|
Türkmüsün.NET Portal - Hayal Perdesi
KARAGÖZ VE HACIVAT
OYUNLARININ TARİHÇESİ
Deriden
yapılan tasvirlere arkadan vuran ışığın tasvirlerin gölgesini beyaz bir perde
üzerine yansıtması temeline dayanan gölge oyunu doğu kültürlerine özgü bir
sanattır ve ortaya çıkışı hakkında değişik rivayetler vardır.Gölge oyununun
ilkin nerden çıkmış olabileceği konusunda iki ana görüş vardır, birinciye göre
gölge oyunu ilk olarak Asya'dan çıkıp Batı'ya doğru yönelmiş ve yayılmıştır.
İkinciye göre ise Batı'dan Doğu'ya ve Asya'ya geçmiştir. Asya'nın çok zengin bir
gölge oyunu geleneği olduğuna göre ister Hindistan'dan, ister Cava'dan isterse
Çin'den çıkmış olsun, gölge oyununun Asya'dan Batı'ya yayıldığı görüşü daha
güçlüdür. (Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977 )
İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava'dan gelebileceğini kabul
edebiliriz. 1300 ile 1750 yılları arasında, Malaya ve Bali dışında Endonezya
İslamlığı kabul etmişti. Bundan önce de Arap gezginlerinin Kızıldeniz, Çin
kıyılarında dolaştıkları, Güneydoğu Asya kıyılarında küçük yerleşmeler olduğunu
biliyoruz. VII. Ve X. yüzyıllarda Arap tacir ve gezginleri İslamlığı buraların
yerlilerine kabule zorlamamışlardı. İslamlık daha çok Hintliler yoluyla
gelmişti. Bu bakımdan, İslamlık etkisinden önce Arapların bu bölge ile
tanışıklığı bulunduğuna göre, bu değinmeden önce Arapların Cava gölge oyununu da
öğrenmişlerdir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )
Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan gölge oyununun ilk Çin'de
çıktığı söylenir. Söylentiye göre, İmparator Wu (hük. M.Ö 140 - 87 ) çok sevdiği
karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav - Wöng adlı bir Çinli
imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde
arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdiği bir perdenin
üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen
kadının hayali olarak imparatora sunar. (M.Ö 121)
Bir başka söylenti ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hint'ten çıktığını, V.
Yüzyılda ise Cava'ya geçtiğini söyler. Cava'da Wayang adı verilen ve gerek
şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda
Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir. Cava edebiyatında, evren bir
Wang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir. İslam
dünyasında bu oyuna hayal -el -zıll ( gölge hayali), zıll -el -hayal (hayal
gölgesi), hayal -el -sitare (perde hayali) vb. adları verilmiştir. İslam
dünyasında çeşitli kelamcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene,
insanlar ve tüm varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş, oyundaki
hayaller nasıl perde arkasındaki görülmeyen bir sanatçı tarafından
oynatılıyorsa, evrendeki varlıkların da görünmeyen bir yaratıcı tarafından
hareket ettirildiği anlatılmıştır. (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )
Ayrıca İbni Batuta 1345'te Cava'ya uğramış ve Cava gölge oyununu bir çok
bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir. Her ikisinde de beyaz bir
perde vardır, oynatanla perde arasına yağ kandili konulur.
Görüntüler
deridendir; Cava kuklasında, kuklalara destek olarak muz dallarından "Gedeborg
pisang", bizdeki Hayal ağacı denen çatal desteklere benzer; tıpkı Karagöz'deki
göstermelikler gibi perdenin ortasına yaprak biçiminde bir görüntü konulur.
Bunun adı "Gunungan"dır; bu toprak, deniz, hayvan gibi evreni
canlandırır;oyundaki görevi bakımından da bizim göstermeliklere benzer. Oyunun
başladığına işaret olduğu gibi, kimi zaman dekor yerine de geçmektedir. Gene
aynı oyunlarda oynatıcı Dalang, Karagöz'de olduğu gibi, alışılmış basmakalıp
sözleri müzikle söyler; Allah'a bir yakarış vardır.
