Hunlar Döneminde Tepme Keçecilik
Anadolu Selçukluları Döneminde Tepme Keçecilik
Orta Asya'dan Günümüze Tepme Keçeler
Anadolu Selçukluları Döneminde Tepme Keçecilik
11. yüzyıl ortalarından itibaren Anadolu'ya geçmeye başlayan
Türk boyları, 1071'de Alparslan'ın Malazgirt'te Bizans ordularını yenmesinden
sonra, kısa sürede Anadolu'ya egemen olmuşlardır.
Anadolu Selçuklu kültür ve sanatı Şamanizm, Maniheizm ve
Budizm gibi inanç sistemlerinden İslam dinine geçişi gösteren ve maddi
niteliklerden manevi niteliklere doğru değişen özelliklere sahip olması
bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.
Yazılı kaynaklarda Türk boylarının; Anadolu'ya geçişlerinde,
o zamana kadar geliştirdikleri halı, kilim, keçe vb. el sanatlarını da birlikte
getirdikleri belirtilmektedir. Ancak Boğazköy (Hattuşaş) yakınında ki
Yazılıkaya'da bulunan kabartmaların başlarında görülen sivri külahların mühür ve
diğer tasvirlerde karşılaşılan başlıkların keçeden yapıldığı tahmin
edilmektedir. Bunun yanı sıra M.Ö. 9. Yüzyılda yazılmış olan Homeros'un ünlü
İliada destanında keçe sözcüğünün geçmesi, Anadolu da keçenin erken dönemlerinde
bilindiği olasılığını kuvvetlendirilmektedir. Anadolu da Tepme keçecilik
sanatının tarihsel gelişimi konusunda yapılacak bilimsel araştırmalar; gelecekte
bu olasılıkları şüphesiz daha açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bu
nedenle konu gereği burada Anadolu Selçuklu Dönemi tepme keçe sanatının ele
alındığını, Anadolu'da yaşamış olan diğer medeniyetlerde bu sanatın gelişimi,
ileride yapılacak bilimsel çalışmalarla incelenebileceğini belirtmekte yarar
vardır.
Selçuklular döneminde Anadolu da yerleşik ve göçebe yaşama
devam edilmiştir. Bu nedenle çadırlar; gerek göçebe yaşamını sürdüren Selçuklu
Türklerinin, gerekse ordunun ihtiyaç duyduğu barınma ihtiyacını karşılamaya
devam etmiş böylece Türk kültürü içerisindeki yerini ve önemini korunmuştur.
Buna rağmen Selçuklular dönemine ilişkin yazılı kaynaklar
incelendiğinde; keçe çadırlara ait fazla bilginin bulunmadığı anlaşılmıştır.
Ancak çadır sözcüğüne değinene Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-it Türk isimli
eserinde, ev edinmenin güç olduğu kadar çadır edinmenin de çok kolay olmadığını
belirtmiş, çadır ve göç örtülerinin keçeden yapıldığını ve örtülerin sırındığını
yani sık dikişle dikildiğini açıklamıştır. Kaşgarlı Mahmud söz konusu eserinde
ayrıca bu keçe örtülerin güveden korunmaları için silkelendiklerinden de söz
etmiştir.
Selçuklular, kullandıkları çadırları süslemeyi de ihmal
etmemişlerdir. 13. Yüzyıl Minyatürlerinden, Varka ve Gülşah'ta, bu süslü çadıra
yer verilmiştir.
Yine Varka ve Gülşah minyatürleri arasında bulunan bir at
figürü, Hun Sanatını anımsatan örneklerden birisidir. Diz çökmüş ve başına yem
torbası takılmış olan bu atın üzerindeki eyer örtüsü (çul veya terlik), hayvan
figürleri ve rumilerle bezenmiştir. Hunlar döneminde de, at sırtında kullanılmak
üzere, keçeden veya kalın dokumalardan yapılan bu eyer örtüleri, Selçuklular
döneminde de önemini yitirmemiştir.
