|
Mesneviden Hikayeler
MESNEVİ'DEN
HİKAYELER -CİLT 4-
HZ.MUSA'NIN TANRIYA
SORUSU
Bu hikaye pek uzundur, sen de
usandın... bari fazlasını bırakayım da hulasasını söyleyeyim. O sıkı düğümleri
çözdü şehzadeyi mihnetten kurtardı. Çocuk kendisine gelince koşa, koşa babasının
tahtına vardı, yüzlerce mihnetle, secdeye kapandı, yüzünü yerlere sürdü...
koltuğunda da bir kılıç ve bir kefen vardı. Padişah şenlikler yaptırdı şehir
halkı sevindi, o ümidini kesmiş gelinde muradına erdi. Alem yeni baştan dirildi,
parladı! Şaşarım doğrusu o günde bir gündü bugün de bir gün! Padişah ona öyle
bir düğün yaptı ki köpeklerin önüne bile gülsuyu şerbeti kondu. Büyücü kocakarı
kederinden geberdi... çirkin yüzünü de cehennem Malikine tapşırdı çirkin huyunu
da! Şehzade o kocakarı benim aklımı nasıl oldu da çeldi diye hayretlere
düşmüştü! Güzellikte aya benzeyen ve güzellerin güzellik yolunu kesip vuran
gelini görünce, aklı başından gitti düşüp bayıldı... tam üç gün aklı başına
gelmedi! Üç gün üç gece kendisini kaybetti. Halk onun baygınlığından meraka
düştü. Gül suları ile, ilaçlarla nihayet kendisine geldi... yavaş yavaş açıldı,
iyiyi, kötüyü anlamaya başladı. Bir yıl sonra padişah söz arasında ona dedi ki:
Oğlum hele o eski sevgiliyi hatırla bakalım! O seninle beraber yatanı, o yatağı
bir hatırla da bu derece vefasız ve acı sözlü olma. Şehzade bırak baba dedi...
ben, neşe yurdunu buldum, gurur yurdunun aldanma diyarının kuyusundan kurtuldum.
Mümin yol buldu da karanlıktan Hak nurunun bulunduğu tarafa yüz çevirdi mi öyle
olur işte! Kardeş bil ki şehzade sensin bu eski dünyada yeniden doğmuşsun!
Kabil'li büyücü bu dünyadır... erleri bile rengine kokusuna esir etmiştir. Bu
bulanık ırmağa düştün mü her an “Kul eüzü” leri oku kendine üfle. Bu büyüden bu
ıstıraptan kurtul, sabah, Tanrısına sığın ondan yardım iste! Dünya, halkı büyü
yaparak kuyuya atmıştır da Peygamber onun için dünyaya büyücü demiştir. Kendine
gel bu kokmuş kocakarının kuvvetli büyüleri vardır... sıcak nefesi padişahları
bile esir eder. Gönülde onun tükürüklü üfürükler salan büyücüleri var... büyü
düğümlerini düğümleyen odur! Dünya büyücüsü pek ilginç bir karıdır... onun büyü
ipini çözmek herkesin ayağının harcı değil! Eğer akıllar onun bağladığı
düğümleri çözseydi Tanrı peygamberleri yollar mıydı? Kendine gel de nefesi
kutlu, düğümler çözen, Tanrı dilediğini işler sırrını bilir birisini ara! Dünya
seni de balık gibi oltasına takmıştır... şehzade bir yıl kaldı, sense altmış
yıldır o oltadasın! Tam altmış yıldır onun oltasında mihnetler içindesin... ne
bir hoşluğum var, ne bir sünnete uyarsın! Günahkar bir bedbahtsın... ne dünyan
güzel, ne vebalden, günahtan kurtulmuşsun! Dünyanın üfürüğü bu düğümleri pek
sıkı düğümledi... sen artık tek yaratıcının üfürüğünü iste! İste de “Ben Adem'e
ruhumdan üfürdüm” üfürüğü, seni bundan kurtarsın ve yücel desin! Büyü üfürüğünü
Tanrı üfürüğünden başka bir şey bozmaz... bu kahır üfürüğüdür, o lütuf üfürüğü!
Tanrını rahmeti kahrından arıktır, ileridir. Sen de ileri olmak istiyorsan yürü,
bir ileri gitmiş er ara. Bu suretle amelleriyle, yahut, hurilerle evlendirilmiş
kişilerin mertebesine eriş... ey büyülenmiş padişah işte sana kurtuluş çaresi!