Bunda belirli bir Arap etkisi görülür. Bunu Karagöz muhaveresi gibi bir söyleşme
izler, her iki gölge oyununda da görüntüler yandandır.Yalnız Wayang Kedek'te
kadın görüntüleri öndendir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985
)
Gölge oyununun Türkiye'ye nerden,nasıl ve ne zaman girdiğine
gelince, Birçok yazar ve incelemecinin daha sonra çürütülen görüşlerine
bakılırsa, gölge oyunu Türkiye'ye Ortaasya'dan İran yoluyla gelmiştir. Ve XVI
yüzyıldan çok öncedir. Kimi de Evliya Çelebi'deki hiçbir temeli olmayan
söylentiye kanarak bunu Selçuklu çağına uzatmaktadır.Bu incelemecileri yanıltan
herşeyden önce "hayal" sözcüğü olmuştur. Orta Asya'daki ipli kukla türü olan
"Çadır Hayal"i gölge oyunu sanmışlar, XVI yüzyıldan önce eski metinlerde sık sık
rastlanan ve kukla anlamında kullanılan "hayal" sözcüğünün gölge oyununa bir
anıştırma olduğunu sanmışlardır. (Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi,
İstanbul 1970 )
XVI. yüzyılda Mısır'dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt vardır. İlk kez
profesör Jacob'un ilgimizi çektiği bu kanıt, Arap talihçisi Mehmed bin Ahmed bin
İlyas-ül Hanefi'nin "Bedayi-üz-zuhür fi vekaayi-üd-dühur adlı Mısır
tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yerler vardır.
Mesela; Sultan Melik-ün Nasirüddin Muhammed'in gölge oyuncusu Ebul-Şer'in
gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de, yalnız Ramazan'da
olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyununun 9 Zilhicce 924'te yasak
edildiği bildirilmiş, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu
temsillerden dönen seyircileri soydukları, aralarındaki kız ve erkek çocuklarını
kaçırdıkları gösterilmiştir.Bu kaynağın konumuzla ilintili yerine gelince,
1571'de Mısır'ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim,Memluk Sultanı II. Tumanbay'ı 15
Nisan 1517'de astırmıştı. Cize'de, Nil üzerinde,Roda Adası'ndaki sarayda bir
gölge oyuncusu, Tumanbay'ın Züveyle kapısında asılışını ve iki ipin,iki kez
kopuşunu canlandırmış,sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya 80altın ve
işlemeli kaftan armağan ettikten sonra "İstanbul'a dönerken sen de bizimle gel,
bu oyunu oğlum da görsün,eğlensin" demiştir.
Bunu destekleyen başka kanıtlara geçmeden önce Mısır'daki gölge oyununun XVI.
yüzıldaki Türk Gölge Oyunuyla ortak noktalarının bulunup bulunmadığını görelim.
Mısır'da XI.,XII. Ve XII. yüzyıllarda
gölge oyunu bulunduğunu biliyoruz. XIII. yüzyıldan Mehmed bin Danyal bin
Yusuf'un yazdığı manzum ve uyaklı nesirle üç gölge oyunu metni bulunmaktadır.
Bunlardan birisinin adı Tayf-ül-hayal'dir. Başı tıpkı
Karagöz'de olduğu gibi şarkı,seyircilere teşekkür,Tanrı'ya yakarış ve hükümdar
için dua bölümlerini içine alır. Oyunun konusu Şinasi'nin "Şair Evlenmesi"ni
çağrıştırdığı gibi, Karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından "Büyük
Evlenme"ye de yakınlığı vardır.Oyunun baş kişileri Garib ile Acib'dir.Garib
kurnaz, yoksul! Acib ise Allah'a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri
isteklendiren bir sözendir. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt
kişilerdir.
Mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere, tiplere pek rastlanmaz.