Selçuklular: keçeden yapılmış çadır ve eyer örtüsü geleneği
sürdükleri gibi, giyim ve kuşamlarında da tepme keçe tekniği ile elde ettikleri
ürünleri kullanmayı ihmal etmemişlerdir. Selçuklu Türklerinde görülen giyim
eşyalarının İslam öncesi Türk giyim kuşamının hemen hemen devamı olduğu
söylenebilir. Bu döneme ait giyim kuşam tarzı, günümüzde çok az farkla Türkmen
kadınlarınca sürdürülmektedir.
Selçuklular, kumaş üretiminde, öncelikle ipek; daha sonra
pamuk ve deve yünü kullanmışlardır. Bu dönemde üretilen kumaşlardan koyun yünü
çok az kullanılmıştır. Çünkü, yünden elde edilen elbiseler genellikle köleler
tarafından giyilmiştir. Kölenin, yün elbise sahibi olmasının önemli bir olay
olduğu, Kaşgarlı Mahmud'un eserinde özel olarak belirtilmiştir.
Yünün; giysilik kumaş üretiminde çok az kullanılmasının bir
başka nedeni bu materyalin öncelikle tepme keçe yapımında değerlendirilmesinden
kaynaklanmıştır. Çünkü elde edilen keçe; çadırdan çizmeye, kuşağa, börke kadar
bir çok çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Keçe dışında yün; derisiyle birlikte
kürk yapımında da değerlendirilmiştir.
Orta Asya Türk boylarınca kullanılan ve bir çeşit baş giysisi
olan "börk" Selçuklu Türklerinin giyim eşyaları arasında önemini korunmuştur.
Kaşgarlı Mahmud; Divan-ı Lugat-it Türk isimli eserinde; börk konusunda oldukça
geniş bilgilere yer vermiştir. Kaşgarlı, bu eserinde börk üretimi için gerekli
olan kalıbın kağıttan veya çamurdan yapıldığını; kalıba göre kesilen keçe ve
ipek örtülerden börk elde edildiğini; imece usulü ile yapılan börk dikişinin bir
ihtisas alanı olduğunu anlatmıştır.
Yine bu dönemde börk ve börkçülük giyim eşyalarının bir
parçasını oluştururken atasözlerine de girmiştir. Türk atasözleri arasında
"Kelin geleceği yer börkçü dükkanıdır" ve "Acemsiz Türk börksüz baş olmaz" gibi
sözlere yer verilmesi bu konunun önemini vurgulamaktadır.
Selçuklu Türklerinde; başa giyilen "börk"e verilen önem,
çizmelerde de eski yerini korumuştur. Hunların kullanıldığı keçe çorap ve
çizmeler, Göktürkler ve Uygurlar döneminde devam etmiş ve Selçuklu döneminde
başta hükümdar olmak üzere halkında geleneksel giyim eşyaları arasında yer
almıştır. Köymen (1983)'in "Alparslan ve Zamanı" isimli eserinde belirttiği
"Tuğrul Bey, 1038 yılında Nişapur'a girdiği zaman, sırtındaki ipek kaftanı ile
ayağındaki keçe çizmeler dikkati çekmişti" cümlesi yukarıdaki bilgileri
tamamlamaktadır.
Diğer yandan bu dönemde en iyi keçe çizmenin Türkmen
keçesinden elde edildiğine değinen Kaşgarlı Mahmud aynı zamanda "O bana çizme
yapılan Türkmen keçesi tepmekte yardım etti" cümlesi yer vermiş ve böylece keçe
çizmenin birkaç kişi tarafından yapıldığına ilişkin açıklamalarda bulunmuştur.
Kaşgarlı'nın Divanında söz ettiği bu cümleler dışında,
Selçuklar döneminde keçe çizme giyme geleneğinin devam ettiğini kanıtlayan
örnekler de bulunmaktadır. 13. yüzyıl minyatürlerinden olan ve Topkapı Sarayı
Müzesinde bulunan Varka ve Gülşah minyatürleri arasında Varka'nın ayağında keçe
çizme ile at üzerinde savaştığı ve Varka'nın Gülşah'a veda ettiği örneklerde
aynı çizimlerle tasvirlerine rastlanması bu bilgileri tamamlamaktadır.