Dünya kocakarısı senin yanında oldukça ve sen, onun ,işvelerine kapılıp kaldıkça
ne onun ağı, tuzağı çözülür, ne büyü düğümleri. Ümmetlerin ışığı olan peygamber,
bu dünya ile öbür dünyaya ortaklar demedi mi? Şu halde bununla buluşmak ondam
ayrılmaktır... bu bedenin sıhhati, canın hastalığıdır. Bu geçitten ayrılmak
müşküldür, o duraktan ayrılmaksa bil ki daha müşkül! Nakıştan ayrılmak bile sana
güç geliyor... nakkaşından ayrılmak ne kadar güç gelir ya! Ey aşağılık dünya
ayrılığına sabretmeyen dost, Tanrı ayrılığına nasıl sabredeceksin? Bu kara sudan
ayrılamıyorsun da Tanrı kaynağından ayrılmaya nasıl katlanıyorsun ya? Bu kara
suyu içmedikçe pek dinlenemiyor, esenleşemiyorsun... iyi kişilerden ve onların
içtikleri kaynak suyundan ayrılınca halin ne olur?
Bir nefescik Tanrı güzelliğini
görsen canın da ateşlere düşer, vücudun da! Ondan sonra bu suyu cife görürsün...
Tanrı yakınlığının debdebesini gördün mü, şehzade gibi sevgiline kavuşursun...
ayağındaki dikeni çıkarırsın! Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini
bul... doğrusunu Tanrı daha iyi bilir. Aklını başına devşir; her zaman kendinle
eş olma... her an eşek gibi balçığa düşme. Bu sürçme, gözünün iyi
görmeyişindendir... kör gibi inişi yokuşu göremiyorsun. Yusuf'un gömleğinin
kokusunu kendine senet yap... çünkü onun kokusu gözleri aydın eder! O gizli
suretle o alındaki nur, peygamberlerin gözlerini uzakları görür bir hale
getirmiştir. O yüzün nuru, insanı ateşten kurtarır... kendine gel de iğreti nura
kani olma. Bu nur, insana ancak içinde bulunduğu zamanı gösterir; bedeni aklı ve
ruhu uyuz eder. Görünüşü nurdur ama hakikatte ateştir. Eğer ışık istiyorsan iki
elini de bu nurdan çek! Ancak içinde bulunduğu zamanı ve hali gören göz ve can,
nereye giderse gitsin anbean yüzüstü düşer. Bu çeşit insanlar içinde uzağı gören
olsa bile hünersizdir... görür ama uykuda uzağı nasıl görürse öyle görür. Dere
kıyısında dudakların kupkuru... yatar uyursun; su aramak içinde seraba doğru
koşup gidersin! Uzaklarda serabı görür ona koşar... görüşüne aşık olur, uykuda
arkadaşlarına gönlü gözü açık olan benim, perdeleri deler, her şeyi görürüm
ben... işte bak, şimdi de o tarafta su gördüm... hadi, koşalım, oraya varalım
diye atar tutarsın... halbuki o gördüğün seraptır senin. Her adımda bu güzelim
sudan biraz daha uzaklaşırsın... koşa, koşa seni aldatan o seraba güya yaklaşır,
fakat hakiki sudan uzak düşersin. Azmin, bu sana gelmiş, akmış ulaşmış olan
hakiki suya tam bir perde! Nice kişiler vardır ki ulaşmak istedikleri yerden
hareket eder oraya varmak için yola düşerler. Uyuyan kişinin ne gördüğü şey işe
yarar, ne söylediği laf! Gördüğü şey de söylediği söz de bir hayalden başka bir
şey değildir, ondan elini çek. Uykun gelmişse yolda uyu... Tanrı hakkı için,
ancak Tanrı yolunda yat. Olur ya, belki bir yolcu, rastlar da seni hayallerden,
uykudan kurtarır. Uyuyan kişinin düşüncesi, kılı kırk yarsa fayda yok... o
incelikle yine köy yolunu bulamaz. Uyuyan kişinin düşüncesi, ister iki kat
olsun, ister üç kat... yine hata içinde hatadır, yine hat içinde hat. Ona hiç
çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun çöllerde koşar durur! Su, ona
şah damarından yakındır da o susuzluktan yanar yakılır! Hani şunu gibi: Kıtlık
yılında bir zabit, bütün kavim ağlayıp sızlarken gülerdi. Dediler ki: “Gülünecek
yer değil... kıtlık, müminlerin kökünü kurutmada, rahmet bizden gözünü yumdu...
ova, kızgın güneşin tesiri ile yandı, kavruldu! Bağlar üzümler simsiyah oldu...
ne yerde bir nem var, ne yukarıda ne aşağıda. Halk, bu kıtlıktan, bu azaptan
sudan çıkmış balık gibi onar onar, yüzer yüzer ölmede... Müslümanlara acımıyor
musun? Müminler kardeştir... yağları da birdir etleri de... hepsi bir vücuttur.
Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir... ister sulh
çağında olsun, ister savaş; bu, budur.” Zahit dedi ki: Bu, sizin gözünüze kıtlık
görünüyor... fakat bence yeryüzü cennet gibi, ben böyle görüyorum. Ben her
ovada, her yerde ta bele kadar boyu atmış gürbüz başaklar görmekteyim. Başaklar
seher yeli ile dalgalanmada... ova pırasayla dopdolu! Acaba doğru mu diye
sınıyor, elimi uzatıyor, onları yokluyor, tutuyorum... artık ben, nasıl elimi
keser gözümü çıkartırım?
A aşağılık kavim, siz, ten
Firavununun dostusunuz... onun için Nil size kan görünmede. Hemencecik akıl
Musa'sına dost olasınız kan görmez, ırmak suyunu görürsünüz. Babanla aranda bir
şey geçti mi babanı köpek gibi görürsün, gözüne böyle görünür! Baban köpek
değildir senin; o cefanın tesiri ile öyledir; öyle bir merhametli adam bile sana
köpek görünür! Kardeşleri Yusuf'a haset ediyorlar kızıyorlardı... bu yüzden onu
kurt şeklinde gördüler. Fakat babanla barıştın da kızgınlığın gitti mi köpek
ortadan kalkar, baban, sana ateşli bir dost olur. Bütün alem, aklıküllün
suretidir... bütün insanların babası odur. Birisi aklıkülle karşı küfranını
artırırsa bütün alem ona köpek görünür. Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su ve
toprak, sana altın döşeme görünsün. Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hal ve
zaman, adeta kıyamet kesilir... gözünün önünde gök de değişir yer de! Ben daima
bu babayla uzlaşmış haldeyim... onun için şu alem, bana cennet görünmede! Her
zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim... yeni görmekle de
elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı
nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan coşup akmada... Bu suların
sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tövbekar
dervişler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve şarkı okuyanlar gibi el
çırpıyor. Ayna, keçeden yapılma kılıf içindeki şimşek gibi parlayıp durmada...
artık ayna görünürse nasıl olur? Ben, bunun binde birini bile söyleyemiyorum;
çünkü her kulak, şüphelerle dolu! Vehme göre bu söz müjdedir... fakat akıl der
ki: Müjde ne demek bu benim halimdir zaten. Hani Üzeyr'in çocukları gibi...
yolda babalarının ahvalini soruşturmaktaydılar. Onlar ihtiyarlamışlardı,
babaları ise gençti... derken babaları ansızın önlerine çıkıverdi. Ona “Ey yolcu
bizim azizimizden bir haberin var mı acaba? Birisi bize onun bugün geleceğini,
bizi ümitsizliğe düşürdükten sonra bugün erişeceğini söyledi” dediler. Uzeyr
dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi işitince
sevindi. Ey muştucu şad ol diye bağırdı. Bir tanesi Uzeyr'i tanıdı; a sersem,
müjdenin yeri mi ki? Şeker madeninin tam içine düştün deyip kendisinden geçti,
yere yığıldı. Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü
vehim gözü perdelidir, hakikati göremez. Kafirlere derttir, müminlere muştucu...
fakat işin iç yüzünü gören göz göre vuslatın ta kendisi. Çünkü aşık, anı daimde
daima sarhoştur... hasılı küfürden de yücedir o, imandan da! Küfür, içteki kuru
kabuktur, iman içteki lezzetli kabuk! Küfür de, iman da... ikisi de onun
kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de kabuktur. Kuru kabukların
yeri ateştir... içe yapışık kabuksa hoştur lezzetlidir. İçe gelince: Zaten o,
hoşluk mertebesinden de yüksektir... lezzetlet veren odur. Bu sözün sonu yoktur;
geri dön de Musa'm denizin dibinde toz koparsın! Bu sözler alelade halkın aklına
göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmiştir! A töhmetli kişi, senin akıl
altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga vurayım? Aklın
yüzlerce mühim işe dağılmış... binlerce isteğe mala mülke bölünmüş! Bu cüzleri
aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale gelsin!
Onları en küçük parçasına kadar toplar şüpheden arınırsan sana padişah sikkesi
basılabilir.