Nitekim XVI. yüzyılda Karagöz ve Hacivat'ın adını duymayız. Böylece, Mısır'dan
alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış; çok renkli,
hareketli, özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı
İmparatorluğu'nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Böylece "Gölge Oyunu"
Mısır'a yani geldiği yere bu yeni ve gelişmiş biçimiyle dönüp yerleşmiştir.
Nitekim birçok gezgin ,XIX yüzyılda Mısır'daki gölge oyununu anlatırken, bunun
Karagöz olduğunu, Mısır'a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe
oynatıldığını belirtmişlerdir.
Gölge oyununu en geniş ve ayrıntılı bir biçimde anlatan belgelerden biri 1582
şenliğini anlatan Surname-i Hümayun'dur.Bu esein birçok yerinde "hayalbazan"
deyimi geçer. Bu deyim;belki kukla,belki de bir başka oyunun adıydı.Profesör
Jakob bu kaynağı bilmemekle birlikte aynı şenliğin görgü tanıklarından bir
yabancının anlatılarına yer vermiştir. "Biri altı tekerlek üzerinde tahtadan bir
küçük baraka veya sahneyi ortaya getirdi. Bunun önünde keten bezinden bir perde,
içinde ise birkaç ışık vardı, birisi görüntüleri ışıklarla perdeye yansıtarak
bunları oynatıyordu. Bunlardan başka, iki kişi parmaklarıyla dilsiz gibi
işaretleşip konuşuyorlar, buna yakın şeyler yapıyorlardı. Biri kovalıyor ve
koşuyordu vb. Bunların tümünü seyretmek, bu görüntüleri oraya buraya çeken ipler
gözükmese,çok hoşa gidecekti" Metinde görüntülerin iple oynatıldığı
belirtilmektedir. Ancak tanıklar bunları oynatan sopaların gölgesini ip sanmış
olabilirler.
Gölge oyununun 1517 yılında Türkiye'ye girdiğini kabul edersek, 1582 şenliğine
değin bizde de bu alanda sanatçı yetişecek elli yılı aşkın bir süre geçmiştir.
XVII
yüzyılda ise artık Karagöz'ün kesin biçimini aldığını biliyoruz. Bu yüzyılda
Evliya Çelebi gölge oyunu üzerine kesin bilgi verdiği gibi, Türkiye'ye gelen
gezginler de Karagöz oyununu anlatmaktadırlar. Bunlardan Pietro della Valle,
Ramazan'da kahvelerde, çeşitli soytarı ve oyuncuların yanısıra, geriden
aydınlatılmış bir perde veya boyanmış bir kağıt üzerinde gölgelerin
oynatıldığını, bunların kendi ülkesi İtalya'da ,Napoli'deki saray önündekilerden
veya Raoma'da Navone Meydanı'ndakilerden değişik olarak sözlü olduklarını,
bunları oynatanın sesini değiştirerek çeşitli dilleri ve ağızları taklit
ettiğini, kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir açık-seçiklikle gösterildiğini,bu
konuların böyle bir dinsel bayramda ve genel yerler için aşırı utanmasız
olduğunu belirtiyor.
Bu yüzyılda en çok bilgi Evliya Çelebi'de buluyoruz. Onun
kitabında ilk kez Karagöz ve Hacivat'ın adları anıldığı gibi, oyun konuları,
oyunun özellikleri, perde gazelleri,çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler de
buluyoruz.
Evliya Çelebi iki çeşit gölge oyunu oynatıcısı sayıyor:
"Pehlivan-ı şebbaz" yani "Hayal-i zılciyan" ve "Hayal-i zıll-i tasvirciyan"
Ancak bunların tanımlamasını yapmıyor. Bu bakımdan Evliya Çelebi'nin 1834'te
yayımlanmış İngilizce çevirisi belki yardımcı olabilir. Bu çeviri kesin olarak
kabul edilmese de bir ipucu verebilir. Çeviri "Hayal-i zılciyan"ı , "Hayal-i
zıll-i tasvirciyan" ı ise < geceleyin ombresgic lantern ile gösterenler > diye
karşılıyor. Çeviri doğru ise, birincisi Karagöz gibi perde arkasından oynatılmış
oluyor, ikincisi ise sinema gibi karşıdaki perde üzerine yansıtılıyor.