Selçuklu Türkleri, tepme keçeden yapılmış olan ve genellikle
çobanlar tarafından giyilen kepenekleri kullanmışlardır. Gerektiğinde, başı
yağmurdan ve tipiden korumak üzere, kepeneklerin arkasına külah (kapşon)
şeklinde yine keçeden yapılmış bir çeşit başlık ilave etmişlerdir. Kepenekler,
özellikle çobanları simgeleyen bir giysi özelliği taşımış ve "kepeneği olan
kimse ıslanmaz, gemli at hoşarılanmaz" cümlesi ile Selçuklu döneminin
atasözlerine arasına da girmiştir.
Anadolu Selçukluları döneminde önemli keçe merkezlerinden
birisi Konya olmuştur. Nitekim Konya'da, Selçuklulara ait olan ve 1283 yılında
tamamlanan, Sahipata Külliyesi'nde "keçecilik" adı verilen, keçelerin
pişirilmesinde kullanılan özel bir bölümün bulunması bu sanatın, Konya'da yoğun
şekilde yapıldığını belgelemektedir.
Diğer yandan Mevlana'nın Horasan'ın Belh şehrinden ailesiyle
birlikte Anadolu'ya göçmesi ve Konya'da yerleşmesi Anadolu Selçuklu Devletinin
en parlak yılları olan 13. Yüzyıla (1228) rastlar.
Bu dönemde Mevlana'nın kurduğu Mevlevi teşkilatına üye
kişiler, başlarına "sikke" adı verilen ve tepme keçeden özel olarak yapılmış
keçe külahlar giymişlerdir. 16. yüzyıl sonlarına ait bir minyatürde mevleviler;
örgütün simgesi durumunda olan bu keçe külahları ile tasvir edilmiştir.
Yine 17. yüzyıla ait halk resimleri arasında yer alan ve
British Museum'da bulunan albümde; ayaklarını mühürlemiş, sema eden bir mevlevi,
başına giydiği tepme keçe sikke ile tasvir edilmiştir.
Mevlevilerin giydikleri bu sikkeler; önce yalın kat keçeden
yapılmış, daha sonra da iç içe iki kattan elde edilmişlerdir. Koyu veya açık
kahverengi, deve yünü veya doğal beyaz renkte tiftik kullanılan bu tepme keçe
sikkeler o dönemde külahçı dükkanlarında satılmıştır. Üretim yerleri ise
genellikle Konya olmuştur.
Mevleviliğin bir sembolü olarak kabul edilen tepme keçe
sikkelerin önemini, Konya Müzesi'nde bulunan bir sülüs yazısında bulunan şu
beyit açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bu Cihanda eğer altın ola namın
Gir sikkesi altına Hazreti Mevlananın
Tepme keçe sanatı mevlevilerin sikkeleri dışında "Elifi Nemed"
adı verilen kemerlerinde de (kuşaklarında) kullanılmıştır. 8-10 cm genişliğinde,
150 cm uzunluğunda, tepme keçeden oluşturulan bu kuşakların üzeri parlak bir
kumaşla kaplanmıştır.
Diğer yandan, "13. Yüzyılın başlarında (yaklaşık 1206
yılında) Anadolu'ya gelen Ahi Evran; "Ahilik" adı verilen teşkilatı kurmuştur".
"Anadolu'da esnaf ve sanatkarları bir araya getiren bu kuruluş içinde keçecilik
sanatına da yer verilmiştir. Ahilerin, beyaz yünden elde edilmiş keçe külah
giyinmeleri" ise bu sanata verdikleri önemin bir göstergesi olarak kabul
edilebilir.
TARİHÇE
KEÇECİLİK ANA SAYFA
|