A ham kişi, ağırlıkta bir
miskalı geçersen padişah senden bir altın kadeh düzer. O kadehte padişahın hem
adı, hem lakapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen. Nihayet sevgilin sana
hem ekmek olur, hem su... hem ışık kesilir, hem güzel, hem meze olur, hem şarap!
Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim. Çünkü söz söylemek, tasdik
edilmek içindir... Tanrıya şirk koşan can, doğruya inanmaz. Feleğin abes
şeylerine bölünmüş olan can, altmış sevda ortasında müşterek bir hale gelmiştir.
Artık, böyle kişiye bir şey söylenemez, ona karşı susmak daha iyidir... çünkü
ahmaklara verilecek cevap sükuttur. Bunu bilirim ben... bilirim ama ten
sarhoşluğu ağzımı, ben istemediğim halde açar. Aksırık ve esnemekle de bu ağzın,
istemediğin halde açılır ya, işte öyle! Peygamber gibi hani... “Söylemeden
hakikatleri saçmadan dolayı her gün yetmiş kere tövbe ederim. Fakat o sarhoşluk
tövbemi bozar... bu elbiseler soyan beden sarhoşluğu, tövbeni unutturur” dedi.
Çok eski zamanın ahvalini izhar etmek için Tanrının hikmeti, sır bilen kişiye
bir unutkanlık verir. Gizli sırlar, “Yazılan yazıldı kalem de kurudu”
kaynağından coşan bir ırmak kesilir, bunca davullarla, bayraklarla ortaya çıkar!
Ey insanlar, sonsuz rahmet her an akmaktadır fakat siz uykudasınız,
anlamıyorsunuz! Uyuyan kişinin elbisesi, ırmak suyunu içer de uyuyan, uykuda
serap arar! Orada belki su vardır ümidi ile koşar durur... ve bu düşünceyle suya
varacak yolu kendi kendine kaybeder gider! Çünkü orada der, buradan uzaklaşır...
bu hayale kapılır, hakikatten ayrılır! Bunlar güya uzağı görürüler, fakat
ruhları uykudadır... ey yolcular acıyın bunlara! Ben insana uyku getiren bir
susuzluk görmedim... ancak akılsız kişinin susuzluğu uyku getirir! Akıl zaten
ona derler ki Tanrı yaylasında yayılmış, Tanrı nimetlerini yemiş olsun...
Utaritten gelen akla akıl demezler! Bu aklın ileri görüşü,mezara kadardır...
fakat gönül sahibinin aklı sur üfürülünceye dek olacak şeyleri görür. Bu akıl,
mezardan, topraktan ileriye geçemez... bu ayak, şaşılacak şeylerin bulunduğu
sahaya gidemez. Bu ayaktan, bu akıldan bez, yürü... kendine gaybı görür bir göz
ara da berhudar ol. Üstada bağlanan kitap şakirdi olan kişi, Musa gibi yeninden,
yakasından parlayacak nuru nereden bulacak? Bu bakış, bu akıl, adama ancak baş
dönmesi verir... bırak görüşü artık da bekle bakalım! Söz söylemeden yücelik
aramayın... bekleyen kişiye dinlemek söylemekten yeğdir. Belletme mevkii de bir
nevi şehvettir ve her çeşit şehvet, yolda puttur. Her fuzuli kişi, Tanrının
fazlına, ihsanına erişebilseydi Tanrı, bunca peygamber yollar mıydı? Cüz-i akıl,
şimşek ve aydınlık gibidir... şimşeğin verdiği aydınlıkla vahye erişebilir misin
hiç? Şimşeğin ışığı yol göstermeye yaramaz... o ağla diye buluta bir emirdir!
Bizim akıl şimşeğimizde ağlamak içindir... yokluğun, varlık iştiyaki ile
ağlamasına yarar. Çocuğun aklı, yazı yazanların etrafında dön dolaş der ama
insan, kendi kendine bir şey belleyemez. Hastanın aklı hastayı doktora çeker,
götürür ama kendisi, derdine derman olamaz! İşte bak... şeytanlar gökyüzüne
çıkmak ister, kulaklarını yukarı alemdeki surlara dikerler. O sırlardan az bir
miktarını çalarken hemen gökten şahaplar gelir, onları sürer. Gidin de onlara;
gidin... yeryüzüne peygamber gelmiştir; ne istiyorsanız ondan isteyin, ondan
elde edin.
Sonraki Sayfaya Devam
4.CİLT ANA SAYFASI
MESNEVİDEN HİKAYELER ANA SAYFASI
|