Bir tartışma konusu da, Karagöz ve arkadaşı Hacivat'ın yaşamış gerçek kişiler
olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca
öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek
istemiştir.Bu bakımdan bir takım söylentilerde onların gerçekten yaşadıkları
ileri sürülmüştür. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )
Bu
söylentilerden birine göre; Sultan Orhan (hük.1239-1254) devrinde Bursa'da bir
camii yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş. İkisi
arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler,
işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım
işleri ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz ile Hacivat'ı
öldürtmüşse de, bir süre sonra iç acısı çekmeye başlamış; padişahın acısını
dindirmek isteyen Şeyh Küşteri bir perde kurdurmuş, Hacivat'la Karagöz'ün
deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp onların şakalarını
tekrarlayarak padişahı avutmuş. ( Çin söylentisinde, ölen karısına acınan
imparator Wu'yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu
Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.) (Cevdet Kudret,
Karagöz, Ankara 1968 )
İkinci söylentiyi Evliya Çelebi'de buluyoruz: Ona göre,
Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke'den Bursa'ya gidip gelen Yorkça
Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini
Eşkıyalar öldürmüştür. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Konstantin'in seyisi olup
Edirne dolaylarında Kırk Kilise'den Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi'ydi, yılda bir
kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki'ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup
konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak
oynatırlardı. Evliya'nın kendi çağından şöyle bir dört yüz yıl öncesinin
olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylenti de o
denli güvenilebilir.Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça Karagöz ve Hacivat'ın ne
yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz. Netekim günümüze dek
Karagöz'ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair basında uzunca
tartışmalar olmuş. Bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Beyin Bursa
Belediye Başkanı Muhittin Beye bir mektubu yayınlanmıştır.
Mektup sahibi 1333 yılında Hisar'daki Ortapazar medresesi kitaplığında, "Hayat
ve menakıb-i Kara Oğuz ve Hacı Ehvad" adında bir kitabın bulunduğunu, sonra bir
yangında yanmış olduğunu, Bursa'da Sahaflar Çarşısı'nda oturan kahveci Şeyh
Hakkı Efendi'nin Karagöz'ün Orhaneli ilçesinde Karakeçili aşiretinden < Kara
Oğuz > adını taşıyan bir köylü olduğunu söylediğini, fakat bu adın daha sonra <
Kara Öküz > e çevrildiği, arkadaşı < Hacı Ahvad > ile birlikte düzenledikleri
oyunların Şeyh Küşteri'nin ilgisini çektiğini ve ü "Karagöz"e çevirdiği ileri
sürülmüştür.
(OKAN METİN MÜJDAT
GEZEN SANAT MERKEZİ "GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU" YÜKSEK LİSANS BİTİRME TEZİ
DANIŞMAN: MÜJDAT GEZEN 2003)
ŞEYH KÜŞTERİ VE PERDEDE TASAVVUF
Hayal oyununu Osmanlı’larda Karagöz haline dönüştüren kişinin Şeyh Küşteri
olduğu ve bu kişinin tüm hayalilerin piri olduğu yaygın dile getirilen bir
gerçektir. Bu nedenle tüm hayaliler oyun sırasında: “Ehli hal olmayana bilmek
muhal, pirimiz üstadımız Şeyh Küşteri eylemiş böyle hayal” derler. Şeyh Küşteri
Horasan’dan Bursa’ya gelmiş, mutasavvıf, alim bir şeyhtir. Bursa’da Karaşeyh
mahallesine yerleşerek yüzlerce müride ders vermiştir.
