iki üç yoksulla kalakaldı. Tanrı: “ Davul sesi, abes işler ve alışveriş,
Tanrı Rasülünden sizi nasıl ayırdı?
Şaşkın bir halde buğdaya doğru dağılıverdiniz de
Peygamberi atakta yalnız bıraktınız. Buğday için olmayacak tohumlar ektiniz, o
Hak Resulünü terk ettiniz. Onun sohbeti oyundan da hayırlıdır, maldan da. Hele
bir gör, kimi bıraktın, gözünü ov da bak! Hırsınızın yüzünden şunu yakinen
bilmediniz mi ki rızık verici benim, rızık veren Tanrı, senin ona dayanmanı
nasıl olur ad zayi eder? Buğday için gökyüzünden buğday gönderenlerden ayrıldın
ha! Şehirli, işe koyuldu, hazırlığını tamamladı, azim kuşu köye doğru koşmaya,
uçmaya başladı. Ehli, çoluğu, çocuğu da yol hazırlığını görüp eşyalarını azim
öküzüne yüklediler. Neşeli bir halde koşa, koşa yola düştüler. “Köyden
istifadeler edeceğiz, bize köyden müjde ver, müjde!” diye, diye köye doğru
yöneldiler. “ Gittiğimiz yer güzel bir çayırlık, çimenlik. Orada da sevdiğimiz
kerem sahibi bir dostumuz var. Bizi binlerce istekle çağırdı. Bizim için ihsan
ağacını dikti. Uzun kışın azığını köyden tedarik edip şehre getiririz gayri.
Hatta dostumuz, bağını bile,bize bağışlar. Bize canında yer verir. Yoldaşlar,
çabuk olun da istifadeler edelim” diyorlardı. Fakat akıl içerden içeri “
Öğünmeyin!” Tanrı faydasıyla faydalanın, şüphe yok, rabbim, sevinen, öğünen
kişileri sevmez. Tanrının size ihsan ediverdiği şeylere sevinin, neşelenin. Sizi
işgal eden şey, sizi Hak'tan alıkor aldatır. Gamdan neşelenen, ondan başka bir
şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam bahardır, başka şeyler kış! Ondan başka
her şey, seni yavaş, yavaş helake doğru götüren düşüncelerindir. İsterse sana
taç, taht, mal, mülk olsun! Gamdan sevin gam vuslat tuzağıdır. Bu yolda aşağıya
düşüş, hakikatte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkat
çekişine maden, fakat bu söz, çocuklara nereden tesir edecek? Çocuklar, oyun
adını duydular mı hepsi de yaban eşeğiyle yarışa girişirler. Ey yaban eşekleri,
bu yanda tuzaklar var. Bu yandaki tuzaklarda kan içiciler var. Oklar uçuşup
durmakta yay, gayb aleminde gizli, gençlere yüzlerce ihtiyarlık okları
erişmekte. Gönül ovasına adım atmak gerek, çünkü bu ovada ferahlık, genişlik,
neşe olamaz. Dostlar, gönül eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar gül
bahçeleri içinde gül bahçeleri var. Yolcu, kalbe yürü orada seyret, orada gez
dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var orada. Köye gitme. Köy, adamı ahmak bir
hale sokar. Aklı, nursuz, fersiz bir hale getirir. Ey seçilmiş temiz adam,
peygamberin sözünü dinle, köyde yurt tutmak, aklın mezarıdır. Köyde sabah, akşam
bir gün kalan kişinin aklı, bir ay yerine gelemez. Tam bir ay onun ahmaklığı
gitmez. Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki? Köyde bir ay kalan
kişi, nice zaman bilgisiz ve kör kalır. Köy nedir? Hakikate ulaşmamış, elini
taklit ve huccete atmış şeyh! Aklı kül şehrine karşı bu duygular, gözleri bağlı
değirmen eşeklerine benzer. Bunu geç de hikayeye giriş, inciyi bırak. Buğday
tanesini ele al. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu
tarafa at sür. Zahir,nihayet insanı batına götürür. Her insanın evveli suretten
başka nedir ki* ondan sonra lezzet gelir ki lezzet meyvenin manasıdır. Önce
çadır kurarlar da sonra türkü konuk çağırırlar.