Ünlü Hayali Küçük Ali’den Küşteri ile ilgili bir anı:
Küşteri bir gün dersini bitirdikten sonra müritlerinden birisi sorar:
“Üstad bize, irşatlarınızla hak yolunu anlattınız. Biz bunlarla uhrevi alemi
anladık. Fakat bu dünyevi alem ve hayat nedir?”
Bunun
üzerine Şeyh Küşteri başındaki sarığı çözerek,odanın bir köşesine bir perde
kurar ve müridlerine dönerek: “Bu perdenin dört köşesi: Şeriat, Tarikat, Hakikat
ve Marifet köşeleridir. Ayrıca her köşeyi üçer parçaya bölerek 12 bölüm
yaptığımızda bunlar da 12 imamdır”, der. Sonra perdenin arkasında bir meşale
yakarak, elini perde ve meşale arasında tutar ve gölge yapar. “İşte şu
gördüğünüz perde dünyadır. Arkasında yanan meşale ise ruhtur. Şu elimin gölgesi
de cisimdir.” der ve meşaleyi söndürür. Sonra meşale yani ruh sönünce de cisim
yani gölge kaybolur. Bunun üzerine: “İşte hayat budur. Ruh sönerse cisim de yok
olur. Yalnız baki kalan perdedir. Perde dünyadır. İşte insanlar bu perdede
oynayan birer hayaldirler.” diyerek tasavvuf felsefesini açıklar.
KARAGÖZ VE HACİVAT’IN
KİŞİLİKLERİ
Karagöz ve Hacivat’ın kişiliklerine, yaşayıp yaşamadıklarına ilişkin herhangi
bir kaynak yoktur. Sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin 1.cildinde konuya
ilişkin biraz bilgi vardır. Ancak en güvenilir kaynaklar dilden dile söylenerek
aktarılanlardır. Eskiden Ramazan günlerin-de huzurda gösteri yapılırken
Karagöz’ün kendi ağzından hayatını anlattırdıkları söylenir. Tüm bu
aktarmalardan bilindiği kadarıyla Karagöz’ün yaşamı şöyledir:
Karagöz Selçuklu Türklerinden Bali Çelebi Kambur Ahmet Efendi adında birisidir.
Esmer, tıknaz ve dazlaktır; Kambur, kalın kaşlı ve zeki bir halk adamıdır.
Çelebilik ailesinden gelmektedir. Bir süre Konya
sarayında kalan Kambur Ahmet, Selçukilerin sonu ve Moğol saldırısı üzerine
İstanbul’a gelir. Bizans İmparatoru ile tanışır. Sonunda Kırkkilise
(Kırklareli)’ye gider. Burada Samakof bölgesinde demir çıkarmaya başlar. Osmanlı
İmparatorluğu kurulunca da Bursa’ya yerleşir.
Asıl adı Börkçe Halil olan, Bursa Kayıhanlılar tarafından alınınca buraya
yerleşen Hacivat da Selçuklu Türklerin-dendir. Okumuş, zarif ve nüktedan
birisidir. Birkaç kez hacca gittiği için Hacı İvad ya da Hacı Evhad lakabı
verilmiştir. Karagözcüler Hacivat’ın Hacı Evhad’dan geldiğini söylerler.
Bektaşi olan Karagöz tok sözlü, hep gerçeğin peşinde koşan bir halk tipidir; öz
dilinde konuşur ve olduğu gibi görünür. Nakşilik tarikatına mensup Hacivat ise
bir Osmanlı tipidir. Arapça ve Farsça karışımı ağdalı bir saray dili konuşur,
Türkçeyi kaba bulur.
Zaman zaman Şeyh Küşteri’nin dergahına gidip gelen Karagöz ve Hacivat, Orhan
Gazi’nin Bursa’da yaptırmakta olduğu cami inşaatında birlikte çalışıyorlardı.
Hacivat mimar, Karagöz ise demirci ustasıydı. Söylenceye göre, son derece
hoşsoshbet ve birbirini tamamlayan bu iki insanın kendi aralarındaki atışma ve
şakalaşmaları diğer işçileri de oyaladığı için cami inşaatı çok yavaş
ilerliyordu. Şikayetler üzerine inşaatı denetlemeye gelen Orhan Gazi, işi
bırakmış işçilerin kahkahalarla Karagöz’ü izlediklerini görünce, çok sinirlenip
Karagöz’ün hemen idam edilmesini emreder.
İLK KARAGÖZ OYUNU
Orhan
Gazi Karagöz’ü idam ettirdikten sonra bu kötü kararın halk arasında olumsuz etki
yaratmasından dolayı vicdan azabı duymuştur. Giderek büyüyen bu vicdan azabı
sonucu Hacivat’ı çağırır, oysa Hacivat üzüntüsünden hacca gitmiş ve hac yolunda
ölmüştür. Bir gün Orhan Gazi’ye Karagöz’le Hacivat’ı tanıyan Şeyh Küşteri’den
söz edilir. Şeyh Küşteri de her ikisini hayal perdesinde anlatmak ister.
Perdenin arkasına bir şema yakarak ayağındaki sivri uçlu pabuçlarla Karagöz ve
Hacivat’ı canlandırır.
Oyundan etkilenen padişah,
Kara-göz’ün sarayda oynatılmasını buyurur. Bu ilk Karagöz’den sonra Küşteri
papuçları yerine renkli deve derisinden bugünkü figürleri yapar. Karagöz
oyunları hep dönemlerin iyi ya da kötü yanlarını yansıtmış, yeni kuşakların
gereksinim duydukları terbiye ve kültürün taşıyıcısı olmuşlar ve hep ahlak,
doğruluk, iyilik gibi erdemleri savunmuşlardır.
Karagöz oyunları ayrıca nitelikli müzik eğitimini de üstlenmiş ve halk müziği
sevgisini özellikle çocuklara taşımıştır. Örneğin yine Evliya Çelebi’nin
anılarından tanıdığımız Osmanlı’nın ilk dönemlerinin iki önemli
karagözcülerinden birisi Kör Hasan diğeri ise Şeyh Şazilili’dir. İlki ulemadan
birisi olup Yıldırım Beyazıt’ın Karagözcülerindendi. Farsça ve Arapça bilen Kör
Hasan hem hattat hem de iyi bir bestekardır. Şeyh Şazilili ise Karagöz’e taklit
unsurunu katmış, Arnavut, Arap, Acem, Laz, Kürt tiplemeleri eklemiştir. Ayrıca
dönemin en ünlü kabadayısı Tuzsuz Deli Bekir de onun tiplemesidir. Herkesin
hakkından gelebilen bu kabadayıyı sadece Karagöz istediği gibi kullanarak
hilebazları, düzenbazları, sahtecileri cezalandırır.
Orhan Gazi’den II. Mehmet dönemine kadar şairler ve sanatçılar elinde oldukça
seçkin bir yere sahip olan Karagöz, 17. yüzyılda hokkabazların, mugallitlerin,
elinde sıradan bir kazanç aracı durumuna düşerek 18.yüzyıldan itibaren bir
şehvet ve rezalet örneğine dönüşür. Bu olumsuz gidiş 19. yüzyılda daha da artar.
Fransız elçilerinden Marquis De Nointel yazdığı Sefaretnamenin 202. sayfasında
“Şark’ta temaşanın yegane enmuzeçi son derece gayri ahlaki olan Karagözdür”
demiştir. Bu gözlem doğru-dur. Tıpkı Romanın çöküş dönemindeki o korkunç şehvet
ve hayvansal güdülere dayanan davranış ve düşünüş biçimleri Osmanlı’da da aynı
yıkımı gerçekleştir-miştir. Bir terbiye aracı olan ve seçkin bir ahlak yaratan
Karagöz, İttihad döneminde ahlaksız ve düşkün bir biçim ve öze dönüşerek
düzeysiz sahnelerle dolu bir seyirlik olmuştur.
(Erol KARACA)
HAYAL PERDESİ
KARAGÖZ&HACIVAT ANA SAYFASI
|