Bil ki suretin çadırıdır, manan Türk. Manan bil ki
kaptandır, suretin gemi! Allah için şunu bir nefes olsun bırak da şehirlinin
eşeği çanını çalsın! Şehirli ve çoluğu, çocuğu hazırlıklarını tamamladılar,
eşyalarını katırlara yükleyip köye doğru yollandılar. Hayvanlarını neşeli
,neşeli sürmekte, “Sefer edin de ganimet bulun” demekteydiler. Ay, sefer ede
,ede Keyhusrev olur. Tolunay hâline gelir. Sefer etmeksizin nasıl padişah
kesilir ki? Beydak, seferle satrancın en üst hanesi olan ferzin hanesine gelir,
ferzin olur. Yusuf, seferden faydalanır, yüzlerce muradına erişir. Onların da
gündüzün yüzlerini güneş yakıyor, geceleyin yıldızla yol buluyorlar. Kötü yol,
onlara güzelleşiyor, köyün neşesiyle cennet gibi görünüyor, bu suretle gidip
duruyorlardı. Acı, tatlı dudakların tesiriyle tatlılaşır, diken, gül bahçesi
dolayısıyla gönül çeker bir hale gelir. Ebu cehil karpuzu, sevgili yüzünden
hurma kesilir, ev, evdeki dost yüzünden ova olur. Gül yanaklı, ay yüzlü
sevgilisi yüzünden niceler sırtı yaralı hamal olmuştur. Gece gelsin de ay (
yüzlü sevgilinin) yüzünü öpsün diye demirci, yüzünü simsiyah etmiştir. Esnaf,
gönlüne bir serviyi diktiğinden akşama kadar dükkanda çarmıha çakılmış gibi
bekler durur. Tacir, deniz demez, kara demez yürür durur ama evinde oturan bir
sevgilinin aşkıyla koşup yeler. Kimin bir ölüye, bir taşa, toprağa sevdası varsa
bir diri yüzlünün sevdasıyla sevdalanmıştır. Dülger, tahtaya yüz tutmuştur ama
ay yüzlü güzeline hizmet etmek ümidiyle, sen de bir dirinin ümidiyle çalış,
çabala ki o, bir gün sonra cansız bir hale geliversin. Aşağılık yüzünden bir
saman çöpünü kendine munis olarak seçme. Onun munisliği ariyettir. Ananla,
babanla munistin tanrıdan başka munislerin sana vefakarsa hani o ünsiyet? Haktan
gayrı birisiyle dostluk, yerindeyse dadınla, lalanla ünsiyetin ne oldu? Sütle,
memeyle olan ünsiyetin kalmadı. Mektepten nefret ederdin o nefret de geldi
geçti. O ünsiyet, onların duvarına varan güneş ziyasından ibarettir. O akis
güneşe gitti. Yiğidim, o ışık nereye düşerse sen ona aşık oluyorsun. Her vara
taalluk eden aşkın, tanrı vasfından, meydana gelir, o şeyin yaldızından, o şeyin
zahiri güzelliğinden değil. O şeyin altın yaldızı aslına gitti de bakırı kaldı
mı insanın tabiatı doyar, onu boşlayıverir. Onun yaldızlı, zahiri sıfatlarından
ayağını çek. Bilgisizlikle kalpa pek hoş deme. Kalplardaki o hoşluk, o güzellik
eğretidir. O, süsün, püsün altında süssüzlük vardır. Kalpın üstündeki altın,
madenine gider. Sen de onun gittiği madene git. Duvardaki ışık güneşe varır. Sen
de sana layık olan o güneşe git. Ondan sonrada madem ki oluktan vefa görmedin,
suyu yağmurdan iste. Kurdun tuzağı, kuyruk madeni değildir. O koca kurt, kuyruk
madenini nereden tanıyıp bilecek? O aldanmış kişilerde altını çıkınlamış
sandılar da köye doğru koştular.
Gülerek oynayarak o dolaba doğru çark ura, ura
yürüdüler. Köye doğru uçan bir kuş görseler sabırsızlıktan elbiselerini
yırtıyorlar, köyden bir adam geliyor görseler yüzünü, gözünü öpüyorlar, “ Sen
bizim dostumuzun yüzünü gördün. Sen bizin canımızın canısın, bizim gözümüzsün
sen” diyorlardı. Tıpkı Mecnun gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde
yanıp erimekteydi. Etrafında eğilip bükülerek onu ululayıp ağırlayarak dönüp
dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu. Bir herzevekil dedi: “ a ham mecnun,
bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik. Köpeğin ağzı daima pis şeyleri
yer. Ardını bile diliyle temizler” köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü.
Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz. Mecnun dedi ki. “ Sen
baştanbaşa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak! Bu köpek,
bence tanrı'nın bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leyla'nın mahallesinin
bekçisi. Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş
neresini yurt edinmiş? O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim dert
daşım, gam daşım. Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak
bile ulu aslanlardan yeğdir. Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili.
Anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!..” Dostlar, suretten geçerseniz her yer
sizin için cennettir. Gül bahçesi içersinde gül bahçesidir. Suretini kırdın
yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Artık her sureti kırar, haydar
gibi Hayber kapısını çekip koparırsın. O saf şehirli de surette zebun oldu,
köylünün kötü sözleriyle köye doğru yola düştü. O yaltaklanma tuzağına tutularak
neşeli, neşeli gidiyordu. Taneyle sınanmaya giden kuşa benziyordu. Kuş o taneyi
kerem ve ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o ihsan yüzünden saçılmış sanır.
Halbuki o ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o ihsan hırsın son derecesidir.
Kuşcağızlar taneye tamah ederek sevinip o hileye doğru uçar, koşarlar.
Şehirlinin de sevinçlerini de anlatsam korkarım ki yolcu, seni yolundan alıkorum.
Onun için kısaca geçiyorum. Yolda bir köy göründü. Fakat o köylünün köyü
değildi, başka bir yola saptı. Bir aya yakın bir müddet köyden köye dolaştılar
Çünkü köyün yolunu iyi bilmiyorlardı. Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz
yıllık yol olur. Kabe'ye delilsiz giden bu başı dönmüş zavallılar gibi zillece
düşer. Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi şehre de alay mevzuu
olur, köye de! Doğuda da, batıda da anasız, babasız bir insan doğması pek
nadirdir. Bir işe girişen, çalışan kişi mal kazanır. Ama nadir olarak bir adam,
bir hazine bulabilir. Fakat nerede bir Mustafa ki cismi can olsun da “ Er
rahman, Allemel Kuran- rahman, ona Kuranı öğretti” sırrına ersin. Ten ehlinin
hepsi kalemle, okuyup yazmakla öğrenir, öğretir. Tanrı kereminin bolluğuyla
kalemi, öğretiş ve öğrenişe vasıta halk etmiştir. Oğul, her hırs sahibi
mahrumdur. Harisler gibi öyle koşma, aheste yürü. Şehirli ve çoluk çocuğu da o
yolda karada yaşayan kuşun suda çektiği eziyetler, zahmetler çektiler. Köye de
karınları toktu artık, köylüye de. Öyle usta olmadan şeker yapmaya da
doymuşlardı, hatta. Bir ay sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir halde
o köye vardılar. Köylüye bak ki kötü niyeti yüzünden falan feşman diye
zırvalamaya, gündüzleri, bağına, bahçesine yüz tutmasınlar diye onlardan yüzünü
gizlemeye koyuldu. Gizlediği yüz de zaten tamamıyla hile ve riyadan ibaretti.
Öyle yüzün, Müslümanlardan gizli kalması daha iyi. Öyle yüzler vardır ki
şeytanlar, sinek gibi başına üşüşür. Bekçi, gibi orada yurt tutar, otururlar. Bu
çeşit adamların suratını gördün mü ya bakma, yahut da madem ki baktın, hoşlanıp
gülme. O çeşit habis ve asi suratlar hakkında Tanrı, “ Alnının perçeminden
yakalar, çekeriz” dedi. Konuklar, köylünün evini sorup buldular, akraba ve
bildikleri gibi kapıya koştular. Köylünün evindekiler kapıyı kapadılar. Şehirli,
bu aykırı hareketten deli gibi oldu. Fakat zaten sertlik gösterilecek zaman
değildi. Kuyuya düştükten sonra sertliğin ne faydası var? Tam beş gün, geceleri
soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanıp yakılarak kapısının önünde
kaldılar. Orada kalışları ne gafilliklerindendi, ne eşekliklerinden. Zaruretten,
açlık ve susuzluk yüzündendi. İyiler, zaruret yüzünden kötülerle bağdaşırlar,
adam zaruret yüzünden ölü eti bile yer!
Sonraki
Sayfaya Devam
3.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|